Tel : +90 312 621 41 41

SAĞLIKLI BİLGİLER

Adet Düzensizliği

Adet görmeyle ilgili düzensizliklerin ihmal edilmemesi gerekiyor. Aksi halde erken tanıyla tedavi edilebilecek birçok hastalık ilerleyebiliyor, kanser gibi erken tanısı çok önemli olan hastalıklar da atlanabiliyor.

Üreme çağındaki kadınlarda görülen adet düzensizlikleri, başta hormonal bozukluklar olmak üzere miyom, polip, kist gibi iyi huylu oluşumların habercisi olabildiği gibi enfeksiyon ve kanserin de belirtisi olabiliyor.
Genellikle 28-30 günde bir adet görüldüğünü belirtiliyor.  Bazı kadınlarda bu düzen 1 hafta önce veya 1 hafta geç olarak görülür ki bu da normal sayılmaktadır.

Adet düzensizliği nedir?

Adet düzenini izlemek için son adetin ilk günü ile gelecek adetin ilk günü arasındaki zaman dilimine dikkat edilmesi gerekiyor. Üreme çağında bir kadının yumurtalıkları her ay bir yumurta üretir. Eğer kadın o ay gebe kalmazsa (ki bu yaklaşık geçen adetin birinci gününden itibaren 14.-16. günler civarıdır) gebeliğe hazırlanmış rahim içi zarı adet kanaması olarak dışarı dökülür. Bu dökülme kanaması 4-5 gün sürer ve adet kanaması olarak adlandırılır. Eğer bir kadın 22 günden erken ya da 40 günden geç adet görüyorsa düzensizlikten söz edilebilir.

Kanamaların miktarı çok önemli

Adet düzensizliğinin nedeninin belirlenmesinde kanamanın miktarı da büyük önem taşıyor. Adetlerin hiçbir düzeni yoksa, sürekli kanıyor veya uzun süre hiç kanamıyorsa bu durumu düzensizlik olarak değerlendirmek gerekmektedir.   Miktar olarak çok az veya aşırıysa bu da bir düzensizliktir. Kanamanın çok olması 7 günden uzun süren ve gün içinde aşırı pet değişimine sebep olan, parçalar içeren adetleri kapsar. Bu tip kanamalar genellikle hastalarda kansızlığa da sebep olur. Az adet kanaması 1 gün süren ve pet değiştirmeye bile gerek bırakmayan kanamalardır. Hormonal nedenlerle olabileceği gibi enfeksiyona bağlı da olabilir. Kürtaj veya bazen sezaryen ameliyatı sonrası da ortaya çıkabilir.

Ergenlik döneminde adet düzensizliği

Adet düzensizlikleri ergenlik çağında ayrı bir önem taşıyor. Ergenlik çağındaki düzensizliklerde “geçer” diyerek beklenmemesi gerektiğine dikkat çekilmektedir.  Muhakkak ultrasonik muayene yapılmalı ve gerekli ise hormonal durum incelenmedir. Bu yaşlarda görülen adet gecikmelerine, aşırı kilo alımı, aşırı tüylenme ve sivilcelenme eşlik edebilir. Özellikle kilo ve tüylenme yakınmasının yerleşmemesi ve ağırlaşmaması için tedaviye başlanmasında yarar vardır. Ayrıca aşırı adet sancısı ile beraber olan düzensizlikler bu yaşlarda oluşabilecek kistlerle sonuçlanabilir. Tedaviyle kist olusumlarının önüne geçip ameliyat riskinden korunmak mümkün olabilir.

Menopoz öncesi ve sonrası dönemde adet düzensizliği

Menopoz sonrası dönemde ortaya çıkan kanamalarda da dikkatli olunması gerekiyor. Menopozdaki her türlü kanama düzensizliği çok önemsenmeli, kaynağı çok ayrıntılı araştırılmalıdır.  Bu kanamanın nedeni çoğu zaman kanser olmayacaktır.  Ama kesinlikle selim bir nedenin olduğu kanıtlanmalıdır.  Bu yaş grubu hastalarda özellikle menopozun olağan düzensizlikleri olarak düşünülüp doktora başvurulmadan beklendiği ancak bazı durumlarda maalesef geç kalındığı görülmektedir. Bu dönemde en sık kanama nedenleri yumurtlamaların bozulmasına ve aksamasına bağlı hormonal kaynaklı olanlardır. Geri kalan grupta da miyomlar, polipler, enfeksiyonlar yer alır. Ancak adetten kesilme tam gerçekleştikten sonraki dönemde olacak kanamalarda basit girişimler ve tetkiklerle kanamanın kaynağının iyi huylu nedenler olduğunun kanıtlanması gereklidir. Bu nedenlerden dolayı olağan olan düzensizliğin doktor tarafindan doğrulanması gereklidir.

Ağrı Tedavisi Nedir?

AĞRI TEDAVİSİ KLİNİĞİNE NE ZAMAN VE NEDEN BAŞVURULMALIDIR?

Yıllar boyunca hastalara, ağrıları ile birlikte yaşamaları gerektiği söylenmiştir. Ancak, Ağrı Tedavisi Bilim Dalı’nın (Algoloji), özellikle son 20 yıl içerisinde kaydettiği gelişmeler sayesinde, günümüzde hiçbir hasta ağrıları ile yaşamaya mecbur değildir. Ağrılar genel olarak; kas, eklem, kemik, sinir gibi vücut dokularının veya diğer organların, ani veya uzun süreli (kronik) zarar görmesiyle oluşur. Kronik ağrılar, zarar gören dokuların iyileşmesinden sonra da devam eden ağrılardır. Uzun süre ağrı çeken kişilerde; ev ve iş hayatının olumsuz yönde etkilenmesi, genel durumlarının bozulması, giderek artan sıkıntı hali, hareketsizlik ve kilo alma, isteksizlik sık olarak rastlanan şikayetlerdir.

BEL, BACAK, KALÇA, SIRT VE BOYUN AĞRILARI İÇİN NELER YAPILABİLİR ?

Toplumun %80’i, hayatlarının bir döneminde; bel, sırt veya boyun bölgesinden kaynaklanan şiddetli ağrılardan yakınırlar. Başlangıçta ilaç tedavileri veya egzersizlerle hafifleyebilen bu ağrılar, daha sonra giderek şiddetlenebilirler. Yetersiz ve uygunsuz tedaviler nedeniyle, ağrılar, uzun süreli ve kalıcı hale gelebilir.

Bel ve boyun ağrılarının kaynakları; omurgayı (iskeletimizi) oluşturan kemikler, eklemler, bağlar, omurga kemikleri arasındaki yastıklar (diskler), kaslar, omurgadan çıkan sinir kökleri olabilir. Özellikle sinirlerin üzerinde baskı olduğunda, kola veya bacağa yayılan ağrılar hissedilebilir. Bu yapılardaki sıkışmalar ve zorlanmalar sonucunda; bel kayması, bel – boyun fıtıkları, omurilik kanalında daralma, ağrılı bel eklemi hastalıkları gibi birçok ağrılı durum ve rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Bu rahatsızlıklarda özellikle erken dönemde müdehale etmek önemlidir.

Sık olarak uygulanan tedavilerden biri de epidural enjeksiyonlardır. Amerika Birleşik Devletlerinde, yılda 2 milyondan fazla hastaya, bel ağrıları için epidural ilaç enjeksiyonları uygulanmaktadır.

Ağrının bulunduğu bölgeye yapılan bu enjeksiyon yöntemi sayesinde:

Ödem (şişlikler) ve baskı nedeniyle ağrı üreten sinirlerin bulunduğu alana ilaç yerleştirilmekte,

Tedavi edici ilacın, dolaylı olarak değil, doğrudan sinir sıkışmasının olduğu yere ulaşması sağlanmakta,

Sinir kökleri üzerindeki ödeme bağlı sıkışmalar kaybolmakta veya azalmakta,

Sinir sıkışmasına yanıt olarak oluşan ağrılı kas kasılmaları iyileşmektedir.

Omurgadaki eklemlerden kaynaklanan bel ve boyun ağrılarında da (Faset Eklem Hastalığı), eklem içine yapılan enjeksiyonlar sayesinde, iyileşme sağlanabilmektedir.

Uzun süren ve tekrarlayan bel – boyun – sırt ağrılarının tedavisinde, Ağrı Tedavisi Kliniklerine başvurulması halinde:

Erken müdehale sonucu tedavi şansı artacak ve vücüdu güçlendirici egzersizlere hemen başlanabilecek,

Şikayetlerin tekrarlama olasılığı, diğer tedavilere kıyasla çok daha az olacak,

Tekrarlayan şikayetlere bağlı işgücü kayıpları ve masraflar ortadan kalkabilecektir (bel ağrısının, işgücü kaybı olarak A.B.D. ekonomisine verdiği zarar, yılda 60 milyar doların üzerindedir).

BEL VEYA BOYUN CERRAHİSİ SONRASINDA GEÇMEYEN YA DA ŞİDDETLENEN AĞRILAR İÇİN NELER YAPILABİLİR ?

Ağrı Tedavi Kliniklerinde takip edilen önemli hasta gruplarından biri de, bel veya boyun fıtığı veya kaymaları nedeniyle ameliyat olan, ancak bu ameliyatlardan sonra şiddetli ağrılar çeken hastalardır.

Bu hastalarda; geçirilen ameliyatın doğal bir sonucu olarak, sinir kökleri çevresinde yapışıklıklar ve iyileşme sırasında oluşan dokulara bağlı sıkışıklıklar olur. Bunun sonucunda da, sinir kökü üzerinde sıkışma, baskı ve şiddetli ağrılar ortaya çıkabilir.

Yapışıklık olan bölgeye yönelik çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Bunlardan biri de, özel enjeksiyon yöntemleri ile, ameliyatsız olarak, yapışıklıkların açılması ve sinir köklerinin rahatlatılmasıdır. Kateter denilen çok ince tüpler yardımıyla yapışıklık olan bölgeye ulaşılır ve ilaç enjeksiyonları ile tedavi uygulanır.

KANSER AĞRILARI İÇİN NELER YAPILABİLİR ?

Ağrı, kanserli hastalarda en sık karşılaşılan sorundur. Ucuz ve etkili ağrı tedavisi yöntemlerinin varlığına rağmen, kanser ağrılarının tedavisi ülkemizde yetersiz durumdadır. Kanserli hastaların, %90’ında ağrı vardır ve hastalığın seyrine olumsuz etki edeceği gösterildiğinden, ağrı kesici tedaviye hemen başlanmalıdır. Sıklıkla, kuvvetli ağrı kesicilerle, hastaların çoğunda, etkin ağrı tedavisi sağlanabilir.

İlaçların yetersiz kaldığı durumlarda ise, çeşitli enjeksiyonlarla sinirlerin uyuşturulması veya cilt altına yerleştirilen ince tüpler gibi yöntemlerle, çok şiddetli kanser ağrıları bile ortadan kaldırılabilir.

ZONA VE ZONA SONRASI GEÇMEYEN AĞRILARDA NELER YAPILABİLİR ?

Su çiçeği hastalığına neden olan virüsün oluşturduğu, vücudun tek tarafındaki ağrılı döküntülerle seyreden hastalığa Zona adı verilir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda (stres, şiddetli grip ve diğer hastalıklar, ameliyatlar veya kanser), vücutta bulunan virüs faaliyete geçer ve Zona hastalığı oluşur.

Yüz, boyun, kol, göğüs veya karın bölgesinde, tek taraflı, kırmızı döküntüler ve şiddetli ağrı ile seyreder. Ağrılarlar genellikle 3 hafta kadar sürer ve hastalık sonlanır. Döküntüler başladığında, Zona’ya yönelik kremler ve tedaviler uygulanır. Ancak bu tedavi yeterli olmayabilir. Bu aşamada, Zona virüsünün yayıldığı sinirlerin çevresine, ilaç enjeksiyonu uygulanmalıdır. Sinir kökünden yayılan ağrının baskılanması sayesinde, hastanın ağrısı geçer ve yalnız krem ile tedavi edilenlere göre hastalık çok daha hızlı iyileşir.

Bazı hastalarda, özellikle de ileri yaşlarda Zona geçirenlerde, hastalık sonlandığı halde şiddetli ağrılar kesilmez. Bu duruma Zona Sonrası Nevralji (Post Herpetik Nevralji) denir. Ellili yaşlardan sonra sık olarak görülür. Gençlerde de görülebilir. Tedavisi güçtür. Bu nedenle Zona geçirirken önlem almak gerekmektedir. Zona ciddiye alınması gereken bir rahatsızlıktır. Altmışbeş yaşın üzerindeki nüfusun, intihar nedenleri arasında, tedavi edilmemiş Zona ağrısı ilk sıralardadır.

Vücuttaki diğer nevrit ve nevraljilerde de (sinir dokusu ağrıları ve sinir ucu iltihapları) ağrı tedavisi olanakları vardır. Özellikle sık olan türü, yüzün tek tarafında çok şiddetli ağrılarla seyreden Trigeminal Nevralji’dir. Böyle durumlarda, özel ağrı ilaçları ve enjeksiyon teknikleri ile tedavi sağlanabilmektedir.

KIRIKLARDAN VEYA KAZALARDAN SONRA OLUŞAN VE GEÇMEYEN KOL, EL VE AYAK AĞRILARI İÇİN NELER YAPILABİLİR ?

Kırıklardan sonra ortaya çıkan; el, kol veya ayaklarda çok şiddetli yanma, ağrılar ve şişmelerle seyredebilen şikayetlerde (Sudek Atrofisi, Refleks Sempatik Distrofi), erken dönemde, ağrı tedavisine başlanması gerekir. İlaç tedavileri ve Sempatik Sinir Blokajı ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bu aşamadan sonra hastalar, el veya ayaklarına yönelik fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamalarını yaptırabilir hale gelmektedirler.

Ağrı Tedavisi girişimleri, kliniğimizde, C-kollu skopi cihazı ile görüntüleyerek ve ağrısız olarak yapılmakta, girişimsel uygulamaların emniyeti ve başarı oranı arttırılmaktadır.

Benzer birçok ağrılı durumun tedavisi, günümüzde olanaklı hale gelmiştir.

Özellikle toplumun büyük bir kısmını etkileyen bel ve boyun ağrılarının tedavisinde, Ağrı Tedavisi Klinikleri sayesinde, büyük ilerlemeler sağlanmıştır.

Ağrı Tedavisi Klinikleri, modern tıbbın önemli bilim dallarından biridir.

Ülkemizde de, bu alanda olumlu adımlar atılmıştır.

Aile İçi İletişim

Endüstri toplumlarının yoğun temposu en küçük sistem olan aileyi de değiştiriyor. Gergin günlük yaşam temposu içinde aile içinde yaşanan iletişim problemleri, tartışmalar, kavgalar birçok insanın yaşamını olumsuz etkiliyor. Çok çalışmak, çok kazanmak gibi kavramların yanında artık insanlar “İlişkilerimi nasıl daha sağlıklı kurarım?” sorusunun da yanıtını arıyor.

Akraba Evliliği

Alzheimer Hastalığı

Ameliyat Sonrası Yara ve Dikişlerinizin Bakımı

Anal Fissür

Ankilozan Spondilit

Anne Sütü

Anne Sütüne Geçen İlaçlar

Anne Sütünün Önemi ve Emzirme Danışmanlığı

Anüsten Kan gelen Durumlar

Artroskopik Ameliyatlar

Astım Kalıtsal mıdır? Nasıl Tedavi Edilir?

Ateşli Çocuğa Yaklaşım

Bademcik Ameliyatı Sonrası İçin Bilgiler

Bademcik Ameliyatı Sonrası İçin Bilgiler 
Bademcik ameliyatı yapılan hastaların bir bölümü aynı gün taburcu edilirken, bazıları bir gece hastanede kalırlar. Buna doktorunuz karar verecektir.

Kanama 
Bademciğe ait ameliyat bölgesi açık yara şeklinde olduğu için, ameliyat sonrası kanamalar olabilir. Kırmızı taze kan veya kanlı kusmalar olduğunda en kısa zamanda doktorunuza haber veriniz veya hastaneye geliniz.

Ameliyat Sonrası Ağrılar 
Bademcik ameliyatına bağlı açık yara bölgesi tam olarak kapanana kadar, yaklaşık 2 hafta süreyle bir miktar ağrınız olabilir. Ağrıların şiddeti kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Çoğu kişide basit ağrı kesiciler yeterli olurken, bazı kişilerde daha sık ve daha güçlü ağrı kesiciler gerekebilir. Ağrılar genellikle yutma sırasında oluşan boğaz ağrılarıdır. Boğaz ağrısı bazen kulağa vuran ağrılar şeklinde olabilir. Erişkinlerde ağrılar, çocuklara kıyasla biraz daha şiddetlidir ve daha uzun sürer.

Diyet Bilgileri
Ameliyatınızdan sonra anestezinin etkisi tam olarak geçene kadar (4 saat) bir şeyler yemeniz ya da içmeniz sakıncalıdır. Ne zaman ağızdan gıda alacağınızı hemşireniz size bildirecektir. Genel olarak bol su içmeniz, yumuşak, soğuk ve boğazınızı tahriş etmeyen gıdalar almanız sizin için daha iyi olacaktır. 1.gün: Küçük miktarlarda ancak sık aralıklarla soğuk çay, şerbet, komposto, süt, dondurma, 2.gün: Bunlara ilave olarak oda sıcaklığında, yoğurt, ayran, muhallebi, puding, 3-4.gün: Yumuşak gıdalar, patates püresi, rafadan yumurta, makarna. Miktarları tedricen artırınız, 5.günden itibaren tahriş edici, batıcı ve çok sıcak olmamak kaydıyla, doktorunuza danışarak kademeli olarak normal diyetinize geçebilirsiniz. Yaklaşık 10 gün süreyle,ağrı kesicilerin yardımı olmadan, gıdalarınızı tam ve rahat yutamayabilirsiniz. Aklınızda Bulunsun Ameliyattan sonraki ilk 7 gün;
1- Sıcak ve asitli ürünlerden kaçınınız (örn: Portakal veya limon suyu, kola),
2- Çikolata ve çikolatalı ürünler yemeyiniz,
3- Pipet kullanmayınız,
4- Bol sıvı alınız (su, süt vb),
5- Kırmızı renkte gıda ve içeceklerden kaçınınız,
6- Acı ve baharatlı gıdalardan kaçınınız,
7- Yutarken ameliyat yerini çizebilecek ekmek kenarı, galeta gibi sert ve katı gıdalardan kaçınınız ve iyice çiğnedikten sonra yutunuz.

Konuşma 
Ameliyat sonrası konuşmanızın biraz genizden gelmesi ve ses tonunda küçük bir değişiklik olması normaldir. Bu, ses tellerinizin zarar gördüğü anlamına gelmez. Ateş Ameliyat sonrası ateşinizin 0.5-1 derece yükselmesi normaldir. Daha yüksek veya uzun süreli ateş genellikle susuz kalmaktan kaynaklanır. Bol sıvı almanıza rağmen ateşiniz hala yüksek olması bir enfeksiyon belirtisi olabilir, doktorunuzu arayınız.

Ameliyat Sonrası Dönemde Yapılacaklar 
Çocuklar ameliyattan sonra 3 gün evden çıkmayarak dinlenmelidir. Çocuğunuz ameliyattan 5-7 gün sonra okuluna dönebilecektir, ancak en az 10 gün süreyle programlı spor faaliyetlerinde bulunmamalıdır. Erişkinlerde iyileşme süresi daha uzundur ve ameliyattan 1 hafta sonra doktorla yapacakları ilk görüşmeden önce işe gitmemelidirler. Ameliyatı izleyen 2 hafta boyunca sportif ve yorucu faaliyetlerden kaçınılmalıdır.

Nefes Kokusu 
Boğazda bademciklerin alındığı yerde beyaz, kirli-gri renkte bir zar oluşacaktır. Bu zar doğal iyileşme sürecinin bir parçasıdır, ortalama 2 hafta içinde kaybolur. Özellikle az sıvı alan ve yetersiz beslenen kişilerde olmak üzere, bazen nefeste hafif bir koku ortaya çıkabilir. Kokudaki artışla birlikte yutma güçlüğü ve ağrıda bir artış olması durumunda doktorunuzu arayınız.

Bahar Yorgunluğu

Bahar aylarında insan metabolizmasında oluşan değişiklikler beraberinde yorgunluğu da getiriyor. Bahar yorgunluğu bir hastalık olarak tanımlanıyor ve önlem alınması gerekiyor. Önlem alınmazsa bahar yorgunluğu kronikleşebiliyor.

Kışın soğuk günleri yavaş yavaş yerini baharın neşesine ılıklığına bırakırken birçok kişide halsizlik, yorgunluk, eklem ağrıları, uyku isteği gibi ortak şikayetler gözleniyor. Bu yakınmaların çoğu bahar yorgunluğuna bağlanıyor.

Bu yorgunluğa bağlı olarak kalp ve romatizma hastalarında yakınmaların arttığını belirtiyor. Bahar yorgunluğu önlem alınmazsa kronik yorgunluk sendromuna da dönüşebiliyor.

Havadaki elektrik artıyor

Bahar mevsiminde havadaki elektrik yükü artıyor. Bu yükün iyonlar aracılığıyla taşındığı vurgulanmaktadır. Pozitif ve negatif değerde iki tür iyondan pozitif olanlar arttıkça vücuda zindelik getirir. Negatif yüklü iyonların artması ise yorgunluk, halsizlik ve gerginliklere neden olur. Havadaki elektrik yükü şehirlerde daha fazladır. Taşıtların havayı kirletmesi, sanayi atıkları, trafik keşmekeşi elektrik yükünü artırır.

Elektrik yükünün yoğunluğu, bahar mevsiminde sinir gerginliğini ve stresi tırmandırıyor. Bu durum, damarlardaki büzülmeyi artırıyor. Damarlardaki büzülme midede olursa ülsere bile neden olabiliyor. Uzmanlar, bahar mevsiminde sebze ve meyvelerin yanısıra bol sulu gıdaları da soframızdan eksik etmememiz gerektiğini söylüyorlar; çünkü meteorolojik değişiklikler yüzünden vücuttaki su oranında bozukluklar görülebiliyor.

Bahar yorgunluğunun etkilerinden kurtulmak mümkün. Eğer yakınmalar süreklilik kazanmışsa ve kendinizi her zaman halsiz ve bitkin hissediyorsanız, kronik yorgunluk ile karşı karşıyasınız demektir.

A tipi insanlar aday

Eğer, yönetici kadrosunda çalışan sorumluluğu fazla olan biriyseniz, halsizlik, kırıklık, boğaz ve baş ağrılarıyla gelişen kronik yorgunluk sendromu sizin de kapınızı çalabilir. Kronik yorgunluk sendromu olan kişi, gözlerinin önünde beneklerin uçtuğunu, devamlı baş ağrısı ile birlikte sanki kerpetenle ensesinin sıkıldığı hissine kapıldığını söyler. Eklem ağrılarından yakınır. Bu kişilerin işteki konsantrasyonları bozulur. Eklem ağrıları, ruhsal sıkıntılar yakalarını bırakmaz.

Kronik yorgunluk sendromuna yakalanan kişilerin çoğunluğu yaptığı işten, çalışma ortamından ötürü devamlı duygularını, sıkıntılarını baskı altına alıyor. Bu şekilde yıllarca baskı altında kalan duygular, stres ve iş yoğunluğu sonucunda patlama noktasına geliyor.

Mutsuzluk yorgunluğu

Bahar yorgunluğu ve kronik yorgunluk dışında bir de “mutsuzluk yorgunluğu” denilen bir yorgunluk türü var. Kendini sürekli halsiz, isteksiz, yorgun hissedenler bu gruba giriyor. Söz konusu kişilerin yorgunluk hisleriyle mutsuzlukları arasında bağlantı olduğunu belirtiliyor. Mutsuzluk yorgunluğu, insanın psikolojisiyle çok yakından ilgilidir. Bu sorundan kurtulmak için öncelikle yaşamı sevmek, mutsuzlukların, hayal kırıklıklarının gelip geçici olduğuna inanmak gerekir. Söz konusu gruba giren kişilerde şikayetler bedensel bir rahatsızlıktan değil de, psikolojik sorunlardan kaynaklandığı için hastaların psikolojik tedavi görmesi gerekebilir.

Kronik yorgunluktan korunun

Kronik yorgunluğunuzun gerçek nedenini araştırın. Eğer sorun iş yoğunluğunuz ise çalışma temponuzu düşürün, monotonluk ise yaşamınızı renklendirecek uğraşlar bulun.

* Kronik yorgunluğa karşı en iyi ilaç tatile çıkmaktır. İmkanlarınızı zorlayarak birkaç günlüğüne de olsa kent dışına kaçın.

* Her gün sabahları aç karnına en az 5 dakika yürüyüş yapın. Ancak bu yürüyüşleri güneşli günlerde yapmaya özen gösterin.ı.

* Her sabah 10-15 dakika aç karnına jimnastik yapın. Ama vücudunuzu aşırı yormaktan da kaçının. Jimnastik yapacağınız odayı ciğerlerinize bol oksijen girmesi için bir süre havalandırmayı unutmayın.

* Sofranızdan meyve ve sebzeyi eksik etmeyin. Sevmeseniz de mevsimin özelliğini taşıyan meyve ve sebzelerin bütün çeşitlerinden bol miktarda yiyin.

Önlemler

* Baharda vücudun daha çok vitamin ve minerale ihtiyacı oluyor. Özellikle de B ve C vitaminleri ile potasyuma. B ve C vitaminleri sebze ve meyvelerde, potasyum da domates, patates ve kayısıda bol miktarda bulunuyor.

* Günde 3 litre su için. Yemek yemeden ve yatmadan önce azar azar içerek vücudunuza ihtiyacı olan suyu sağlayın.

* Uyku ritmine dikkat edin. Rahat bir uyku için yatağa girmeden önce günlük bütün stres nedenlerinizi aklınızdan uzaklaştırın. Hoşunuza giden konuları düşünün veya hoşlandığınız bir film seyredin.

* Alkol kullanıyorsanız, mümkün olduğunca azaltın. Çünkü yorgunluktan kurtulmak için alkole sarılmak çözümü zor problemleri ortaya çıkarabilir.

Baş ağrılarında RF uygulamaları

Baş ağrılarında RF uygulamaları Servikojenik baş ağrılarında, oksipital nevralji, trigeminal nevralji, glossofaringeal nevraljide uygulanabilir

Baş Ağrısı

Toplumun büyük bir bölümünde rastlanan baş ağrısı şikayeti ne yazık ki, birçok yerde hala yetersiz bir biçimde tanı alıyor ve tedavi ediliyor. 1998 yılında Türkiye’de Baş ağrısı Epidemiyolojisi Grubu’nun yaptığı bir araştırmaya göre migrenli hastaların yüzde 75.4’üne, gerilim tipi baş ağrısı olan hastaların ise ancak yüzde 50’sine doğru teşhis konulabiliyor. Bu tür baş ağrılarıyla doktora başvuranlar sinüzit, boyun kireçlenmesi, yüksek tansiyon gibi gerçek dışı tanılar alıyorlar.

Baş ağrısı tedavisinde yaşanan bu karmaşa yüzünden hastalar doktor doktor dolaşıyorlar. Konunun uzmanı olan hekime ulaşmadan önce birçok hekimin muayenesinden geçen ve tedavi gören hastalar umutsuzluğa kapılabiliyorlar.

Baş ağrısı hastasını en çok gören hekimlerin başında nöroloji haricinde, dahiliye, göz hastalıkları ve kulak burun boğaz uzmanları geliyor. Beyin cerrahisinin bu şikayetle gelen hatırı sayılı sayıda hastası vardır.

Baş ağrılarının nedenleri

Baş ağrısı birçok kişiyi korkutan bir problem. Ancak baş ağrılarının yüzde 10´u tümör kanama damar tıkanıklığı gibi organik sorunlardan kaynaklanıyor. Baş ağrılarının yüzde 90´ının ise çok değişik nedenleri var.

Gerilim tipi başağrısı: Ağrı, boyun, yüz ve saçlı derideki kasların kasılması sonucu oluşur. Kasların kasılmasına neden olan nedir, tam olarak bilinemiyor. Stres, gerginlik, depresyon, kötü duruş-oturuş, boyun eklemleri kökenli sorunlar, çene eklemi hastalıkları sebep olabileceği gibi beyindeki bazı biyokimyasal değişiklikler de bu ağrıya zemin hazırlar. Aşırı kahve tüketimi, diş sıkma, gıcırdatma, uyku apne sendromu, uykusuzluk ya da depresyona bağlı olarak da baş ağrısı başlayabilir.

Migren: Sebebi tam olarak bilinemiyor. Beyindeki sinirlerin, damarların beyindeki biyokimyasal maddelerin ve bazı çevresel etkenlerin migrende rol oynadığını biliyoruz. Migrende içten ta da dıştan gelen bir etkenle beyinin tümüne yayılan elektriksel bir aktivite oluşur. Bu aktivite sonucunda beyin damarlarında genişlemeye yol açan bazı biyokimyasal maddeler salınır. Sonuçta zonklayıcı tipte başağrısı ortaya çıkar. Hava değişimleri alkol,kırmızı şarap, çikolata, uzun süreli açlık, az ya da uzun süreli uyku, parlak ışıklar migren atağını başlatabilir.

Tanı konulmadan ilaç kullanmanın riskleri

Baş ağrısı hekime danışılmadan en fazla ilaç kullanılan şikayetlerin başında geliyor. Genellikle başı ağrıyan kişiler yakın çevrelerindeki kişilerin önerdiği ilaçları kullanıyorlar. Oysa bunun birçok önemli sakıncası var. Başağrısı nedeniyle sık ağrı kesici kullanımı bir müddet sonra ağrı kesicilere bağlı bir başağrısının gelişmesine yol açar. Bu da var olan başağrısının tedavisini daha da güçleştirir. Ayrıca yoğun ağrı kesici kullanımına bağlı başka rahatsızlıklar ortaya çıkar.

Tedavide kullanılan yöntemler neler?

Gerilim tipi ve migren tedivisinde en yaygın yaklaşım ağrının ortaya çıkmasını engelleyecek bir ilaçla tedavi uygulanması. Devamlı ağrı kesici kullanımının önerilmediği belirtiliyor.  Zira bu ağrı kesiciye bağlı başağrılarının ortaya çıkmasına neden olur.  Migren atağı esnasında etkili bir ağrı kesici ve bulantıyı önleyici bir ilaç almak gerekebilir. Başa soğuk kompres uygulamak, baş ve boyun masajı yaptırmak,sessiz ve loş ışıklı bir ortamda dinlenmek ağrının giderilmesinde etkili olabilir.  Gerilim tipi başağrısı olan kişilerin uyku düzenine dikkat etmesi, düzenli spor yapması, stresli durumlarla daha iyi başa çıkabilme teknikleri geliştirmesi önerilir.

Baş ağrısı ne zaman tehlikeli?

Ağrının ani başlaması ve dakikalar içinde en şiddetli hale gelmesinin bir beyin kanamasını düşündürebileceğine dikkat çekiliyor, günler haftalar öncesi başlayan ve giderek şiddetlenen, dayanılmaz hale gelen ağrılarda da beyin tümörü gibi kafa içi basınıcını arttıran hastalıklar akla getirilmelidir. Ağrıya bilinç bulanıklığı, genel durum bozukluğu ya da yüksek ateşin eşlik etmesi akla yine organik sebepleri getirmelidir. Bu durumda hemen bir hekime başvurulmalıdır.

Başarılı Emzirme İle İlgili On Öneri

1- Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan emzirmeye ilişkin yönerge bütün sağlık kuruluşlarında bulunmalıdır.
2- Tüm sağlık personeli bu yönerge doğrultusunda eğitilmelidir.
3- Hamile kadınlar emzirmenin yararları ve yöntemleri konusunda bilgilendirilmelidir.
4- Doğumu izleyen ilk yarım saat içinde emzirmeye başlanmaları için annelere yardımcı olunmalıdır.
5- Annelere,emzirmenin nasıl olacağı ve bebeklerden ayrı kaldıkları durumlarda sütün salgılanmasını nasıl sürdürecekleri konusunda bilgi verilmeli ve uygulama ile gösterilmelidir.
6- Tıbben gerekli görülmedikçe,yeni doğanlara anne sütünden başka bir yiyecek yada içecek verilmemelidir.
7- Anne ile bebeğin 24 saat bir arada kalmalarını sağlıyacak bir uygulama benimsenmelidir.
8- Bebeğin her isteyişinde emzirilmesi teşvik edilmelidir.
9- Emzirilen bebeklere yalancı meme veya emzik türünden herhangi birşey verilmemelidir.
10- Anneler,taburcu olduktan sonra da emzirmeye devam edebilmeleri,karşılaşabilecekleri sorunları çözebilmeleri ve bebeklerinin ve kendilerinin kontrollerini yaptırabilmeleri yönlerinden başvurabilecekleri sağlık kuruluşları hakkında bilgilendirilmelidir.

Bebeğiniz Niçin Ağlar?

Geçmiş araştırmalar, ağlayan bebeklerin anında ve olumlu ilgi ile yaklaşılırsa, kendi haline bırakılanlara oranla, büyüdüklerinde ağlamaya daha az eğilimli olduklarını göstermiştir . Bebeğiniz ağladığında göstereceğiniz yakınlık ile, onunla güven ve ilgiye dayalı, sevgi dolu bir bağın temellerini atarsınız. Hem siz hem de bebeğiniz bu zorlu ağlama dönemini atlatmaya çalışırken arada kurulan derin bağdan yarar göreceksiniz.

AĞLAYAN BEBEKLE NASIL İLGİLENMELİ ?

Bebeğinizin ilk aylarda ağlamak için pek çok nedeni vardır. Bebeğiniz ağladığında onu rahatlatacak güvenli yollardan birini deneyin.

0-6 AY ARASI BEBEKLER

AÇLIK: Karnı acıktığında ağlayacaktır .Siz bir süre sonra bu ağlamayı tanıyacak ve ne zaman olacağını tahmin eder duruma geleceksiniz. Bebeğinizin beslenmesini belirli saatlerle kısıtlamak zorunda değilsiniz. ´´Aclık ağlamasını´´ duyduğunuzda onu besleyebilirsiniz.
SUSUZLUK:  Mama ile beslenen bebeklerde öğünler arasında sterilize edilmiş su verilebilir .Bebeğiniz, anne sütü ile besleniyorsa susadığını düşündüğünüz durumlarda, su vermek yerine onu emzirin.
KUCAKLANMAK İSTEĞİ: Bebeklerin sizin fiziksel temasınıza gereksinimi vardır .Onu kucağınıza alın ve göğsünüze dayayarak, kalp atışlarınızı duymasını sağlayacak şekilde taşıyın. Ağladığında, hızlı bir şekilde aşağı yukarı sallanmaktan hoşlanmayabilir .Yavaş, yumuşak ve rahatlatıcı hareketlerle onu sallayabilirsiniz. Müzik dinletmek veya sizin söyleyeceğiniz bir şarkı da bebeğinizi rahatlatabilir.
ÜSTÜNÜN DEĞİŞTİRİLMESİ:  Bebeğiniz, giysilerinin çıkarılmasından hoşlanmayabilir. Bunun nedeni üşümesi değil, sadece içinde rahat ettiği uyku tulumu veya yeleğin çıkarılmasındandır .Onu mümkün olduğunca çabuk soyun ve onunla konuşmayı deneyin. Üstünü değiştirirken eğer üzerine bir havlu veya hafif bir örtü koyarsanız ağlamasının azaldığını göreceksiniz, çünkü kumaşa tutunacak ve onu cildi üzerinde hissedecektir. Bu dönem birkaç hafta içinde geçer.
ÇOK SICAK VEYA ÇOK SOĞUK: Bebeği uykuya yatırdığınızda oda sıcaklığı sabit olmalıdır. İdeal oda sıcaklığı 22 derece dir. Bebeklerin uyurken bez, yelek ve tulumdan başka bir şeye gereksinimleri yoktur .Onu çok fazla örtmeyin. Bebeğinizin vücut ısısını karnına dokunarak anlayabilirsiniz: Çok sıcak ise gereğinden fazla giydirmiş veya örtmüş olabilirsiniz.
KORKU: Bebeğiniz yüksek seslerden, parlak ışıklardan, ani ve hızlı hareketlerden irkilip rahatsız olabilir. Bunun sonucu ağlarsa, onu göğsünüze dayayarak sakinleştirmeye çalışın. Mümkünse, sıkıntısının kaynağını ortadan kaldırın.
KOLİK: Akşam yemeği saati ve bebeğiniz aniden ağlamaya başladı. Tanıdığınız bir ağlama değil, amansız bir çığlık ve hiçbir şekilde onu susturamıyorsunuz. Ağlaması o kadar güçlü ve ısrarlı ki yüzü kızarıyor, vücudu bir top şeklini a1ıyor. Bu ağlama nöbetleri günün düzenli parça1arı haline geliyorsa, muhtemelen bebeğinizin kolik şikayeti vardır . Bebeğin 20 günlük ile 3 aylık görülen kolik sancılarına neyin sebep olduğu ve kesin tedavisi bilinmemektedir. Üç ayın sonunda kendiliğinden geçecek bu sancı süresince sakin ve sabırlı olmaya çalışın.

Tedavi: Koliğin hiçbir bilinen tedavisi yoktur.Ancak bazı önlemler yararlı olabilmektedir:
Öncelikle bebeğinizi bir hekime götürün ve ağlama ve karın ağrısına neden olabilecek diğer hastalıklarla ayırıcı tanısının yapılmasını sağlayın.

Bebeğinizin rahat ve tok olmasını sağlayın.

Bebeğinizi dik olarak kucağınıza alın ve sırtına minik darbeler vurarak sakinleştirmeye çalışın.

Biberonla beslenme 20 dakikadan az sürüyorsa daha az delikli bir biberon başıyla beslemeyi deneyin.Böylece emme arzusunu giderin.

Sessiz ve daha az aydınlık bir oda dış uyaranları azaltarak yardımcı olabilir.

Bebeği korkutabilecek ani hareketlerden sakının.

On dakikadan fazla süredir bebeğiniz ağlıyorsa yüzüstü yatırmayı deneyin.

Çok aktif bebeklerde bebeğin bir battaniye ile sarmalanması işe yarayabilir.

Bazı bebekler araba yolculuğu ile bazıları da saç kurutma makinası veya elektrik süpürgesi sesi ile sakinleşebilmektedirler.

Ana baba olarak çocuğunuzun sağlıklı bir bebek olduğunu, infantil kolik in çocuğunuzun büyüme ve gelişmesi üzerinde hiçbir olumsuz etkisi olmayacağını ve bir müddet sonra kendiliğinden geçeceğini unutmayın ve moralinizi bozmayın.

Bebeğinizi formul mamaları ile besliyorsanız mamayı değiştirin. İnek sütü proteini olan mamalar yerine soya formüllü mamalar bazen yararlı olabilmektedir.

Bebeğinizi emziriyorsanız yediğiniz gıdalara dikkat edin (Lahana,karnıbahar,brokoli,inek sütü,çukulata ve soğandan uzak durmayı deneyin)

Koliklerde kullanılan hiçbir ilacın faydası kanıtlanamamıştır. Bazı yan etkilere neden olabilirler.

6 AYDAN BÜYÜK BEBEKLER

Bebek büyüdükçe; hayal kırıklığı çocuğun sıkıntısının en büyük nedeni haline gelir . Emeklemeyi ve sonra da yürümeyi öğrendi mi dünyayı araştırma olanağı olacak, aynı zamanda başını belaya sokacaktır .Onun kapıları açıp kapamasını mutfak dolabından eşyaları almasını engellemeye çalıştığınızda hayal kırıklığına bağlı göz yaşlarının akmaya başladığını göreceksiniz. Fakat kısa bir süre sonra ona oynayacak başka birşey verdiğinizde bunu unutacaktır

Bebeğiniz 2-3 yaşına girdiğinde, ağlama nedenleri daha karmaşıklaşacak ve tercihlerini, duygularını içerecektir. Bebeğiniz daha önce bahsedilen nedenlerle ağlayabileceği gibi, ağlamayı dikkat çekmek için kullanabilecek, hatta bunu bir krize bile dönüştürebilecektir.

Kızgınlığını, korkularını ifade etmek için ağlayacaktır .Kendini güvende hissetmediği, sizden ayrı kaldığı hatta kısa bir süre için yan odaya geçtiğinizde dahi ağlayacaktır . Yeni birşeyler öğrendikçe, yeni insanlar tanıdığında, hoşuna gitmeyen şeyler olacak ve hemen gözyaşları akmaya başlayacaktır . Zaman içinde, bebeğinizin ağlama nedenlerini belirleyip onu rahatlatacak yöntemleri bulacaksınız. Ancak bebeğinizi çok kısa süre dahi yalnız bırakamıyorsanız ve ciddi bir korku problemi olustuğunu düsünüyorsanız doktorunuza danışın.

ANNE BABALAR İÇİN PRATİK ÖNERİLER

Özellikle çok küçük bebekleri yatıştırmak için birkaç basit öneri:

Emzik ve biberon işe yarar, ancak bebeğinizin onu saatlerce emmesine izin vermeyin. Emzik ve biberonun tatlıya batırılması ve tatlı içeceklerle kullanılması diş çürüklerine neden olabilir .

Şarkı söyleyin ve onunla dans etmeyi deneyin. .Radyo veya teypten gelen dinlendirici bir müzik işe yarayabilir .Tabi o çıngırak gibi gürültü çıkarabileceği bir oyuncağı da tercih edebilir. Seyredebileceği renkli ve hareketli birşeyler hoşuna gidecektir .

Kanguruda sizinle temas edebilecek şekilde tutun. Onunla yürüyüş yapın veya dans edin. Onu kollarınızda veya ayaklarınızda hafifçe sallayarak uyutmayı deneyin.

Onu arabanızla veya kendi bebek arabasıyla dışarı gezmeye çıkarın. Özel1ikle geceleri çok etkili bir yöntemdir .Bebeğinizin sık ağlaması sizin için büyük bir endişe kaynağı olabilir . Tüm gün boyunca ve her fırsatta ağlayan birçocukla uğraşmaktan sinirleriniz yıpranabilir .

NE ZAMAN ENDİŞELENMELİYİZ ?

Bebeğinizin sık ağlaması sizin için büyük bir endişe kaynağı olabilir . Tüm gün boyunca ve her fırsatta ağlayan bir çocukla uğraşmaktan sinirleriniz yıpranabilir . Bebeğinin ağlamasından, her anne baba farklı şekillerde etkilenirler .Bazı anne babalar endişelenip, çocuklarının ağlamasından kendilerini sorıımlu tutarlar.
Diğerleri bu gürültüden ve bölünen gecelerden rahatsız olurlar. Kendilerini kaybetme noktasına gelenler, eğer susmazsa çocuğu fiziksel olarak cezalandırmakla tehdit ederler. Böyle bir davranış, bebek tarafindan kolayca algılanır ve çok daha fazla ağlamasına neden olur.

Eğer çocuğunuzun ağlaması sizi çok kötü etkiliyor ve onu hırpalayabileceğinizi hissediyorsanız, bunu bir yakınınızla veya doktorunuzla tartışın. Yeni anne baba olmak zordur, bu nedenle sıkıntınızı tartışmak sizi rahatlatacaktır. Kendinize de bir miktar zaman ayırmayı unutmayın ve arada sırada bebeğiniz yanınızda olmadan da dışarı çıkmayı deneyin.

Bebek Bakımı

Bebek Bakımı Heyecanla beklenen doğum gerçekleştikten sonra anneler, bebeklerine nasıl bakmaları gerektiğiyle ilgili olarak yakınlarından ve arkadaşlarından gelen öneriler yüzünden ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bu karmaşa bebek bakımında yanlışlara yol açabiliyor. Anne sütünün yetersiz olduğunun düşünülüp hemen mamaya başlanması: Yenidoğan bebeklerin daha iyi büyüyüp gelişmeleri, hastalıklardan korunmaları ve nöromotor gelişimleri için anne sütü büyük önem taşıyor. Hazırlanma ve saklanma sorunlarının olmayışı, ucuzluğu, istenilen her yerde verilebilmesi anne sütünün seçilmesindeki faktörlerden yalnızca bazıları. Anne sütü ilk günlerde fazla miktarda salgılanmıyor. Fakat 3. gün ve 3. hafta da artış gözleniyor. Buradaki en önemli kriter, annenin emzirmek istemesi ve bebeğin emmesidir. Eğer bebeğin emmesini engelleyecek bir sorun varsa (dudak, damak yarağı gibi) anne çalıştığı için emziremiyorsa o zaman anne sütü sağılıp buzdolabında saklanabilir. Buzdolabından çıktıktan sonra oda sıcaklığına gelince bebeğe verilebilir. Eğer bebek düzenli takiplerinde iyi tartı alıyor ve günde en az beş kez idrar yapıyorsa anne sütü yetiyor demektir. İlave su veya mamaya pek gerek yoktur. Düzenli doktor kontrolünde olan bebeğe gerekirse bir doktor tarafından formül süt dediğimiz mama ilave edilir. Aylık kontrollerinde iyi tartı alan bebeklerin ilk 4-6 ayda yalnız anne sütü ile beslenmelerini öneriyoruz.

Bebekler ne kadar sıklıkla emzirilmeli, gece uyandırılıp emzirilmeli mi? 
Bebekler doğdukları ilk günlerde daha sık emmek isteyeceklerdir. Her ağladıkça emmek istedikçe emzirilebilir. Emzirmenin 15 dakikasında bebek açlığının yüzde 70ini kapatacak kadar emer. Geriye kalan 10 dakika içinde hem keyif yapar, hem de kalan açlığını giderir. Bebekler uyuduklarında en geç dört saatte bir emzirilmelidirler. Bunun içinde yüzlerini ıslak bir mendille silerek, ya da kucağımıza alıp başını aşağıya eğip kaldırarak uyanmasını sağlayabiliriz.

Bebeklere inek sütü verilmesi nasıl olmalıdır? 
İnek sütü proteinleri bebeklerin mide-barsak mukozasında alerjik etki yaratabileceğinden ilk bir yılda inek sütü önerilmiyor.

Yenidoğan bebeklerin göğüslerinin sıkılması zararlı mıdır? 
Bazı bebekler doğduğunda göğüsleri belirgin olabiliyor. Bu durumu gebelikte anneden bebeğe geçen hormonlar yaratıyor. Hiçbir şey yapmaya gerek yok, kendiliğinden geçecektir. Ancak bazı ailelerin ovuşturduğunu, ya da sıktığını görüyoruz. Bu enfeksiyona yol açabilir.

Penis ucu dar olan çocuğun sünnet zamanının geciktirilmesi gerekir mi? 
Fimosis dediğimiz üretra ağzının dar olmasıyla karakterize ve idrar yolu enfeksiyonlarına risk oluşturan bu durumda; eğer çocuk enfekte oluyorsa vakit geçirmeden sünnet yapılması gerekir. “Sünnet düğünü yapılması” gibi nedenlerle ertelenmemelidir.

Bebeğim şaşı mı?
Bebeklerde gözlerde kayma oluşması fizyolojiktir. Ancak üç ayını doldurmuş bir bebeğin şaşılığı devam ettiği, ya da aynı yöne baktığı farkedildiği durumlarda hemen göz muayenesi yapılmalıdır.

Çocuklu evde sigara içilmesi zararlı mı? 
Çocuğun yattığı odada ve yanında içilmese bile yaşadığı evde içilmesi, çocuğun pasif içici olması için yeterlidir. Solunum yolları enfeksiyonları açısından çocuğu risk altında bırakır.

Çocukların korumasız güneşe çıkarılması zararlı mı? 
Güneş ışınlarının nispeten daha eğik geldiği sabah erken ve öğleden sonra şemsiye altında koruyucu şapka ile bebekler kısa süreli güneşe çıkarılabilir. Fakat en az 18-20 koruyucu faktörlü krem kullanılmalıdır. Yenidoğanların ve küçük bebeklerin fazla sıcakta susuz kalmamalarına özen göstermek gereklidir.

Bebeğin psikolojik durumunu hiçe saymak mümkün mü? 
Bebekler annelerin içinde bulunduğu psikolojik ortamdan direkt olarak etkileniyorlar. Kendini huzurlu mutlu, güvende hisseden annelerin bebekleri de daha huzurlu ve sorunsuz oluyor. Yenidoğan döneminden itibaren onlarla normal konuşma diliyle konuşmak, dokunmak, okşamak yumuşak müzik dinletmekle yarın kendine güvenen sağlıklı bir erişkinin temelleri atılmış olur. Bu nedenle onların yanında anlamaz diye yüksek sesle konuşmak, kavga etmek ruh sağlıklarını olumsuz etkiler.

Ayakların içe basması nedir? 
En sık dizden veya ayaktan kaynaklanır. İlk üç yaşta çocuklar içe basarak yürürler. Yürürken tutulma, koşarken düşme veya ağrı yakınması olursa bir ortopedistin muayene etmesi sağlanarak gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu şikayetler yoksa üç yaşına kadar beklenmelidir.

Bebeklerin kulakları nasıl temizlenmeli?
Bebeklerin sadece görünen kulak kepçesinin içi temizlenmelidir. Kulak deliğinden içeriye pamuk, çöp veya başka bir madde yerleştirilerek temizlemeye çalışılmamalıdır.

Ne kadar sıklıkla doktor muayenesine gidilmeli? 
Hastaneden çıktıktan sonra 7 veya 15 günde ilk doktor kontrolüne, daha sonra ilk bir yıl boyunca aylık, 1-2 yaş arasında 3 aylık, 2-3 yaş arasında altı aylık, 3 yaşından sonra da yıllık kontrollerle çocuğun büyüme, gelişme ve beslenmesi, aşıları takip edilerek ortaya çıkan sorunlar çözümlenmeye çalışılır. Aileler bazen yanlışlıkla aşıdan aşıya çocuklarını doktora götürüyorlar. Bu, doğabilecek sorunların atlanmasına neden olabilir.

Bebeklerin kat kat giydirilmesi gerekir mi?
Bebeklerin giysileri mevsimine göre pamuklu veya yünlü kumaştan, ısı alışverişini sağlayabilen, terletmeyen, teri emebilen özellikle olmalıdır. Aileler bazen yanlışlıkla çocukları üşümesin diye kat kat giydirebiliyorlar. Oda sıcaklığının 22-24 derece olduğu durumlarda normal giyinik bir bebek üşümez. Yenidoğanların ısı regülasyonları tam gelişmediği için oda sıcaklığının 24-26 derecede olmalıdır. Gereğinden fazla giydirilen süt çocuklarının solunum yolları rahatsızlıklarına yakalanma riskleri artar. Yazın ince bir body üzerine yine ince pamuklu penyeden yarım kollu, bacaklı tulum, penye çorap ve başına da gölgelikli bir şapka yeter.

Bebeklerin nasıl yatıralım? 
Eski bildiklerimizin tersine, bugün bebekleri sırt üstüne yatıralım diyoruz. Daha önce yüzü koyun yatan bebeklere göre ani bebek ölümü sendromunun daha az rastlanması nedeniyle daha güvenli ve sağlıklı olduğu için tercih ediyoruz. Bebekler beslendikten sonra bir miktar kusabilirler, o yüzden gazı çıkarılmadan yatırılmamalı ve uyuma saatinde de yatağına yatırılırak kendi başına uyuması beklenmelidir

Bebek Bakımı 2

Sevgili anne ve babalar, bebeğinizle birlikte yepyeni bir hayata başlıyorsunuz ; bu hayatta çok güzel ve mutlu günler yaşayacaksınız. Bunun yanında yabancı olduğunuz pek çok durumla karşılaşabilirsiniz. Biz kurum olarak , sizlere anne-baba olmanın keyfini doya doya yaşatmak istiyoruz ,her şeyden önemlisi bebeğinize hazırlayacağınız sağlıklı ve mutlu bir gelecek için , bu kitapçıkla biraz da olsa sizleri desteklemek , önerilerde bulunmak ve çözümler üretmek istedik.

YENİDOĞAN ÖZELLİKLERİ 
Cilt Özelliği Doğumdan sonra deri normal renginden daha mor görülebilir. Elleri ayakları soğuk olabilir. Nefes alışı düzgün değildir ve hızlıdır. Cildi kırmızı,pürüzlü ve hassasdır. Vücut Özelliği Kafa bedene oranla daha büyüktür ve normal doğan bebeklerde şekli doğum kanalından geçtiği için bozuk olabilir. Kafasında yumuşak kısımlar vardır.(bıngıldak) Bacakları içe doğru kıvrıktır,normaldir. Çenesinde ve burun etrafında yağ kabarcıkları olabilir. (milia) Sakral bölgede morluk olabilir(mongon lekesi) Görme Ve İşitme Özellikleri Bebeklerin çoğunda gözyaşı 2.ayda başlar.Doğar doğmaz duyuları algılmaya başlarlar.

GENİTAL ÖZELLİKLER
Anneden geçen hormonların etkisiyle kız ve erkek bebeklerin gögüslerinde şişme ve süt gelme olabilir.Gögüslere masaj yapmayın, sıkmayın Kız bebeklerin genital organları,vajinayı örten dudakları şiştir.Ayrıca akıntı ve kanama gelebilir. Erkek bebeklerin yumurtalıklarının örten deri şiş görülebilir.6-12 ayda geçer. Erkek bebeklerin %4 ünün testisleri henüz inmemiştir. Yenidoğan Davranışları Yenidoğan bebeklerde;çene titremesi,alt dudağın içe dönmesi, hıçkırık, düzensiz solunum, öksürme,hapşırma,esneme,sesli uyuma,irkilme,ağlarken el ve kollarının titremesi,ağlarken ve üşürse morarma gibi davranışlarla karşılaşabilirsiniz. Ağlama Nedenleri Bebekler kendilerini ağlayarak ifade ederler. Ağlamaları oldukça doğal ve olmasını beklediğimiz bir davranıştır.. Bebekler genellikle acıktıklarında ,altları kirliyken yada gazları olduğunda ağlarlar. Bunların dışında bütün bu sorunları ortadan kaldırdığınız halde nedensiz gibi gelen ağlamaları olabilir. Bebeklerin fiziksel ihtiyaçları dışında ,manevi tatminede ihtiyaçları vardır. Bunu karşılamak için anne kucağında,şefkat,sevgi ve o sıcaklığı hissederek birlikte kendini güvende hissetmesini sağlamak gerekir.

YATIŞ POZİSYONLARI
Bebek yatağı bebek içine gömülmeyecek kadar sert olmalı ve yastık kullanılmamalıdır.Bebeğinizi beslenme sonrası sırtını yastıkla destekleyerek sağ yan tarafına yatırmanız gerekir. Bebeğiniz yoruldukça sağ-sol yan olarak pozisyonunu değiştirebilirsiniz. Kilo Kaybı Bebeğiniz in ilk bir haftasında ,doğum kilosunun %10 ‘ nu aşmayacak tartı kaybetmesi normaldir. Bundan sonra tartı almaya başlamalıdır. Doktor kontrollerinde bunun takibi yapılacaktır. İlk Çiş-Kaka İlk kakası siyahımsı koyu yeşil ve yapışkandır buna mekonyum denir.2-3 gün sonra anne sütü aldıkça kaka sulu,hardal sarısı rengine dönüşür. Anne sütü alan bebekler her emzirme sonrasında kaka yapabilirler.Bebeklerin günde 7-8 kere idrar ve kaka yapmaları kilo alımlarıda iyi ise anne sütünün yaradığının göstergesidir. Yenidoğan Sarılığı Yenidoğan bebeklerin %60 ‘ da 2.-3. günlerinde ciltlerinde sarılık görülür Fizyolojik sarılık olarak tanımladığımız bu durum tamamen zararsızdır. Ancak sarılığı neden olan bilirubin maddesi kan uyuşmazlığı gibi bazı durumlarda tehlikeli düzeylere yükselebilir ve tedavi gerekebilir .Sarlığın fizyolojik olup olmadığını aile cilt renginden tahmin edemez bu yüzden mutlaka doktor kontrolü gerekir.

BEBEĞİNİZİN BESLENMESİ
Emzirmeye başlamadan önce mutlaka ellerinizi yıkamalıdır. Emzirme Tekniği • Bebeğinizi emzireceğini ortamın sakin ,sessiz ,huzurlu bir ortam olmasına özen gösterin • Oturacağınız koltuğu rahat edeceğiniz bir şekilde yastıklarla destekleyerek, ayaklarınız yere değecek şekilde yerleşin • Bebeğinizi kucağınıza, yüzü size dönük olacak şekilde yani göğsünüze paralel yerleştirin. Bu pozisyon bebeğinizle göz teması kurmanızı ve duygusal bir bağ oluşmasını kolaylaştıracaktır. Bebeğin size tam yan dönmesini sağlayın (Anne ile bebeğin karnı birbirine dokunmalıdır.) • Emzirme esnasında göğsünüzün sadece ucu değil kahverengi halka da (areola) ağzına iyice yerleştirilmelidir. Bu işlemin doğru şekilde yapılması hem sütün gelmesini hızlandırır,hem de göğsünüzde çatlak oluşmasını engeller. Göğsünüzü bebeğinizin ağzına yerleştirirken dört parmağınız alttan çeneyi desteklemeli baş parmağınızla da hafifçe göğsünüze bastırarak burnunun açık kalmasını dolayısıyla kolay nefes almasını sağlamalısınız. • Emzirme sırasında ve sonrası mutlaka gazını çıkartın .Omzunuza yüzü size dönük olacak şekilde yerleştirin ,sırtına yapacağınız masaj yardımıyla ,eğer hava yuttuysa rahatlıkla gazını çıkartacaktır Masaj,sakin vuruşlarla birkaç dakika yapılması yeterli olacaktır.

MEME HİJYENİ
Meme ucunun temizliği için günlük duş almanız yeterli,duş alamıyorsanız günde bir defa kaynamış ılık suyla silebilirsiniz.Ve her emzirme sonrası anne sütünü kahverengi bölgeye sürerek göğüs pedi ile kapatmak meme hijyeninizi sağlamak için yeterli olacaktır.

ANNE SÜTÜ NASIL ARTIRILIR •
İlk aylarda emmesi çok düzenli olmayacak her istediğinde, istediği sıklık ve sürede emmesi sütünüzün kısa sürede ve bol gelmesini sağlayacaktır • Sadece anne sütü aldığı sürece su verilmesine gerek yok, katı besinlere geçildiğinde su (kaynamış ılık) ihtiyacı olacaktır. • Anne sütünü artırmak için anne kendi beslenmesinede dikkat etmeli günde en az 2-3lt su içmelidir.
Emzirmenin Devamı • Bebeğiniz her iki göğsünüzü de emmişse, bir sonraki emzirmede son emzirdiğiniz göğsünüzden başlamalısınız. Her iki göğsünüzü de emzirdiyseniz emzirmeye en dolgun hissettiğiniz göğüsten başlamalısınız. Göğüs Problemleri Bebek sizi emdikten sonra göğüslerinizde hala dolgunluk hissediyorsanız sertlik, kızarıklık ve sıcaklık hissi varsa mutlaka göğüslerinizin boşaltılması gerekmektedir.Göğüslerinizi süt çekme pompalarıyla veya elle sağabilirsiniz. Bu işlemi kolaylaştırmak için süt çekmeye başlamadan önce ılık uygulama ve masaj yapabilirsiniz.

ANNE SÜTÜNÜN SAĞILMASI VE SAKLANMASI 
Göğüsden elle veya makine ile çektiğiniz sütü steril bir kap ile 8 saat oda ısısında,24 saat buzdolabında,6 ay derin dondurucuda steril saklayabilirsiniz. Kullanılmak üzere saklanan sütü, bebeğin alabileceği miktarda benvari usulü ile sıcak su dolu bir kaba oturtarak ısıtabilirsiniz. Isıtılmış fakat kullanılmamış süt besin değerini kaybettiği için tekrar kullanılmamalıdır.

CiLT BAKIMI 
Göbek Bakımı Göbek bakımı günde en az 3 defa yapılmalıdır. Göbek kordonu idrar ya da kaka ile kirlendiğinde daha sık bakım yapılabilir. Göbek bakımı, kordonunun her tarafını göbeğin dip yuvarlak kısmından göbek kordonunun ucundaki mandala doğru %70 ‘lik alkol damlatarak yapılmalı,alkolün cilde temas etmemesi için steril kare gaz kullanılmalıdır.Daha sonra göbek kordonu steril kare gazla kurulayıp, bebek bezinin dışında kalacak şekilde bırakılır. Göbek düşene kadar banyo yaptırılmamalıdır.Silme tarzında banyo yaptırılabilir.Göbek kordonu düşene kadar etrafı kuru tutulmalıdır. Göbek kordonu 10-15 gün içinde düşecektir,göbek düştükten sonrada iki gün daha %70’lik alkol ile bakım yapılmaya devam edilir. Göbekte akıntı,kızarıklık,kötü koku,ateş ve kanama gibi durumlarla karşılaşılır ise doktorunuzla görüşmeniz gerekir.

BANYOSU
Göbek düşene kadar banyo yaptırılmamalıdır.Silme tarzında banyo yaptırılabilir. Banyosunu ,göbeği düştükten iki gün sonra yaptırabilirsiniz. Suyun sıcaklığının 36.5-37 derece,oda sıcaklığının 22-26 derece olması uygun olur. Banyo öncesi mutlaka hazırlığınızı yaptıktan sonra banyo işlemine başlayın çünkü bebekler çıplakken kendilerini güvende hissetmezler ve çok huzursuz olurlar.

BEBEĞİN GİYDİRİLMESİ
Kıyafetlerini seçerken; pamuklu,yumuşak,az dikişli olmasına özen gösterin. İlk aylarda, iç giyim için body, dış giyim için tulum tercih edilmelidir. Giysiler bebeğin hareketlerini kısıtlamayacak bollukta olmalıdır. Bebekler baş, el ve ayaklarından çok çabuk üşeyeceklerinden şapka, eldiven ve çorap mutlaka giydirilmelidir.

GÖZ BAKIMI
Bebeğinizin gözünde akıntı,çapak oluşmuşsa,steril gazlı bezi kaynamış ılık suda ıslatıp,gözümü içten dışa(burundan-kulağa doğru) doğru tek bir hareketle fazla bastırmadan silebilirsiniz. İşlemin tekrarlanması gerekirse yeni bir gazlı bez kullanılmalıdır. Gözde kızarıklık,aşırı çapaklanma ve şişlik varsa doktorunuzla görüşmeniz gerekmektedir.

KULAK BAKIMI 
Kulaklar çok hassas olduğu için asla diplerine kadar temizlemeye çalışılmamalı , içine yabancı cisim sokulmamalıdır. Sadece kulağın arkası ve dış kulak kepçesi silinmelidir. Pamuklu çubuklar kesinlikle kullanılmamalıdır.

BURUN BAKIMI
Serum fizyolojik damlatılarak ucu kıvrılmış peçeteyle dıştan ve ucundan temizlenir.

AĞIZ BAKIMI
Anne gögüs hijyenine dikkat etmelidir. Dil ve ağız mukozası normal görünümde ise ağız bakımına ihtiyaç yoktur. Ağız bakımı yapılacak ise kare gaz kaynamış ılımış suyla ıslatılarak ağız içi tek seferde alınmalıdır.

DERİ BAKIMI
Yenidoğanda deri çok ince olduğundan kolayca zedelenebilir. Derinin kirli kalması nedeniyle pişikler ve deri enfeksiyonları çabuk gelişir. Çok sıcak ortamda kalan veya çok kalın giydirilen bebekler isilik olurlar. Yenidoğanda deri bütünlüğünü korumak için derinin temiz tutulması önemlidir. Kaynamış ılımış su pamuk veya kare gazlar kullanılarak baş, boyun, gövde, ekstremite ve kıvrım yerleri silinir ve iyice kurulanır. Vücudu özellikle kıvrım yerleri bebe yağı ile yağlanır. İç çamaşırları hergün değiştirilir.

GENİTAL BÖLGE BAKIMI
Alt değişikliği enaz 2 ay kaynamış ılımış suya batırılmış pamuklarla yapılır. Kızlarda temizlik önden arkaya doğru uygulanmalıdır. Alt temizliğinin pHı düşük sabunlarla yapılması pişik oluşumunu önler. Gaz Çıkartma Her emme sonrası gaz çıkartılarak sağ yan tarafa yatırılmalıdır.
Not: Bebeğinizle ilgili yapacağınız her işlem öncesi ve sonrası mutlaka ellerinizi yıkayın.

Bebek Beslenmesi (0-1 yaş)

İlk 6 ayında bebeğinizi sadece anne sütü ile besleyiniz. Bebeğinize 6. ayından önce, hastalık döneminde bile su, bitki çayı ve meyve suyu vermeyiniz. Yaygın bazı yanlış inanış ve bilgiler yüzünden bebeğe doğar doğmaz şekerli su içirilir. Bu, bebeğin açlık duygusunu yok edip, emmesini engeller. Özellikle doğumdan hemen sonra salgılanan ilk sütün bebeğe verilmesi çok önemlidir. Doğumdan itibaren 30 dakika içerisinde bebeğinizi emzirmeye başlayınız. İlk 4-6 hafta boyunca günde 8-12 kez emzirmelisiniz. Bebek ağladıkça ve istedikçe emzirilmelidir. Beslenme süresi bebekten bebeğe farklılık gösterebilir, ancak emzirme döneminin başlarında bebeğinizi her istediğinde ve istediği süre kadar emzirmeye çalışınız. Uygun emzirme tekniği bebeğinizi ve sizi rahatlatacak ve, sütünüzün verimliliğini arttıracaktır. Anne sütü almakta olan çocuklara emzik ve sakinleştirici araçlar verilmemeli, anne ve bebeğin aynı odada kalması sağlanmalıdır. Bebeğinizden ayrı kaldığınız durumlarda, kendi sütünüz ile nasıl besleyeceğinizi ve bunun devamlılığını nasıl sağlayacağınızı doktorunuza danışınız.

Bebeğinize Neden Anne Sütü Vermelisiniz? 
Bebeğinizin uygun beslenmeye, şefkate, psikolojik uyarılara ve enfeksiyonlara karşı korunmaya ihtiyacı vardır. Anne sütü, bebeğinize ilk 6 ay içinde tek başına yeterli olan, onun normal gelişmesine yeten besin öğelerini içeren, yeni doğan ve süt çocukları için en uygun ve doğal tek besindir. Anne sütü, bebeğinizin fizyolojik ve psikososyal gereksinimlerini ilk 6 ay içinde tek başına karşılar. Çocuğunuzun gelişimi normal olduğu sürece 6. ayından sonra ek gıdalara başlamak şartıyla onu emzirmeye 2 yıl devam edebilirsiniz. Bebeğinizin kilo artışının ideal olması (haftada 115-225 gr ağırlık kazanması, vücut ağırlığındaki kaybın %8 den az olması), yeterli idrar ve dışkı çıkarması, cildinin normal görünümde olması anne sütünüzün yeterli olduğunun göstergesidir. Eğer ikiz, üçüz bebekleriniz varsa, sütünüzün miktarında da bebeklerinizi beslemeye yetecek kadar artış olacaktır.

Anne Sütünün Bebeğinize Yararları Nelerdir? 
1. Her zaman steril ve ısı ayarlıdır,
2. Enfeksiyonu önler (kulak iltihabı, ishal, solunum sistemi, menenjit, idrar yolu, apandisit),
3. Ani bebek ölümü riski azalır,
4. Sindirimi kolaydır, yemek borusu ve mide duvarında oluşabilecek yara riski azalır,
5. Solunum yolu hastalıkları, alerji ve obesite (şişmanlık) daha az görülür,
6. Çene ve diş gelişiminde rolü vardır,
7. Küçük yaşlarda yeterli anne sütü almış erişkinlerde lenfoma, lösemi, diabet,kronik karaciğer hastalığı,crohn hastalığı, çölyak ve kalp hastalığı riski azalır,
8. Bebeğin rutin aşılara antikor yanıtı daha iyi olur.
9. Görmedeki netlik gelişmesi artar,
10.Bebeğin ruhsal, bedensel ve zeka gelişimine yardımcı olur.

Emzirmenin Anneye Yararları Nelerdir?
1. Anne sütü ucuzdur,
2. Hazırlama sorunu yoktur,
3. Anne ile bebek arasındaki duygusal bağı geliştirir,
4. Anneyi göğüs, over (yumurtalık) ve uterus (rahim) kanserine, kemik erimesine karşı korur,
5. Rahmin iyileşmesini hızlandırır,
6. Anemiyi ( kansızlığı) önler,
7. Altı ay veya daha uzun süre emziren anneler de doğum sonrası kilo kaybı, yağ dokusu kaybı ve deri altı kıvrım kalınlığındaki azalma çocuklarını mama ile besleyenlere göre daha belirgindir.

Emzirme Döneminde Nelere Dikkat Etmelisiniz? 
Emzirme döneminde beslenmenizi uygun ve yeterli olacak şekilde ayarlamaya dikkat ediniz. Bol sıvı tüketmeye dikkat ediniz. Günde en az 12 bardak olacak şekilde; süt, ayran, az şekerli limonata, komposto veya taze meyve suları içilebilir. Çay ve kahve tercih edilmemelidir. Dinlenmeye özen gösterip, sakin ve dinlendirici ortamları tercih ediniz. Doğru beslenmeniz için mutlaka bir “Beslenme ve Diyet Uzmanı”ndan yardım alınız. Sütünüzün miktarı ve kalitesi, yeterli ve dengeli beslenme bilginizle doğru orantılıdır. Bebeğinizden ayrı kaldığınız zamanlarda, bebeğinizi emziriyormuş gibi gündüz 2-3 saatte bir, geceleri de 1-2 kez sütünüzü pompa ile boşaltarak biriktirip (anne sütü 6 saat oda ısısında, 24 saat buzdolabında ve 6 ay derin dondurucuda bekletilebilir) bebeğinizi kendi sütünüzle besleyebilirsiniz.

Emzirme Dönemindeki Özel Durumlar Nelerdir? 
Emzirmenizi engelleyecek veya ara vermenize neden olacak, sizden veya bebeğinizden kaynaklı özel durumlar söz konusu olabilir. Böyle bir durumda, hemen süt vermeyi kesmeniz sakıncalı olacaktır. En doğru çözüm, aşağıda listelenmiş bazı durumlarla karşılaştığınızda, acil olarak doktorunuzu arayıp emzirme işlemine devam edip etmeyeceğinizi sormanızdır.

Emzirme Döneminde Anne İle İlgili Özel Durumlar: 
1. Sezeryanla doğum,
2. Anne ve bebeğin ayrı kaldığı durumlarda,
3. Bazı ilaçların kullanımı sırasında,
4. Meme apseleri,
5. Aktif tüberküloz (solunum yoluyla hastalığın bulaşacağı dönem) döneminde anne bebekten uzak tutulur, ancak sağılmış anne sütü bebeğe verilebilir,
6. Kabakulak,
7. Hepatit B: Bebeğe hepatit B immünglobulin ve hepatit B aşısının ilk dozu verildikten sonra anne sütü ile beslemeye devam edilebilir,
8. HIV (AIDS) :Virüs pastörizasyonla ortadan kalktığından anne sütü pastörize edilerek kullanılabilir,
9. Wilson hastalığı ( D-penisilamin kullanılıyorsa),
10. Ağır psikiyatrik bozukluklar,
11. Radyoaktif ajanlarla karşılaşma,
12. Meme kanseri.

Emzirme Döneminde Bebek İle İlgili Özel Durumlar : 
1. Yarık damak,yarık dudak,
2. Prematüre,
3. Pamukçuk,
4. Doğumda ağzında diş olan bebek,
5. Bazı doğuştan metabolizma hastalıkları.

Emzirme Döneminiz Boyunca Egzersiz Yapabilir misiniz?
Emzirdiğiniz dönemde düzenli olarak orta derece zorluktaki hareketleri içeren egzersiz yapabilirsiniz. Aşırı egzersiz süt tadını değiştirebilir. Bebeğinizin, egzersiz sonrası sütünüzü almaması durumunda, egzersiz sonrası duş alıp, ilk gelen sütü sağıp atarak, sonraki sütü veya egzersiz öncesi sağdığınız sütü bebeğinize veriniz.

Emzirme Döneminiz Boyunca Sigara İçmenizin Zararları Nelerdir?
Nikotin ve türevleri anne sütüne geçer ve bebeğin dolaşımında yoğun miktarda bulunur. Nikotin süt salınımını azaltmaktadır. Bebeğinizin yanında sigara içilmemesi sağlanmalı, eğer içiliyorsa da nikotini azaltılmış çeşitte en az sayıda sigara içilmesi tavsiye edilir. Eğer sigara kullanıyorsanız, bebeğinizi sigara içiminden yeterli bir süre sonra emziriniz ve bebeğinizin kilosunu yakından izleyiniz.

Bebeğinize Ek Besin Vermeye Ne Zaman Başlayabilirsiniz? 
Gelişimi normal ve sadece anne sütü ile beslenen bebeğinize 6. ayından itibaren ek besin vermeye başlayabilirsiniz. Bebeğinize vereceğiniz ek besinlerden elde edilen enerji, toplam enerjisinin % 50 sini geçmemelidir. Gluten içeren besinleri ilk 6 ay vermeyiniz, gluten içeren besinleri 6. aydan sonra vermeye başlayabilirsiniz. Yumurta, balık, domates, çilek gibi alerjen olma ihtimali olan besinler ailedeki alerji öyküsüne göre alınmalıdır. Ek besinlere aşlamanızın iki ana nedeni vardır: Birinci ve gerekli ilk neden, anne sütünüzün artık yeterli olamadığı besin öğelerini aya göre takviye etmektir. İkinci ve önemli diğer neden de bebeğinizi katı ve kıvamlı olduğu kadar değişik tattaki çeşitli besinlere alıştırmak, ileriki yaşlarda daha kolay ve çok yönlü yeme alışkanlığı kazandırmak, sağlıklı, kaliteli bir yaşama hazırlamaktır.

Bebeğinize Ek Besin Vermeye Erken Başlamanızın Sakıncaları Nelerdir? 
1. Eğer bebeğinize ek besin erken verilmeye başlanılırsa,
2. İshalli ve alerjik hastalıklarda artış,
3. Anne sütünde azalma,
4. Aşırı beslenme,
5. Malnütrüsyon (Ayına göre olması gereken kilodan daha düşük kiloya sahip olması) söz konusu olabilir.

Bebeğinize Ek Besin Vermeye Geç Başlamanızın Sakıncaları Nelerdir? 
1. Eğer bebeğinize ek besin verilmeye geç başlanılırsa,
2. Büyüme geriliği,
3. İmmünitede ( bağışıklık sistemi ) azalma, ishal ve diğer enfeksiyon hastalıkları,
4. Malnütrisyon (Ayına göre olması gereken kilodan daha düşük kiloya sahip olması),
5. Mikronutrient ( Vitamin ve Mineral ) eksiklikler söz konusu olabilir.

Bebeğinize Ek Besin Verirken Nelere Dikkat Etmelisiniz? 
Bebeğinize, 1. 6-7 ay arasında yumuşak ezme kıvamında ve sıvı besinleri, 2. 7-8 ay arasında pütürlü ve püre kıvamında besinleri, 3. 8-12 ay arasında püre kıvamında çatalla ezilmiş besinleri, 4. 12. aydan itibaren kolay çiğnenebilen tüm yiyecekleri verebilirsiniz. Ek besinleri birer birer deneyerek, ilk olarak bebeğiniz açken ve az miktarlarda kaşık veya bardakla veriniz. Sabırlı, deneyen ve telaşsız bir tutum içinde olmanız bebeğinizi rahatlatacak, sizin de kolay sonuç almanıza yardımcı olacaktır. Gıdaları birbiri ile karıştırmak, daima şekerli tadında vermek bebeğinize bir müddet sonra itici gelebilir. Bebeğiniz yeni tatlara alışamaz, ilerde kilo sorunu olan ama tatlıdan vazgeçemeyen çocuğa dönüşebilir. Bebeğinizin reddettiği, asla tatmak istemediği bir besini bir müddet vermeyip, sonra açken deneyiniz, yine istemezse ısrar etmeyip, 2-3 ay sonra tekrar deneyiniz, Besin gruplarının hazırlanma ve pişirilme yöntemleri farklı farklıdır. Beslenme ve Diyet uzmanınızdan doğru teknikleri öğreniniz. Ancak, bebeğinize verdiğiniz her besin temiz ve taze olmalı, sık ısıtılmamalıdır. Pişirilen besinlere tuz ilavesini 12. aya kadar yapmayınız. Bu aylarda çiğneme ve dil hareketleri gelişen çocuk zaten masada aile ile yemeğe oturacağından az tuzlu ve baharatsız ev yemeklerini artık tadabilir. Tuz olarak iyotlu tuz kullanmayınız. Bebeğinize 18. ayın sonuna kadar kaynatılmış olarak veriniz. Balın alerji yapma olasılığı olduğundan, ilk 12 ay bebeğinize bal vermeyiniz. Alerji yaptığına inandığınız bir gıda varsa bir müddet yedirmeyip, sonra tekrar gözlemleyerek deneyiniz.

6. Ayından İtibaren Bebeğinize Verilecek Besinler Nelerdir? 
Bebeğinize 6. ayından itibaren anne sütünün yanı sıra devam maması (veya inek sütü), yoğurt, meyve suyu, pekmez, ¼ yumurta sarısı verebilirsiniz.

7. Ayından İtibaren Bebeğinize Verilecek Besinler Nelerdir? 
Bebeğinize 7. ayından itibaren anne sütü, tam yumurta sarısı, bisküvi, pirinç, pirinç unu, sütlü mama, meyve suyu, yoğurt, dana, tavuk ve balık eti, bitkisel yağlar, sebze püre, sebze çorbası, pekmez, devam mamaları verebilirsiniz.

8. Ayından İtibaren Bebeğinize Verilecek Besinler Nelerdir? 
Bebeğinize 8. ayından itibaren anne sütü, kıymalı ve sebzeli iyi ezilmiş ev yemekleri, tam yumurta, pastörize peynir, tahıl ve kuru baklagil ezmeleri, pekmez, süt veya yoğurt, devam mamaları verebilirsiniz.

12. Ayından İtibaren Bebeğinize Verilecek Besinler Nelerdir? 
12. ayından itibaren çocuğunuz anne sütünün yanısıra aile sofrasına oturup uygun baharatlarla pişirilmiş yemeklerden yiyebilir. Kolay ve Besleyici Çorba Tarifleri Sebze Çorbası (2 porsiyon) Enerji: 208 kkal-5,4 gm protein /100 ml Malzemeler: 1 küçük boy havuç, 1 orta boy patates, 1 orta boy domates, 1 yemek kaşığı mercimek, bulgur veya pirinç, 1 yemek kaşığı zeytinyağı.
Hazırlanışı: Sebzeler iyice yıkanır, küçük olarak doğranır.1 yemek kaşığı tahıl unu, 1 yemek kaşığı zeytinyağı eklenerek, pişirilir. Tel süzgeçten geçirilen çorbayı bebeğinize verebilirsiniz. Evde tavuk eti veya dana kıyma ,olduğunda 1 tatlı kaşığı katılabilir. Çocuğa etin kendisinin ezilerek verilmesi besleyicidir. Et suyunun herhangi bir besleyici değeri yoktur. 1 yaşına kadar tuz katılmamalıdır. Acısız Tarhana Çorbası (2 Porsiyon) Enerji:136 kkal-2,2 gm protein/100 ml Malzemeler: 2 yemek kaşığı kuru tarhana, 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, Değişik sebzeler. Hazırlanışı: Bir tencereye 2 yemek kaşığı kuru tarhana konur, az su ile sulandırılır. Üzerine 1 çay bardağı su,1 küçük boy havuç, patates (rendelenmiş) ve 1 yemek kaşığı zeytinyağı eklenip pişirilir.

Bebeklerin Mide Çıkışı Tıkanıklığı (İnfantil Hipertrofik Plor Stenozu)

Kusma ile başlar. İki haftalık ile iki aylık arasındaki bebeklerde görülen, nedeni tam olarak bilinmeyen bir problemdir. Kusma safrasız beyaz renkle ve kesilmiş süt tarzındadır. Bebek anneyi iştahla emer ya da mamasını yer. Ancak bir süre sonra fışkırır tarzda kusar. Anneler bebeklerin kusacağını karın bölgesindeki hareketlenmeden anladıklarını söylerler. Ancak bebeğin açlık hissi ve iştah devam eder. Bu bebekler kilo almakta zorlanırlar ve hatta bir süre sonra zayıflayarak doğum kilolarına kadar gerilerler. Uygun uzman tarafından görülene kadar da bu durum sürer gider. Kusmanın nedeni mide çıkış kanalının etrafını saran kaslardaki aşırı kalınlaşmadır. Kalınlaşma o kadar artar ki kanal giderek incelir ve besinler mideden oniki parmak barsağına geçemezler. Tanı muayene ile konulur. Muayenede üst karın bölgesinde kalınlaşan kas bir zeytin tanesi gibi hissedilir. Ultrasonografik olarak kas kalınlığı ölçümü tanıda giderek daha fazla kullanılmaya başlamıştır. Şüpheli durumlarda ilaçlı mide filmi çekilmesi nadiren kullanılan bir yöntemdir. Tedavisi cerrahidir. Ameliyatta kalınlaşan kas tabakası kesilerek içteki mukoza adı verilen tabakaya kadar aralanır. Böylece geçiş yeniden sağlanmış olur.Tedaviden sonra bu bebekler hızla kilo almaya ve akranlarını yakalamaya başlarlar.

Behçet Hastalığı

İlk defa 1937 yılında bir Türk doktoru olan Hulusi BEHÇET tarafından teşhis edilen ve bu nedenle uluslararası tıp camiasında Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu olarak adlandırılan hastalık; özellikle deri altı, göz, beyindeki kan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen. nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır. Daha çok 30-40 yaşlarında ve erkeklerde görülür. Behçet Hastalığı başta Türkiye olmak üzere Çin’e kadar uzanan İpek Yolu üzerindeki ülke insanlarında diğer ülkelere nazaran daha sıkça rastlanmaktadır, fakat yine de dünyanın her yerinde Behçet Hastalığı görülmektedir. Dünya´da en çok Japonya, Türkiye ve İsrail´de görülür. ABD’de de yaklaşık 20.000 kişi Behçet hastasıdır. Bu sebeple hastanın ırkına ve bulunduğu ülkeye bakılmaksızın Behçet Hastalığı ihtimali mutlaka değerlendirilmelidir. Behçet hastalığı bulaşıcı değildir. Her ne kadar hastalığın kalıtımsal olduğuna dair şüpheler olda da bu sav ispatlanmış değildir. İki kardeşten biri Behçet hastası iken diğeri gayet sağlıklı olabilir.

BELİRTİ ve BULGULARI : Behçet hastalığı kendine özgü belli bulguların varlığı ile teşhis edilir. Majör kriterler denen ve bu hastalıkta görülen belirti ve bulgular şunlardır: – Ağızdaki tekrarlayan aftlar (aftöz ülserler) – Göz belirtileri : İritis, iridosiklitis, hipopiyon – Genital bölgedeki yaralar ve nongonakoksik üretrit – Deri lezyonları : Eritema nodosum, yüzeyel tromboflebit, deride püstüller, deride paterjik reaksiyon Behçet Hastalığı esas olarak bir damar iltihabıdır Bu nedenledir ki bulgular, damar iltihabının olduğu yere göre ortaya çıkar. Bulguların tümünün aynı anda ortaya çıkması şart değildir. Bazı bulgular hastalığın ilk yıllarında yok iken birkaç sene sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle bulgular ortaya çıktıkça bir yerlere yazılması ve dökümante edilmesi önemlidir. Bir doktorun görmesi için örneğin deride çıkan yaraların fotoğrafı çekilebilir. Behçet Hastalığında görülen bazı bulgu ve belirtiler aynı zamanda Lupus, Lyme ve Crohn gibi hastalıklarda da görülebilmektedir. Behçet Hastalığı teşhisi konmadan önce diğer hastalık olasıklıklarını dikkate almak ve değerlendirmek için kan testleri ve/veya biyopsiler yapmak gerekir. Teşhiste yararlı olan fakat Behçet Hastalığının kriteri olarak kabul edilmeyen diğer belirti ve bulgular ise şunlar olabilir; – Subkutanöz tromboflebit (deri yüzeyinin altındaki bir damarın enflamasyonu) – Arteriel tromboz (Derinin iyice altında yer alan bir damarın trombozu; bunun sonucunda kanın pıhtılaşması) – Epididimit (testisin üzzerinde yer alan epididim´in iltihabı) – Arterial oklüzyon – Merkezi sinir sisteminin tutulumu (harekette veya konuşmada güçlük yaşanması gibi bulgular) – Şiddetli baş ve boyun ağrısı (aseptik menenjit ihtimali) – Eklem ağrıları veya artirit – Hastanın ailesinde de Behçet Hastalığının olması Bunların yanısıra aynı zamanda aşırı yorgunluk hissedilebilir; yorgunluk bir çok bağışıklık sistemi hastalığında olduğu gibi hastalığın bulgularını ağırlaştırabilir.

TEŞHİSTE KULLANILAN TESTLER : Günümüzde Behçet hastalığı için kabul görmüş tek test paterji testidir. Steril saline çözültesinin deri altına enjekte edilmesinden 24-48 saat sonra bir papül yada püstül oluşması testin pozitif olduğunu gösterir. Testin sağlıklı olması için paterji testinin aktif Behçet semptomları görüldüğü zaman yapılması gerekir. Yine de aktif semptomlar görülmesine rağmen paterji testinin sonucu pozitif olmayabilir. Paterji testinin pozitif çıkması tek başına Behçet teşhisi konması için yeterli değildir ve mutlaka diğer belirtilerle birlikte değerlendirilmelidir. Test negatif çıksa bile, bir çok Behçet hastasında enfeksiyon sahasında enflamasyon reaksiyonu görülebilir. Teşhis için kullanılan bir başka araç ise kan alınarak bakılan hastanın HLA doku tipinin araştırılmasıdır. Bazı HLA doku tipleri Behçet hastalarında daha sık görülmektedir. Bu tipler HLA-B5 ve HLA-51 dir (ve diğer çok görülen alt gruplar); fakat Behçet teşhisi konması için bu HLA tiplerinin olması şart değildir. Yeni yapılan çalışmalar MICA geninin (A6 allele) teşhis için HLA doku tiplerin daha da yararlı olduğunu ortaya koymuştur. Şu an için Behçet teşhisi için özgül olarak kullanılan bir laboratuvar testi yoktur. Rutin (her hastaya yapılan) tahlillerden Sedimantasyon (kanın çökme hızı) bazı hastalarda hastalığın alevlendiği dönemlerde artmaktadır fakat bu durum tüm hastalar için genellenemez. Bazı enzim düzeyleri de değişikliğe uğramaktadır. Bir çok hastanın test sonuçları gayet normal çıksa da hastada ağır semptomlar görülebilir.

NEDENLERİ : Behçet hastalığının kesin ve belirlenmiş bir nedeni henüz bulunamamıştır. Ancak bir çok uzman hastalığa yatkın insanlarda hastalığı başlatan (daha doğrusu tetikleyen) bir dış etki ya da virüslerden şüphelenmektedir.

TEDAVİ : Hastalığın şu anda kesin bir tedavisi yoktur fakat çeşitli semptomları iyileştirmek için tedaviler bulunmaktadır. Örneğin ağızda çıkan yaraları iyileştirmek için kullanılan merhemler gibi. Siklofosfamid, Klorambusil, Azotiopirin gibi bazı immunosupressif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaçlar tedavide denense de toksik (zehirli) etkileri nedeniyle devamlı kullanılamazlar.

Bel Ağrıları

Bel ağrısı, iş gücü ve maddi kayıba yol açan önemli bir sağlık sorunudur. Dünya nüfusunun % 70-80´i yaşamlarının herhangi bir döneminde bel ağrısı geçirir. Bel bölgesi omurganın alt bölümünü kapsar ve 5 adet omur, omurlar arasında disk adı verilen yapılar, kaslar ve yumuşak dokulardan (ligaman, kapsül) oluşmaktadır. Bel ağrısı için tanımlanan bir çok risk faktörü mesleksel ve psikolojik özellikleri içerir. Çalışanın fiziksel gücü üstünde veya uygunsuz bir pozisyonda çaba gerektiren fiziksel aktiviteler, örneğin ağırlık kaldırma gibi, bel ağrısının önemli bir nedenidir. Bir çok psişik rahatsızlıklar da bel ağrısı nedeni olabilir. Kronik bel ağrısı olan bir olguda depresyon çok sık gözlenen bir neden olarak akılda tutulmalıdır. Bel ağrılı olguların %90´ının nedeni mekaniktir. Lomber strain / sprain, disk hernisi, dejeneratif hastalıklar (spondiloz, osteoartrit), spondilolistezis, miyofasial ağrı, sendromları, inflamatuar romatizmal hastalıklar ( ankilozan spondilit, diğer spondiartritler), infeksiyonlar, metabolik hastalıklar (osteoporoz), tümörler, yansıyan ağrılar (diğer organ ağrıları) önemli bel ağrısı nedenleridir. Bel ağrısında tanının yeri çok önemlidir. Anamnez, fizik muayene ve gerekirse labaratuar ve radyolojik tetkikler yapılmalıdır. Klasik röntgen, tomografi, MR, EMG en sık kullanılan yöntemlerdir. Bel ağrılı olguların %50´den fazlası 1 haftada, %90´dan çoğu 8 haftada iyileşmektedir. %7-10 kadarında yakınmalar 6 aydan daha uzun sürmektedir. Bel ağrılarının tedavisi; Kısa süreli istirahat, ilaç tedavisi ( analjezik, anti-inflamatuar ilaçlar, kas gevşetici ilaçlar), Lokal injeksiyonlar, fizik tedavi ve rehabilitasyon, operasyon olarak değişmektedir. Tedavi yöntemleri içinde rehabilitasyonun önemi büyüktür. Ağrı kesici etkisi nedeniyle fiziksel tıp ajanlarıyla beraber bel ağrılarının tedavisinde ve tekrarın önlenmesinde egzersizin rolü büyüktür. Postürü düzeltmek, kasları güçlendirmek, denge ve koordinasyonu artırmak gibi yararlara sahiptir. Bel ağrılarısının tekrarlamaması için koruyucu tedbirler de çok önemlidir. İş yaşamı veya günlğk yaşam sırasında dik ve düzgün oturmak, fazla kilo almaktan kaçınmak, düzenli egzersiz yapmak, bir şey kaldırırken dizler üzerinde eğilerek kaldırmak, belden güç almamak, uzun süre aynı pozisyonda kalmamak dikkat edilmesi gereken noktalardır.

Bel Fıtığı

Bel Fıtığı Omurganın bel kısmı beş adet omur ve diskten oluşur. Burası vücut ağırlığını en fazla taşıyan yerdir. Herhangi bir zorlanmayla ortasında çekirdek ve bunu koruyan kapsülden oluşan disk yırtılır. Çekirdek doku arkaya, kanala doğru fıtıklaşırsa sinirlere baskı yapar ve bel fıtığı oluşur. Bel ağrıları son derece yaygın sağlık sorunlarından biridir. Baş ağrılarından sonra en fazla görülen ağrılar arasında yer alan bel ağrıları insanların yüzde 85’inde yaşamlarının bir döneminde ortaya çıkar. Bel ağrıları bel fıtığının yanısıra, karın iç organlarındaki rahatsızlıklar, jinekolojik sorunlar, bazı enfeksiyon hastalıkları, romatizmal hastalıklar gibi nedenlerin yanında omurganın bel bölgesindeki bazı sorunlardan da ortaya çıkabilir.

En önemli bel ağrısı nedeni olan bel fıtığını tanımlamak için öncelikle omurganın yapısının ve görevlerinin bilinmesi gerekmektedir. Baştan kalçaya kadar uzanan omurganın, omur denen kemikler ve bunları birbirine bağlayan disklerden oluşmaktadır. Diskler esnek bir yapıya sahip kıkırdak dokudan oluşur. Omurga insan vücudunu ayakta tutarak vücudun yükünü taşır. Gövdenin her yöne hareketini sağlar. İçindeki kanal yapısıyla omuriliği korur. Omurganın bel kısmı beş adet omur ve diskten oluşur. Vücut ağırlığını en çok taşıyan burasıdır. Dolayısıyla buradaki diskler daha kolay yıpranır. Disk ortada çekirdek ve bunu koruyan kapsülden oluşur. Herhangi bir zorlanmayla koruyucu kısım yırtılıp çekirdek arkaya kanala doğru fıtıklaşırsa buradan bacaklara giden sinirlere basarak bu sinirlerin çalışmasını engeller ve sonuçta belde ve bacakta ağrı, uyuşukluk, kuvvetsizlik oluşabilir; işte buna bel fıtığı denir. Aşırı kilo ve gebelik bel fıtığı nedeni Sağlıklı yetişkinlerin yüzde 20-30’unda bel fıtığı görülebiliyor. Ancak her bel fıtığı ağrıya neden olmuyor. Bel fıtığının görülme sıklığı açısından kadın ve erkekler arasında bir farklılık gözlenmiyor. Diskin fıtıklaşmasına neden olacak etkenlerin başında, buraya binen yükün miktarının geldiği belirtilmektedir. Aşırı kilo, gebelik gibi vücut ağırlığının arttığı durumlarda diskler dengeli bir şekilde bu ağırlığı bacaklara naklederler. Ani bir hareketle bu dengede bozulma olursa, diskin bir kısmına yük fazla binecektir ve orada fıtıklaşma olacaktır. Yüksekten düşme, trafik kazası gibi nedenlerle de disk fıtıklaşabilir. Ayrıca iltihap, romatizma gibi nedenler de diskin koruyucu kısmını gevşeterek fıtıklaşmaya neden olur. Bel fıtığının belirtileri Bacak ağrısı beldeki sinirin bası altında bulunduğunun ve fıtığın en sık görülen bulgusudur. Bası altındaki sinirin dağıldığı alanda uyuşukluk görülür. Bacakta sinirin çalıştırdığı adalede kuvvetsizlik, yine aynı adalede çalışmamaya bağlı incelme görülebilir. Bunun yanı sıra idrar ve büyük tuvaleti yapmayı sağlayan sinirler bası altında kalmışsa idrar ve büyük tuvaleti yapamama ve hissetmeme gibi ciddi belirtiler de ortaya çıkabilir.

Tanı esas olarak muayene sonucu konulmaktadır. Bası altında bulunan sinire yönelik muayene yapılır. Sırt üstü yatan bir hastada bacak düz olarak yukarı kaldırıldığında bası altındaki sinir gerilmeye bağlı olarak bacaktaki ağrı şiddetlenir. Sinirin dağıldığı alandaki duyu ve karşı taraf aynı alan duyusu karşılaştırılarak uyuşukluk olup olmadığına bakılır. Sinirin çalıştırdığı adalenin gücüne bakılır. Örneğin 5. Sinir kökü ayağın bilekten geriye doğru hareketini sağlar. Bu sinir bası altındaysa bu harekette zayıflık olur. Muayene sonucu sinirin bel bölgesinde bası altında kaldığı kararına varılırsa direkt grafi, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans görüntüleme, myelografi gibi görüntüleme yöntemleriyle tanı konulur. Hastaların çoğu ameliyatsız tedavi ediliyor.

Bel fıtığı tanısı konmuş hastaların yüzde 80’i ameliyat yapılmadan iyileşiyor. Tedavide ilk olarak yatak istirahati öneriliyor. Yatak istirahatında amacın, vücut ağırlığını disk üzerinden kaldırmak böylece diskin çekirdeğinin tekrar kendi yerine dönmesini sağlamaktır. İstirahat süresi 15 gündür. Hasta rahat edeceği bir yatakta yatar. Yatma şekli ve sağa-sola dönme hareketleri önemli değildir. Ancak hasta yalnızca tuvalet ihtiyacı için ayağa kalkmalıdır. Hasta yatarken ağrı duyuyorsa, ağrı kesici ve adale gevşetici ilaçlar verilir. İstirahat bitiminden sonra hasta rahatsa, bel ve karın adalelerini güçlendirecek egzersiz programına alınır.

Ne zaman ameliyat öneriliyor?
Günümüzde gelişmiş ameliyat teknikleri ve mikroskoplar sayesinde bel fıtığı ameliyatları başarıyla yapılıyor. Bacakta kuvvet kaybı, idrar ve büyük tuvaletini yapamama ve hissetmeme gibi durumlarda istirahat denenmeden ameliyata karar verilmektedir. Yatak istirahatından fayda görmeyen, 3 aydan daha uzun sürede ağrısı geçmeyen, yılda 4 defadan fazla şikayetleri tekrarlayan hastalarda da ameliyata karar verilir. Bel fıtığı ameliyatları ameliyathane şartlarında genel anestezi ile gerçekleştiriliyor. Konusunda uzman bir hekim tarafından gerçekleştirildiğinde bel fıtığı ameliyatlarındaki risk son derece düşüktür. Yapılan ameliyat tekniğine göre, yüzde 1 oranında tekrarlama olasılığı vardır. Bu durumlarda tekrar ameliyat gerekebilir.

Peki, bel fıtığı ameliyat edilmezse ne olur? 
Bel fıtığı tedavi edilmediği taktirde bası altında kalan sinirler zaman içinde görevlerini yapamaz hale gelir. Sinir kökünün seviyesine göre bacakta hissizlik, felç, idrar ve büyük abdest yapmada sorunlar ortaya çıkar. Bunlar kalıcıdır. Ameliyat yapılsa da bir düzelme görülmez. Bu nedenle ilerleyici his kaybı, kuvvetsizlik gibi şikayetler tespit edildiğinde hızlı bir şekilde ameliyat kararı verilmelidir.

Koruyucu önlemler
* Bel ve karın adalelerini güçlendirmeye yönelik egzersizler yapın. Bu en etkili koruma yöntemidir.
* Güçlü bel ve karın adaleleri diskin üzerine binen vücut ağırlığının yüzde 30’unu azaltır.
* Fazla kilonuz varsa verin. Bu sayede disk üzerine binecek fazla yükten kurtulabilirsiniz.
* Eğilme hareketinde dizlerin kırılması ile bele binen yükün kalçalara dağıtılması gerekir

Beslenme (Yeterli ve Dengeli)

Beslenme (Yeterli ve Dengeli) Beslenme (Yeterli ve Dengeli) Yaşa, cinsiyete, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlara göre değişen beslenmenizin sağlıklı olup olmadığını test edebilirmisiniz !

1- Günlük su tüketimim 1-2 bardak (0) 3-4 bardak (1) 8-10 bardak (2)
2- Sabah kahvaltısını mutlaka yaparım Daima (2) Arasıra (1) Hiç(0)
3- Öğün atlarım Asla (2) Bazen (1) Daima (0)
4- Hızlı yerim, az çiğnerim Evet (0) Hayır(1)
5-Meyvaları kabuklu ve bekletmeden yerim Evet (1) Hayır (0)
6-Sebzeleri önce ayıklar, sonra yıkar, daha sonra doğrar, bekletmeden pişiririm. Evet (2) Bazen (1) Hayır (0)
7-Beyaz ekmek yerine posa içeren kepekli ekmekleri tercih ederim Evet (2) Bazen (1) Hayır (0)
9-Yemeklerde hayvansal yağlar yerine bitkisel sıvı yağları kullanırım. Evet (2) Bazen (1) Hayır (0)
10-Hergün abur-cubur yemeye bayılırım. Evet (0) Bazen (1) Hayır (2)
11- Alkol tüketimine dikkat ederim. Evet (1) Hayır (0)
12-Yemekleri tatmadan tuz ilave ederim. Evet (0) Hayır (1)
13- Alışverişe çıkmadan önce liste yaparım. Evet (1) Hayır (0)
14- Bir yere davetli isem önceki öğünü yemem, aç kalırım Evet (0) Hayır (1)
15- Günlük menümde posalı (sebze, meyva, salat, baklagil vb.) olmasına itina ederim. Daima (2) Arasıra (1) Nadiren (0)
16- Fazla enerji alımımı egzersizle dengelerim. Evet (2) Arasıra (1) Hayır (0)
17- Hamur tatlılar yerine sütlü tatlıları tercih ederim. Evet (1) Hayır (0)
18-Yemeklerin kızartma yerine ızgara, fırında, haşlama pişirilmesini tercih ederim. Evet (1) Hayır (0)
19- Formda kalmak ve zayıflamak için hiç ekmek yemem. Evet (0) Hayır (1)

Ulaştığınız puan 25-30 ise sağlıklı beslenmek için herşeyi yapıyorsunuz, kutlarız. 10-20 ise bu işi fazla önemsemiyorsunuz, dikkatli olun! 10 ve altı ise hemen bir beslenme-diyet uzmanına başvurunuz.

Beslenme ve Diyet Uzmanı tarafından hazırlanmıştır.

Bilgisayarınızı Doğru Yerleştirdiniz mi?

Bilgisayar gerek iş alanında gerekse de boş zamanların değerlendirilmesinde, onsuz yapamadığımız bir alet halini aldı. Önünde uzun saatler geçirdiğimiz bu aletin sağlığımızla ilgili ek sorunlar yaratmadan kullanılabilmesi için ergonomi kurallarına uygun yerleştirilmesi gerekiyor. Monitör ve klavye tam karşınıza, düz olarak yerleştirilmiş olmalı. Oturduğunuz zaman monitörün üst kenarı tam göz hizanızda olmalı. Bunu masaüstü kasalarda, monitörü sistemin üzerine yerleştirerek sağlayabileceğiniz gibi, özel yapılmış bilgisayar masalarında, monitör rafı ile sağlanabilir. Monitörü, ön camı sizden bir kol mesafesi kadar uzakta olacak şekilde yerleştirin. Parlamayı önlemek için monitörü yerleştireceğiniz yerin, pencere ya da ışık karşısı olmamasına dikkat edin. Işık yansıması oluyorsa monitörü hafifçe aşağı eğin. Böyle de önleyemiyorsanız, yansıma önleyici filtre kullanbilirsiniz. Klavye kullanırken ön kolunuzun yere parelel olması gerekiyor. Yüksekliği ayarlanabilir bir sandalye ile bunu sağlayabilirsiniz. Klavye, mouse-pad, monitör gibi elemanları yerleştirdikten sonra da çalışabilmeniz için masa üzerinde yeterli alan kalmasına dikkat edin. Yazı ve benzeri dökümanlar için monitorün yanına özel yapılmış askılar takmanız, boynunuzu olduğu kadar gözlerinizi de yormanızı engelleyecektir.

Biyonik El

Biyonik El El cerrahisinde farklı boyut 
Biyonik El Doğumsal değişiklikler ya da romotoid artrit nedeniyle sakat kalan eller, modern el cerrahisi teknikleri ve silikon protezlerle biyonik olarak yeniden yaratılabiliyor. Tıpta en hızlı gelişen dallar arasında yer alan el cerrahisinde, yeni teknikler ve protezler kullanılarak fonksiyonlarını kaybeden bir el, biyonik olarak yeniden oluşturulabiliyor. Halk arasında yalnızca kopan organları diken bir uzmanlık dalı olarak görülen el cerrahisi, doğumsal değişikliklerin ve romotoid artrit adı verilen bir hastalığın elde yol açtığı sakatlıkların düzeltilmesini ve elin fonksiyonlarının korunmasını sağlıyor. Polatlı Can Hastanesi’nde hizmete giren El Cerrahisi Kliniği Sorumlusu ortopedi ve travmatoloji, el cerrahisi ve mikrocerrahi uzmanı Op. Dr. Ufuk Nalbantoğlu, kopan organların dikilmesinin verdikleri hizmetin ancak yüzde 10’unu oluşturduğunu ve buzdağının görünen kısmı olduğunu belirtiyor. Op. Dr. Nalbantoğlu, Polatlı Can Hastanesi’nde verdikleri hizmetle ilgili şöyle konuşuyor: ”Bizim merkezimizde benim dışımda bir plastik ve rekonstrüktif cerrahi uzmanı, bir ortopedi ve travmatoloji uzmanı ile bir de el terapisti görev yapıyor. Kopuk bir organı yerine dikmenin yanısıra, büyük bir kesiği onarmak, romatizmal bir hastalığın tuttuğu el eklemlerini onarmak, ya da doğumsal el anomalisi olan bir çocuğun 10 yıllık tedavisini planlayabilmek, el cerrahlarının asıl işlevini oluşturuyor.” Romotoid artrit sakatlık nedeni romatizma hastalık grubundan romotoid artrite yakalanan hastaların yüzde 30’unun el eklemlerinde de sorunlar oluşuyor. Elin orta eklemlerinde erimeler, el bileğinde çarpıklıklar gelişiyor. Hastalar, başkalarına bağımlı olarak yaşamak zorunda kalabiliyorlar. Bu tip hastalar el cerrahları tarafından takip edilmezse dayanılmaz ağrılar çekerler ve zamanla ellerini kullanamaz hale gelirler. Değişik tedavi şekilleri var. Tıbbi tedavi sonrasında gerektiğinde hastalık etkilemesin diye eklem içindeki synovium zarı çıkartılır. Zamanında yapılan müdahelelerle, protez konularak işlevlerini yitirmeden el kurtarılabilir. Hastanın ağrısı da önlenebilir”.

Silikon protezler romotoid artritin etkilediği ellerde kullanılan eklem protezleri kullanım süreleri dikkate alınarak daha çok yaşlı hastalarda tercih ediliyor. 1980’li yıllarda kullanılmaya başlanan silikon protezler, romatizmanın bozduğu eklemlerin yerine koyulur. Bu protezleri hasta 10 yıl rahatlıkla kullanabilir. Ayrıca bozulacağı belirlenen eklemler de dondurarak korunur. Fizik tedavi uygulanır. Sonuçta bir biyonik el yaratılır ve hastalar ellerini rahatlıkla kullanabilecek duruma gelirler.

Doğumsal anomalilere Türkiye’de akraba evlilikleri yüzünden ellerde doğumsal değişikliklere oldukça sık rastlanıyor. Ellerde en fazla yapışık, eksik ya da fazla parmak gibi sorunlar gözleniyor. Bu da bir çocuğun yaşamını son derece olumsuz etkiliyor. Örneğin sık görülen baş parmak eksikliği; elin işlevinin yüzde 50’sinin kullanılamaması anlamına geliyor. Bu tip anormallikler 1000-1500 bebekten birinde ortaya çıkıyor. Elin gelişimi 2 yaşına kadar oturmaz, çocuk baş parmağını, gerçek işleviyle bu yaşta kullanmaya başlar. Ellerinde doğumsal olarak eksik, ya da fazla parmak olan çocuklara 1 yaşında müdahale edilir. ”Baş parmak çocuklarda 2 yaşında işlevsel hale gelir. Daha sonra baş parmak etrafındaki ameliyatlara yönelinir. Ameliyat zinciri, çocuklar ilkokula başlamadan bitirilir. Çünkü ilkokulda çocuklar ellerindeki farklılığı hissederek, içine kapanmaya başlar.”

Rehabilitasyon çok önemlidir. Ameliyat sonrasında uygulanan rehabilitasyon da en az ameliyat kadar önem taşır. El cerrahisinde ekip çalışması büyük önem taşır. Ameliyat sonrasında elin işlevini kazandırmada el terapistlerine önemli görev düşer.

Botilismus toksini (Botox) uygulamaları

Botilismus toksini (Botox) uygulamaları Miyofasyal ağrı sendromu gibi kas spazmına bağlı bir çok kronik ağrılı durumlarda, postherpetik nevralji gibi özellikle tedaviye dirençli ağrı mevcut ise Botox enjeksiyonuna başvurulabilir

Bronkoskopi

Crohn Hastalığı

Crohn hastalığı da ülseratif kolit ile aynı gruptan, ancak farklı özelliklere sahip kronik iltihabi bir barsak hastalığıdır. Tüm sindirim sistemini etkileyen crohn hastalığı çok seyrek olarak mideyi ya da yemek borusunu da tutabilmektedir. Her 100 bin kişiden 1-10 kişide görülmektedir. Birinci derece akrabaları arasında Crohn hastalığı bulunan birinin hastalığa yakalanma ihtimali 2-4 kat artmaktadır.

Ülseratif kolitle Crohn hastalığı arasındaki fark şöyle tanımlanmaktadır. Crohn hastalığı tuttuğu organı bölüm bölüm tutar, hastalanmış kısımlar arasında sağlam bölgeler vardır. Öte yandan ülseratif kolit barsağın sadece iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasını tutarken, Crohn hastalığında içten dışa bütün duvar hastalığa iştirak eder. Nedenleri tam olarak bilinmeyen Crohn hastalığıyla ilgili değişik teoriler bulunmaktadır. Crohn hastalığında başlatıcı olabilecek mikrobiyal faktörler arasında atipik tüberküloz bakterileri, kızamık; çevresel faktörler arasında sigara olduğu ileri sürülüyor. Belirtiler Karnın sağ alt tarafında hissedilen karın ağrısı hastalığın en tipik belirtisi olarak kabul ediliyor. Sulu ishal, kilo kaybı, halsizlik, iştahsızlık da karın ağrısına eşlik ediyor. Hastalık aktif olduğunda veya karın içi abse gibi bir enfeksiyon geliştiğinde ateş görülüyor. Barsak tıkanıklığı riski de Crohn hastalığının yol açtığı sağlık sorunlarından biri. Bu hastalıkların belirtileri söndüğü sürece kişinin iş yaşamı üzerine de kötü bir etkileri bulunmuyor. Aktif oldukları dönemde ise, iş gücü kaybına neden oluyorlar. Her ikisi de kronik, takibi gerektiren, pahalı tetkik ve tedavilerin kullanıldığı hastalıklar olduğu için ülseratif kolitli ve Crohn’lu hastaların bir sosyal güvenlik şemsiyesi altında bulunmaları, dolayısı ile iş yaşamlarını sürdürmeleri çok büyük önem taşıyor. Crohn hastalığı ince barsak kanseri riskini biraz arttırmaktadır. Kolo-rektal kanser riski konusunda birbirine zıt veriler olmakla beraber, kalın barsağın yarısından fazlasının tutulduğu, hastalık yaşının 10’u aştığı ve hastalığın erken başladığı vakalarda riskin arttığına inanılmaktadır.

Tedavide kullanılan ilaçlar Crohn hastalığının tedavisi, ülseratif kolite göre daha fazla çaba gerektiriyor. Crohn hastalığında tedavi seçeneklerinde tutulum yeri büyük önem taşıyor. İlaç tedavisinde başlıca aminosalisilatlar, immunosupresifler, antibiyotikler, probiyotikler ve immunomodülatörlerin kullanıldığı belirtiliyor. Bu ilaçların duruma göre kombinasyonlar halinde verilmektedir. Crohn’lu vakalarda sıklıkla çeşitli cerrahi girişimlere başvurulur. Bu nedenle Crohn hastalığı, gastroenteroloji ve genel cerrahi uzmanlarınca yakın işbirliği içinde izlenmelidir. Hastalar arasındaki yaygın inanışın aksine barsağın tutulan kısmının ameliyatla çıkarılması, hastalığın sona erdiği anlamına gelmez. Ameliyat sonrası dönemde genellikle ince barsak tarafında hastalığın nüks ettiği görülür. Bu nedenle özellikle barsağın bir kısmının kesilip çıkarılması tarzındaki cerrahi girişimlerden, kesin indikasyonlar olmadıkça, barsağın gittikçe kısalmasına yol açacağı için kaçınılır. Günümüzde iltihabi barsak hastalıklarının tedavisindeki en önemli ilerleme, hastalığa neden olan mekanizmaların anlaşılmaya başlanmasıyla geliştirilen ve iltihabi olaylarda rolü olan sitokinleri bastıran tedavilerin kullanıma girmesidir. Zamanla bu yeni tedavi yönteminin fayda ve zararları konusunda daha fazla bilgi sahibi olacağız.

Çocuğunuza İshal Teşhisi Konularında Ne Yapmalısınız?

GASTROENTERİT 
Sindirim yolunun enfeksiyonu veya irritasyonudur. Bazı durumlarda bulaşıcıdır. Mide, incebarsaklar ve kalınbarsaklar etkilenir. Her yaşta çocuğu etkileyebilir.

Bulgu ve Belirtiler :Kusma, ishal, huzursuzluk, iştahsızlık, ateş Sebepler : Virüs, bakteriyel enfeksiyonlar, barsak parazitleri

Risk Faktörleri : Yetersiz beslenme, çocuğun direncini düşüren hastalıklar, kalabalık ve sağlık açısından uygunsuz ortamlarda yaşama Komplikasyonları ve Tekrarları Önlemek : Çocuk beslenmesinden ve bakımından önce eller ılık su ve sabunla yıkanmalıdır.

Neler Olabilir? Tıbbi Testler : Belirtiler hakkında kendi gözlemleriniz önemlidir. Doktorunuzun alacağı tıbbi öykü ve fizik muayene Laboratuvarda yapılacak kan ve dışkı testleri

Komplikasyonlar : Bir günde 10 ya da üzeri sayıda bol sulu dışkılama su kaybına neden olabilir. Çocuğun durgunlaşması, gözlerin çökmesi, ağız kuruluğu, bıngıldakta çökme, derinin buruşması, idrar yapmanın azalması su kaybı işaretleridir.

Sonuç : Genellikle 48 saat içinde şikayetler azalır. Eğer ishal veya kusma çok şiddetli devam ederse ciddi sıvı kaybına neden olabilir. Tedavi Ev Bakımı : Günde bir veya iki kez makattan ateşi ölçün. Çocukta sıvı kaybı belirtilerini gözleyin. Çocuğunuzun bakımından sonra veya yiyecek hazırlanmadan önce ellerinizi yıkayın. İlaçlar : Doktorunuza danışmadan hiçbir ilaç kullanmayın.

Aktivite : İyileşene kadar çocuğunuzun aktivitelerini kısıtlayın. Kusmanın durmasını izleyen yirmidört saatten sonra çocuk normal aktivitesini genellikle yeniden kazanacaktır.

Diyet : Sıvı alımı çok önemlidir, fakat bağırsakların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. Biberonla veya anne sütü ile beslenen bebeklerde doktorunuz ile bebeğin diyetini konuşun.Daha büyük çocuklarda su, meyva suları, ayran, bitkisel çaylar verin.Doktorunuz size eczanelerden temin edebileceğiniz toz halinde hazırlanmış tuz ve şeker karışımını önerebilir. Bu karışım tarife göre sulandırılarak kullanılır.Bir yaşın altında her yirmi dakikada bir çocuğunuzun istedikçe bir kez bu karışımdan diğer kezde sade suyu yaklaşık 15 ml. Kadar verin. Bir yaşın üzerinde 30 dakikada bir vermeyi deneyebilirsiniz. Bu arada inek sütü vermeyin ve katı gıda için zorlamayın.İshal sayısı azaldığında şu gıdalardan herhangi biri verilebilir; elma püresi, muz, ekmek, havuç püresi, haşlanmış patates, yağsız et, pirinç, makarna, şeftali.Katı gıda verilmesini izleyen iki saat içinde ishal tekrarlanmıyorsa yirmidört saat daha bu gıdalara devam edin. Daha sonra normal diyete kademeli bir şekilde geçin.

Okula, Yuvaya Dönüş : Şikayetler tam olarak geçtikten sonra dönülebilir. Bazı gastroenteritler diğer çocuklara kolayca bulaşabilir.

Doktorunuzu Ne Zaman Aramalısınız? Rektal derecede 39.4C’l aşarsaKomplikasyonlar kısmında değinilen sıvı belirtileri ortaya çıkarsaÇocuğun şikayetlerinde 48 saatte bir düzelme görülmezseÇocuğunuz iki ayın altında ise. Polatlı Can Hastanesi Pediatri Bölümü uzmanları tarafından hazırlanmıştır.

Çocuğunuzun Ameliyat Öncesi Psikolojik Hazırlığı

Çocuğunuz hangi yaşta olursa olsun, hastane ortamı onun için endişe verici bir ortamdır. Çocuğunuzun yaşı, hastalığının niteliği, hastanede geçirilecek süre, yapılacak ameliyatın ağırlık derecesi, onun ve sizin endişe düzeyinizi belirleyen durumlardandır. Bu nedenle, hastaneye yatış öncesinde, yatarken, ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrasında çocuğunuza vereceğimiz desteğin, sizin ve onun endişesinin azalmasında yarar sağlayacağı bir gerçektir. Çocuğunuz, hastaneye geliş nedeni ve kendisine uygulanacak girişimler hakkında anlayabileceği düzeyde bilgilendirilecektir. Bu bilgilendirmede rol alacak kişiler; siz (anne-baba), çocuğunuzun ameliyatına karar veren doktor, çocuk psikiyatristi, psikolog ve pedagog, servis doktorları ve servis hemşireleri, anestezi uzmanı ve ameliyahane hemşireleridir.

Doktorunuzdan hastalık ve ameliyat hakkında bilgi edindiniz mi? 
Çocuğunuzun doktoru ameliyat olması gerektiğini söylediğinde, neler olacağını tam olarak bilemediğiniz için endişelenmeniz normaldir. Endişeden kurtulmanın en doğru yolu, yeterince bilgi sahibi olmanızdır. Ameliyat hakkında anne-baba ne kadar çok bilgi sahibiyse, o kadar çok rahatlayacak, güvenleri çocuğa da yansıyacaktır. Çocuğunuzun hastalığı hakkında gerçekte olduğundan farklı bilgilere sahip olabilirsiniz, bu bilgiler sizin gereksiz yere endişelenmenize neden olabilir. Bilgi için ilk ve doğru adresiniz doktorunuz olmalıdır. Çocuğunuz ameliyat sırasında anestezi alacağı için endişeleniyorsanız, bu konu hakkındaki endişelerinizi gidermenin en doğru yolu anestezi doktorunuz ile görüşmektir.

Çocuğunuza ameliyat olacağını ne zaman söyleyebilirsiniz? 
Her yaş grubundaki çocuğun ameliyat olayını algılama düzeyi farklı olduğundan, yaş ne kadar küçükse o kadar geç söylenmelidir. Üç yaş altında, ameliyat günü açıklama yapılabilir. Böylece çocuğun hastanede yatma ve ameliyat olmaya ilişkin kendi hayal dünyasında yarattığı olumsuz beklentileri engellemiş oluruz. Büyük çocuklara, anne-baba, bir kaç gün önceden, iyileşmesi için hastaneye gidilmesi gerektiğini söyleyebilir. Çocuğunuzun neden ameliyat olması gerektiğini, basit, anlaşılır bir dille, onu korkutacak ayrıntılara girmeden anlatmak gerekir. Ameliyat olmanın yararlarını vurgulamak, pek çok çocuğun ameliyat olarak bu sorundan kurtulduklarını açıklamak yararlı olacaktır. Konuşurken anne-babanın kullandığı ses tonu, yüz ifadesi, bedeb hareketleri ve ameliyattan bahsedirken kullanılan sözcükler çok önemlidir. Üzüntülü, tedirgin bir ifade çocuğu da etkileyecektir. Çocuğunuzun en sevdiği oyuncağı ve hastanede gerekli eşyaları önceden hazırlarsanız, son andaki hazırlıklarda yaşanan unutmaları engellemiş olursunuz. Bunun için daha önceden bir liste hazırlamanız yararlı olabilir.

Çocuğunuzun acı ve ağrı çekeceği düşüncesi sizi üzüyor ve bunları çocuğunuza söylemek istemiyor musunuz? Çocuğunuzdan gerçekleri saklamamalısınız. Anlayabileceği düzeyde ve korkutacak ifadelerden kaçınarak olacakları açıklamalısınız. Çocuğunuza, acı ve ağrı deneyimini, az da olsa,mutlaka, yaşayacağını anlatmalısınız. Aksi halde, gerçeklerle karşılaştığında, gerçeklerin anlattıklarınızdan farklı olduğunu görecek ve böyle bir durumda, size karşı güvenini yitirecektir. Yaşadıkları korku ve acı nedeniyle ağlayabilirler, böyle bir durumda hissettiklerinin kabul edilmesi önemlidir. “Korkma, acımayacak” yerine, “acıyabilir, ama dayanabileceğin ölçülerde” demek, daha kabul edici bir yaklaşımdır. Ayrıca, yapılacak işlem ameliyat olsun, enjeksiyon olsun “korkma, acımayacak” gibi bir ifadenin doğru olmadığını çocuk anlayınca, anne-babaya olan güvenini sarsacaktır. Korkmasının, ağlamasının, acıyı ifade etmesinin doğal olduğu açıklanmalıdır. Bu aşamada evde ve hastanede, tıpla ilgili oyuncaklarla oynayarak çocuğa bilgi verilebilir. Soru sormaya teşvik ederseniz, korku ve endişelerini ifade ederek bilgilenmesini ve biraz rahatlamasını sağlayabilirsiniz. Çocuk bilgi sahibi olduğunda kendisine yapılmak istenen girişimleri daha kolay karşılayabilecektir. Çocuğunuz ameliyatı ve hastaneye yatışı, yaptıklarına karşılık bir ceza olarak algılayabilir. Çocuk yaptıklarına karşılık, hastaneye yatırılarak, ameliyat edilerek cezalandırıldığını düşünebilir. Bu nedenle hastaneye yatışının bunlarla hiç bir ilgisinin olmadığı, hastalığının, yaptığı veya yapamadığı bir şeyden kaynaklanmadığı, kendisi gibi pek çok çocuğun ve yetişkinin bu durumu hastalığının iyileşmesi için yaşadığı açıklanmalıdır. Çocukların ameliyat öncesi dönemde yeterince veya hiç bilgilendirilmemesi farklı sorunlar yaratabilir. Ameliyat öncesinde sorunu saklamak, anlatmaktan kaçınmak, çocuğun soruları olduğunda geçiştirmek, çocuk için bir belirsizlik ortamı yaratır. Bu ortam çocuğun endişesini arttırıcı, güveni sarsıcı bir ortamdır. Bilgilendirlmediği durumlarda uyku sorunları, anne-baba ve diğer yakınlarla sözlü iletişimi reddetme ve güvensizlik, hastane ve çalışanlarına karşı korku, girişimleri şiddetle reddetme, endişenin ve korkunun yüksek düzeyde yaşanması söz konusu olabilir. Bu deneyim daha sonra yaşanacak hastane deneyimlerine karşı çocuğun olumsuz tepkiler geliştirmesine de neden olabilir. Çocuğunuzu bilgilendirmelisiniz. Çocuğunuzun ameliyata psikolojik açıdan hazırlanması konusunda, hastanemizin pedagoji bölümünde ücretsiz hizmet verilmektedir. Ameliyattan bir gün önce randevu alarak bu hizmeten yararlanabilirsiniz. Çocuğun hastane ortamına alıştırılması amacıyla, hastanenin ve ameliyathanenin çocuğun görmesi için uygun bulunan kısımlarının tanıtımı, buralarda çalışanların özellikleri ve bu kişilerle tanışma, anne-baba ve çocuk ile ameliyat hakkında konuşma, bu hizmetin özetini oluşturmaktadır.

Çocuğunuzun Omurga Gelişimine Dikkat Ediyormusunuz?

SKOLYOZ : Omurga 3 boyutlu eğimidir. Normal omurga önden veya arkadan bakıldığında düzdür. Yine normal olarak yanlardan bakıldığında omurga göğüs bölgesinde, arkaya “kifoz” bel bölgesinde öne “lordoz” doğru eğimlidir. Skolyozda yukarıdan aşağıya bakıldığında tüm vertebralar sırt veya bel bölgesinde bir yöne doğru eğilmişlerdir. Omurganın merkezinden üstten aşağıya bakıldığında omurgaların bir kısmı bükülmüşlerdir. Bu da “genelde sağ” kaburgaların çıkınıtılı olması sonucunu doğurur. Skolyoz ailenin birden fazla üyesinde aynı veya farklı kuşaklarda ortaya çıkabilir. “skolyoz, çocuğun veya ailesinin yaptığı veya yapamadığı bir şey nedeni ile gelişemez” Kötü vücut postürü veya ağır çanta taşımak Skolyoza neden olmaz. Skolyoz genelde buluğ çağında ortaya çıkan bir omurga deformitesidir.

Nasıl Fark Edilir?
Skolyozun en çok görülen bulgularından birisi sağ tarafta belirginleşen kürek kemiği çıkıntısıdır. Bir omuz diğerinden daha yüksek olabilir ve çocuk bir tarafa eğilmeye eğilimlidir. Kalça kemikleri simetrik olmayabilir ve biri diğerinden daha yüksekmiş gibi görünür. Skolyozu bozuk duruş ile karıştırmamak gerekir. Sıklıkla skolyozun ilk belirtilerinden biri daha önce giyilebilen giysilerin vücuda tam oturmamasıdır. Bu kızlarda eteğin veya giysinin çizgilerinin asimetrik olması ile belirginleşir. En çarpıcı bulgulardan birisi skolyozlu bir çocuğun öne eğilmesi ile ortaya çıkan kaburga çıkıntısının ortaya çıkmasıdır.

Skolyoz Çok Yaygın mıdır?
Skolyoz araştırma topluluğuna göre her 10 buluğ çağındaki insandan 1 tanesi, herhangi bir derecede skolyoza sahiptir. Bunun anlamı sadece A.B.D de 1 milyon skolyozlu çocuk var demektir. Bu çocuklar aşağı yukarı dörtte biri (veya %2 – %3) tıbbi tedaviye ihtiyaç duyar. Bu tedavi çocuğun yaşı, eğikliğin derecesine göre korse ve egzersizlerle takipten ameliyat olma yoluna gider. Bazı skolyoz vakalarında eğikliğin derecesi o kadar hafif olabilir ki, tedavi hiçbir zaman gerekli olmayabilir. Hafif skolyozun erkeklerdeki sıklığın neredeyse kızlardaki kadardır. Ancak ciddi eğrilikler kızlarda erkeklerdekinden 5-8 kat daha fazladır. Tüm dünyada yürütülen çalışmalar oluşumunda gerçekten ırksal veya etnik duldan bir fark olmadığı ortaya konmuştur.

Skolyoz Tedavi Edilebilir mi? 
Şu anda ne skolyoz başlangıcını önleyecek ne de skolyozu cerrahi olmayan yöntemlerle tedavi edilebilecek bir yöntem mevcut değil. Skolyoz tespit edildiğinde doktor hastayı değerlendirme ve tedavi için ortopedik spinal cerrah göndermelidir. Böylelikle hasta ayakta çekilen omurga röntgeni ve periodik kontrol muayeneleri şeklinde takibe alınır. Eğer skolyoz erken teşhis edilirse büyük eğilimler bile Breyslerle önlenebilir. Ciddi eğimler cerrahi gerektirebilir.

Yetişkin Skolyozu : Yetişkinde, skolyoz hafif ise bu durum değişmeden kalabilir veya yıllar içinde çok yavaş ilerleyerek ciddi problemlere yol açmaz. Buna rağmen bazı kişilerde belirgin değişiklikler oluşabilir. Çok ciddi vakalarda solunumda bir problem olabilir. Eğimin büyüklüğü artarak ağrı yapabilir. Ve fonksiyonları engelleyebilir. Osteoporoz (kemiklerin zayıflaması) ilerleyen yaşla beraber hafif bir eğimin belirginleşmesine yol açabilir. Skolyozlu hastalarda osteoporozun tedavi edilmesi özellikle önemlidir. Yetişkinlerdeki skolyoz buluğ çağında tedavi edilmemiş bir eğimin devamı olacağı gibi, yaşla beraber gelişen dejenerasyon sonucu da olabilir.

Skolyozun Değişik Tipleri Var mıdır? 
Skolyozun pek çok nedeni vardır. Hastaların %80-85’inde idiopatik tip skolyoz mevcuttur. İdiopatik kelimesinin anlamı belirli bilinen bir nedeni olmayışıdır. İdiopatik skolyoz sıklıkla aileseldir. Ve genetik (kalıtsal) faktörlere bağlı gibi gözükmektedir. Asıl anlamadığımız, eğimin gelişmesini tetikleyen faktörlerdir. Diğer bir deyişle neden bazı eğimler hızla ilerler de bazıları yavaş ilerler. Skolyoz tam anlamıyla sağlıklı çocuklarda gelişebileceği gibi, beyin felçli (serebral palsi) kas hastalıklı, çocuk felçli, çocuklarda oluşabilir. Doğumsal omurga anormallikleri ve bağ dokusu hastalıkları da sebebler arasındadır. Mongolizm (Down) sendromu da sebebler arasındadır. Skolyozun nedenini erken teşhis, uygun tedaviye yardımcı olabilir. Buluğ çağında skolyoz ağrı yapmaz ve tespit edilmesi zordur ve skolyozun fark edilmesinden birkaç yıl önce başlamış olabilir. Skolyozun tespitindeki en kolay yollardan biri öne eğilme muayenesidir. Çocuğun omurgasını büyüme tamamlanıncaya kadar düzenli olarak kontrol etmelidir. Çünkü skolyoz buluğ çağ içindeki herhangi bir zaman diliminde ortaya çıkabilir.

Skolyozun Erken Tesbiti İçin Basit Ev Testi : 
Evet / Hayır
Bir omuz diğerinden yukarıda mı?
Kürek kemiklerinden biri diğerinden belirgin mi? Kalça kemiklerinde asimetri var mı?
Kollar yavaşça öne sarkıtıldığında, bir taraf diğer tarafla karşılaştırıldığında kol ve vücut arasında daha fazla mesafe mi mevcut?
Çocukta abartılı bir artmış bel öne eğimi mevcut mu?
Çocukta abartılı bir sırt kamburu mevcut mu? Belin bir tarafında diğer tarafa nazaran daha büyük bir doku kıvrımı mevcut mu?
Çocuk bir tarafa doğru eğik mi görülüyor?
Çocuğu muayene ederken diz seviyesinde ellerin ve avuç içlerinin birbirine değecek şekilde kolların gevşekçe yanlara sarkmasını sağla. Bu pozisyonda iken;
Kaburgalarda bir çıkıntı var mı?
Kalçada veya belde bir asimetri var mı? Eğer bir tane bile evet yanıtı var ise veya çocuğun ağabeyi, kız kardeşi, ailesi veya diğer yakın akrabalarından bir tanesinde skolyoz mevcutsa aile doktorunuz veya ortopedistiniz ile görüşün.

Normal : Üst ve alt sırt her iki tarafta eşit ve simetrik.
Muhtemel Skolyoz : Üst ve alt sırt veya her ikisinin birden asimetrisi. Ayrıca Kifozda (Kanburluk) araştırılmalı.
Normal : Düzgün, simetrik, sırt kavsı.
Muhtemel Kifoz : (Aşırı Kamburluk) Muhtemel sırt kavsinin olmayışı ile beraber omuzların belirginleşmesi ve kamburluk Skolyoz Araştırması : Eğer bir veya daha fazla fiziksel özellik skolyoz veya kifoz düşündürüyorsa profesyonel kişiler ile görüşmeli

Çocuğunuzun Sağlığını Korumak

İlk sağlık kontrolu (Doğumdan sonra 5-15.gün)
1-6 ay kontrolleri
7 ay-1 yaş kontrolleri
1-2 yaş kontrolleri
3-5 yaş kontrolleri
6-10 yaş kontrolleri
11-18 yaş kontrolleri

Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde her gün 133 bebek yaşamını kaybediyor. Bebek ölümlerin önlenmesi ve çocukların sağlıklı büyümeleri için koruyucu sağlık hizmetleri büyük önem taşıyor. Ülkelerin sağlık hizmetlerinin niteliği koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan payla doğru orantılı olarak kabul ediliyor. Ancak ülkemizde sağlık bütçesinden koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan payın oranı son derece düşük olduğu biliniyor. Koruyucu sağlık hizmetleri özellikle çocuk sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Sağlık Bakanlığı´nın verileri koruyucu sağlık hizmetlerinin yetersizliğinin başta olduğu birçok faktör yüzünden ülkemizde her gün 133 bebeğin yaşamını kaybettiğini gösteriyor. Çocuklarımızın ruh ve beden sağlığını korumaya yönelik sağlık hizmetleri, hastalıklara bağlı ölüm ve sakatlıkları önleyebildiği gibi zahmetli ve masraflı tedavi gereksinimlerini de azaltmaktadır.

Sağlıklı çocuk izlemi: Çocuğun yaşına uygun ruhsal, fiziksel ve akıl gelişiminin belirli aralıklarla tıbbi denetimden geçmesi ve ailenin bu konuda bilinçlendirilmesidir.
Tarama: Henüz belirti vermemiş hastalıkların erken tanısı ve daha başarılı tedavisine olanak sağlayacak tıbbi testlerin yapılmasını içerir.
Aşılama: Bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık kazandırmak için düzenli bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken sağlık hizmetidir.

İlk sağlık kontrolu (Doğumdan sonra 5-15.gün) Hastanede veya evde yapılabilir.
Sağlıklı çocuk izlemi : Anne ve babanın bebek beslenmesi ve bakımı konusunda ilk eğitim bu kontrolle başlar.
Başlıca konular:
Anne sütü ile beslenme
Anne sütü yoksa yerini alacak beslenme(hazır sütler), Vitamin desteği (Dvit), Göbek bakımı, Vücut temizliği (günlük banyolar, ağız bakımı, alt temizleme teknikleri), Uyku düzeni, Sağlıklı giyim, Bebek odası (ısı, düzen, manyetik kirlenme ve sigarasız ortam)
Tarama : İlk 2 haftada yapılacak taramalar yaşam boyu beden ve akıl sağlığı yönünden çok önemlidir.
Hipotiroidi: Bir iç salgı bezi olan tiroidin az çalışması sonucu gelişen bir hastalık olup erken tanı ve tedavi büyüme, gelişme ve zeka geriliklerini önler.
Fenilketonüri: Zeka geriliği ile seyreden bir metabolik hastalık olup erken tanı ile tedavi edilebilir.
Kalp hastalıkları: Doğumsal veya kollesterol yüksekliği ile ortaya çıkan kalp hastalıklarını belirler.
Görme işlevi: Doğumsal katarakt ve Retinoblastom (göz tümörü) açısından yapılır.
İşitme işlevi: Doğumsal malformasyonlar, metabolik veya enfeksiyon hastalıkları açısından değerlendirilir.
Gelişimsel kalça displazisi: Doğumsal kalça çıkığı araştırılır.
Aşılama: Özel koşullar hariç ilk 2 haftada aşılama yapılmaz

1-6 ay kontrolleri Sağlıklı çocuk izlemi: Aylık kontroller şeklinde yapılır. Anne sütü Vitamin desteği Vücut temizliği Uyku düzeni Sağlıklı giyim Bebekodası Büyümenin değerlendirilmesi (Ağırlık, boy, baş çevresi ölçümleri) Motor gelişme (Başını tutma, dönme, oturma) Akıl ve duygusal gelişme (Çevreile ilgi, kişi ve eşya tanıma, olumlu veya olumsuz sesli tepki verme, vücut dili, aile üyelerinin tutum ve davranışları) Ailenin kazalar ve şiddet konusunda bilinçlendirilmesi
Tarama : 1-6 ay arası belirtilen aylarda yapılır
Görme işlevi: Katarakt, doğumsal malformasyon sendromları ve Retinoblastom için her ay, şaşılık için 3.aydan sonra İşitme işlevi, Her ay Doğumsal kalça displazisi, Her ay Genital bölge: Anormal yapı, inmemiş testis, her ay kan sayımı; Özellikle demir, folik asit eksikliği veya diğer kansızlıklar için 2- 6. ayda
Aşılama: 1-6 ay çocuklarda koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli ve yoğun programıdır.

7 ay-1 yaş kontrolleri 
Sağlıklı çocuk izlemi: 3 ay aralarla yapılır. İlk 6 ayda yapılanlara ek olarak: Anne sütü ve ek besinler Vitamin ve mineral desteği (Dvit, demir, flor) Büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi Mama sandalyesi Bebekle konuşma, resimli kitaplarla ve basit oyunlarla akıl geliştirme Oyuncak seçimi Diş çıkarma ve ağız sağlığı (Dişlikler, diş jelleri) Sık görülen hastalıklar ve çevre kirliliği (hijyen, sigara, manyetik alan) hakkında ailenin bilinçlendirilmesi Motor gelişme (Oturma, dönme, yuvarlanma, emekleme, sıralama, yürüme)
Tarama : Görme işlevi (Her kontrolde) İşitme işlevi (Her kontrolde) Genital bölge (Her kontrolde) Gelişimsel kalça displazisi ( Her kontrolde) Kurşun zehirlenmesi (9.ayda kan kurşun düzeyine bakılarak) İdrar yolu enfeksiyonu (9.ayda idrar tetkiki , gerektiğinde kız çocuklarda her kontrolde) Tüberkülin testi (Vereme karşı bağışıklık araştırılması 1 yaşında)

1-2 yaş kontrolleri 
Sağlıklı çocuk izlemi: 3 ay aralarla yapılır. Anne sütü ve ek besinler Vitamin ve mineral desteği Büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi Kendi kendine yemekyeme Uyku düzeni TV izleme (2saatten fazla izlenmesi davranış bozukluğu ve dil gelişmesinde gecikme) Kazalar ve zehirlenmeler (ilaç, yabancı cisim) Çevrekirliliği Ayakkabı seçimi Oyuncak seçimi Tarama: Görme işlevi: Her kontrolde İşitme işlevi: Her kontrolde Genital bölge: Her kontrolde.İnmemiş testisler 18.ayda operasyona verilir Kurşun zehirlenmesi: 2.yaş Tüberkülin testi: 2.yaş Kan sayımı: 2.yaş İdrar: 2.yaş

3-5 yaş kontrolleri 
Sağlıklı çocuk izlemi: Yılda bir kez yapılır Beslenme Büyüme gelişme değerlendirmesi Vitamin ve mineral desteği Kan basıncı ölçümü Uyku düzeni Kişisel temizlik (el yıkama, diş fırçalama, gözetim altında günlük banyo) Tuvalet eğitimi Akıl gelişmesi (Adını soyadını , adresini ve telefonunu söyleyebilmeli) Arkadaşlık ilişkileri, yuva-ana okulu ve disiplin konuları tartışılmalı Yabancılarla ilişki ve oyun ortamları denetlenmeli Çocuğa ev işlerinde sorumluluk verilmeli Cinsellikle ilgili meraklar Kazalardan önleme Çevrekirliliği TV izleme Tarama: Görme işlevi: Her yıl İşitme testleri: Her yıl Tüberkülin testi: 3.ve 5.yılda Kan sayımı: 5.yılda Dışkıda parazit: 5.yılda Diş muayenesi: 3.ve 5.yılda

6-10 yaş kontrolleri:
Sağlıklı çocuk izlemi: 2 yılda bir yapılması yeterlidir. Beslenme (Kahvaltı ve süt içme alışkanlığının yerleşmesi, çay ve kolanın kısıtlanması, dengeli beslenme) Vitamin ve mineral desteği (Gerekli koşullarda) Büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi Uyku düzeni Kan basıncı kontrolleri Kişisel temizlik Okula uyum Kitap, dergi, gazete okuma Günlük yaşamı aile ile paylaşım Kardeş, arkadaş ve akraba ilişkileri Spor ve sanatsal aktiviteler TV izleme ve bilgisayar aktiviteleri (En çok 2 saat) Çevre kirliliği Tarama Görme işlevi:Her kontrolde İşitme işlevi: Her kontrolde Diş muayenesi: Her kontrolde Tüberkülin testi: 6.ve 8.yılda Skolyoz (Omurga eğriliği) açısından değerlendirme

11-18 yaş kontrolleri 
Sağlıklı çocuk izlemi: İki yıl aralarla yapılır Beslenme (Dengeli beslenme alışkanlığı kazandırılmalı, “Fast food”, kola, çay kısıtlanmalı) Vitamin ve mineral desteği ( Hastalıklardan iyileşme dönemi, aşırı adet kanamaları ve gerekli diğer koşullarda) Büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi Püberte (Bluğ çağı) nedeni ile ortaya çıkan bedensel ve psikososyal değişim yönünden çocuk desteklenmelidir Kan basıncı Sağlıklı yaşam bilincinin kazandırılması (Beslenme, spor ve sanatsal uğraşlar, çevre kirliliği, kötü alışkanlıklar-sigara,alkol, uyuşturucu, uyarıcı, gece hayatı, olumsuz arkadaşlıklar) Kişisel temizlik Sosyal ilişkiler ve soyut düşünce yeteneğinin geliştirilmesi Kendini ve çevresini olumlu değerlendiren ve kendine güvenen bir birey olarak yetişmesi Gelecek planları (Orta ve yüksek öğrenim hazırlıkları) Kültürel etkinlikler (Kitap, dergi, gazete, sinema, tiyatro, konser) TV izleme ve bilgisayar uğraşları Cinsel bilgilerin doğru kaynaktan alınması Tarama: Görme işlevi (Her kontrolde) İşitme işlevi (Her kontrolde) Diş muayenesi (Her kontrolde) Tüberkülin testi (12,14,16 yaşlar) Kan sayımı (12 yaş, kızlarda her kontrolde) İdrar (12yaş) Kolesterol (12yaş) Kızlarda jinekolojik degerlendirme (Her kontrolde) Ülkemizde uygulanan güncel aşılama programı 2.ay DTB (Difteri,tetanoz,boğmaca karma aşısı) OPV (Çocuk felci ) BCG (Verem) Hib (Menenjit, zatürre) 3.ay DTB OPV Hib HBV (Btipi sarılık)- gerekli koşullarda daha erken yapılır 4.ay DTB OPV Hib HBV 9.ay Kızamık HBV 15.ay MMR (Kızamık,kabakulak,kızamıkçık) 18.ay DTB OPV 4-5 yaş DTB OPV 6-7 yaş BCG MMR (Kızamık,kabakulak,kızamıkçık) 10-12 yaş dT (difteri, tetanoz) OPV Hepatit A (A tipi sarılık) (2 yaşından sonra isteğe bağlı olarak yapılabilir) Suçiçeği (1 yaşından sonra isteğa bağlı olarak yapılabilir)

Çocuk Beslemenin İncelikleri

EBEVEYNLERİN ROLÜ 
Siz nasıl beslemek isterseniz isteyin, neyi ne kadar yiyeceğine genellikle çocuklar karar verir! Burada ebeveyn ve bakıcılara 5 önemli rol düşmektedir. 1. Yaratıcı olun ! Çeşitli sağlıklı ve lezzetli gıdalar sunun. 2. Düzenli olun ! Öğün ve ara öğünleri düzenli programlayın. 3. Yemek zamanlarının eğlenceli olmasını sağlayın ! 4. Sofra adabını öğretin ! 5. Örnek olun ! Mutlu bir başlangıç yaşam boyu sağlıklı yeme alışkanlığı gelişimine yardımcı olur. Burada çocuklarınızın sağlıklı beslenmesine yardımcı olacak ipuçları verilmiştir.

SOFRA SAVAŞ VEYA PAZARLIK ALANI DEĞİLDİR “
Tabağını bitir!” “Yemek bitmeden tatlı yok!” “Tabağını bitirirsen şeker vereceğim!” Bu cümleler muhtemelen size pek yabancı değil. Oysa öğünler bir ceza veya ödül unsuru olmamalıdır. Bu pazarlıklar uzun dönemde çözüm yerine yeni sorunlar yaratacaktır. Sık rastlanan 5 çocukluk çağı beslenme sorunu ve çözüm önerileri: Her öğünde aynı besini istemesi Her öğünde istediği besinle birlikte yeni bir besin sunun, birkaç gün sonra çocuğunuz diğer besini de deneyecektir. Genellikle bu sorun kısa zamanda çözülür. Sunulan öğünü reddetmesi Her öğünde ekmek, sandviç, meyva gibi çocukların sevdiği besinleri sofrada bulundurun. Teşvik edici olun ancak çocuğunuz sunulanı yemezse aç kalacağından korkmayın. Yemek sırasında TV seyretmek istemesi Televizyonu kapatın. TV aile sohbetini engeller ve çocuğunuzun beslenmesini etkiler. Yemek, ailenin bir araya geldiği özel bir zaman, TV saati ise eğleneceği zamandır. Sunulan yemeği beğenmemesi Çocuğunuzun sadece kendi istediğini tüketmesine izin vermeyin, masadaki diğer besinleri yemesini isteyin, eğer uyumlu davranmazsa odasına gitmesini veya masadan kalkmasını isteyin ve bir sonraki öğüne kadar herhangi bir şey yemesine izin vermeyin. Yeni sunulan besinleri reddetmesi Yeni besinler sunmaya devam edin ancak zorlamayın, yeni tatlar denemeye hazır olması zaman alabilir.

YEMEK ZAMANI SADECE BESLENME ZAMANI DEĞİLDİR 
Çocuklar etraflarında gördüklerini taklit ederler. Kendilerinde sağlıklı beslenme alışkanlığı olmayan ebeveynlerin çocuklarında bu özellikleri geliştirmeleri mümkün değildir. Düzenli saatlerde sağlıklı ve lezzetli besinleri tüketerek çocuğunuza örnek olun. Eve giren besinlerden ebeveyn sorunludur. Çocuğunuzun etrafında çeşitli sağlıklı besinlerin olmasına özen gösterin, bu çocuklarınızın yaşam boyu sağlıklı besinleri seçmesine yardımcı olur. Yemek zamanı ailenin biraraya geldiği zamandır ve çocuğunuz iyi bir beslenme alışkanlığı geliştirirken mutlu bir sosyal hayat için de uygun davranış tarzlarını öğrenecektir.

ÜÇ, İKİ, BİR…HADİ YEMEĞE! 
Çocuğunuzu yemek zamanına hazırlayın. Yemekten 5 dakika önce uyarın, hazırlanmalarına, ellerini yıkamalarına zaman tanıyın. Huzursuz, heyecanlı veya yorgun bir çocuğun yemek için hazır olması zaman alabilir. Çocuğunuzun yemesini istediğiniz çeşitli besinleri satın alırken maceracı ve zeki olun. Esnek olun, eğer çocuğunuz yemekten kaçmaya çalışırsa üzülmeyin. Sağduyulu ve mantıklı olun, çeşitli sağlıklı besinleri tüketen, sağlıklı beslenen iyi bir örnek olun. Sizin önerdiğiniz sağlıklı besinler içinden çecuğunuzun seçim yapmasına izin verin.

ÇOCUĞUNUZDA PROBLEM OLARAK DEĞERLENDİRDİĞİNİZ DAVRANIŞ ŞEKİLLERİ BAZEN KABUL EDİLEBİLİR. Çocuklar sofrayı kendi bağımsızlıklarını gösterdikleri bir sahne olarak görürler. Bazı öğünleri atlama, yemek seçme, yeni menüler denemekten kaçınma gibi durumlar genellikle çocuğunuzun normal gelişim sürecinin bir parçasıdır. Çocuğunuza sağlıklı besinlerden oluşan zengin bir seçme şansı tanıyın. Zaman içinde çocuğunuz sağlıklı gelişmesi için gerekli olan besinleri yeterli miktarda tüketecektir. Çeşitli sağlıklı besinlerin bulunduğu bir ortam, gergin olmayan mutlu bir yuva, sağlıklı beslenme ve davranış tarzının gelişmesi için gereklidir.

FAALİYET İŞTAHI AÇAR Yemek öncesi sizin de katlandığınız çeşitli faaliyetler (yürüyüş yapmak, top oynamak, bisiklete binmek, vb.) tüm aile için hem sağlıklı hem de eğlenceli bir ortam sağlar.

Çocuk Çağında Diyabet

Diyabet ( şeker hastalığı ) sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da görülür.Çocukluk çağında ortaya çıkan diyabet tipi Tip 1 diyabet , juvenil ( gençlik çağı ) diyabeti olarak da adlandırılır. Diyabet, kan şekerinin sürekli yüksek olması ile kendini gösteren bir metabolizma bozukluğudur.Diyabetli kişilerde besinlerle alınan şekerin hücre içine girmesi mümkün olmaz.Bu durumda hücreler aç kalırken şeker damarların içinde birikir ve yükselir..Kan şekeri dengesini sağlayan ana hormon insülindir.Tip 1 diyabette vücut insülin üretemez, bu yüzden hastalığın başlangıcından itibaren insüline bağımlıdır. Eğer çocuğunuzda diyabet varsa , diyabetin ne olduğunu bilmeli ve çocuğunuza bu yaşam biçiminde destek olmalıyız. Diyabet bakımından sorumlu olan ebeveynlerdir, ama çocuğunda yardımcı olmasına olanak tanınmalıdır. Okul öncesi dönemde çocuklar hastalığı kötü davranışlarından dolayı kendilerine verilmiş bir ceza olarak algılar. Çocuklara kuralları ve yasakları koyarken çok dikkatli davranmak gerekir. Sürekli diyabetli olduğunu hissettirmek hastalığından nefret etmesini sağlar.

Diyabette sık görülen davranışsal sorunlar; Sinirlilik, İçe kapanıklık, Diyete uymama,saatleri kaçırma, Tedaviye uymamak, Hastalığı reddetmek Kan şekerini gizlemek , Hastalığın ardına gizlenmek, Spor, gezi, doğum günü, yemek davetleri gibi sosyal aktivitelere katılmamak vb.

0-5 yaş arasında; ailenin diyabeti ve insülinleri bilmesi gerekir.
6-7 yaş arasında ; Diyabetli olduklarını, vücutlarının bacak ya da karından enjekte edilmesi gereken insüline gereksinim duyduğunu, insülin aldıkları ve düzenli olarak yemek yedikleri zaman, kan şekerlerinin iyi olduğunu, kendilerini iyi hissettiklerini ve tıpkı diğer çocuklar gibi yaşayabileceklerini söyleyebilmelidirler. Diyabet hastalığının sürekli devam edeceği, diyabet olmalarının ne kendi ne de başkalarının hatası olmadığını, neden bazı insanların diyabete yakalandığını kimsenin bilmediğini, diyabetin bulaşıcı olmadığını bilmelidirler.

İnsülin: İnsülin enjeksiyonları ebeveynlerin sorumluluğundadır. Bu yaştaki çocuklar kendilerine enjeksiyon yapabilir, ancak eğer çocuk kendisi de yapmayı isterse daima bir büyüğünün gözetiminde olmalıdır.

Yiyecekler: Çocuk okulda ya da günlük bakım merkezinde ne zaman yemek yiyeceğini bilmelidir. Yemek molaları, örneğin; teneffüste ya da çocuğun saatindeki alarm çaldığında verilebilir. Şeker ikram edildiğinde çocuk diyabeti olduğunu açıklayabilmelidir.

Egzersiz: Eğer çocuk spor yapıyorsa, ekstra yiyecek sağlamak ve/veya insülin dozunu ayarlamak ebeveynlerin sorumluluğundadır.

Kan şekeri ölçümü: Çocuk kan şekeri ölçümüne yardım edebilir, ama bu ancak bir büyüğünün gözetimi altında olmalıdır. Düşük kan şekeri olan bir çocuk yaşadığı belirtileri tarif edebilmelidir. Kan şekerleri düşük ise, 2-3 glikoz tableti yemeleri ya da bir bardak meyve suyu içmeleri gerektiğini bilmelidirler.

8-9 yaş arasında ; 6-7 yaş arasındaki çocukların bilmesi gereken her şeyi 8-9 yaş arası çocuklar da bilmelidir.
İnsülin: Tedavi hala ebeveynlerin sorumluluğundadır.

Yiyecekler: Ara ve ana öğünlerin vakitlerine ve içeriğine dikkat edilmeli, öğretmenleride bu konuda bilgilenmeli ve çocuğu desteklemelidir. Egzersiz: Çocuklar egzersiz ya da spor yapmanın daha fazla yiyecek ve belki de daha az insülin gerektirdiğini bilmelidir. Ebeveynler hala diyabet bakımının sorumluluğu taşır, ama çocuğun yardımıyla.

Kan Şekeri Ölçümü: Çocuklar kan şekeri ölçümlerini kendileri yapabilmelidir, ama sonucu bir ebeveynin değerlendirmesi gerekir. Çocuk kan şekeri değerinin ne zaman çok yüksek ve düşük olduğunu bilmeli ve bir büyüğüne haber vermelidir.

Ev dışında yemek yemek ya da uyumak : Çocuklar artık kendi kendilerine iğne yapabilse de, insülin dozu ve ne zaman enjekte edileceği hala yetişkinin sorumluluğunda olmalıdır.

12-13 arasında ; Çocuklar önemli iç organlarını tanımalıdır. Sindirim sistemi ve pankreasın işlevi konusunda bilgi sahibi olmalıdırlar.

İnsülin: Çocuklar günlük insülinlerini kimseye bağlı olmadan almalıdır. Çocuklar yavaş yavaş kan şekeri değerleri (ve kan şekeri profiline) ile beslenme, insülin ve egzersiz arasındaki ilişkiyi gitgide daha çok öğrenmelerine dayanarak insülin dozlarını değiştirme sorumluluğunu üstlenmeye başlamalıdır. Doğum günü gibi özel durumlarda ya da kan şekerleri çok yükseldiğinde almaları gereken kısa etki süreli insülin (ya da hızlı-etkili insülin analogu) miktarını bilmelidir.

Egzersiz: Yiyecek ve insülin dozunu egzersiz düzeylerine göre ayarlayabilmelidir.

Kan şekeri ölçüm : Kendi kan şekeri değerlerini yorumlayabilmeli ve bunu kan şekeri düzeylerini kontrol etmek için kullanabilmelidir. Y üksek ve düşük kan şekerinin nedenleri ve semptomlarını ve bundan kaçınmak için alınması gereken tedbirleri bilmelidir.

14-15 arasında ; Çocuklar pankreasın işlevi ve insülinin vücut üzerindeki etkisini tam anlamıyla anlamalıdır.
Yiyecekler: Buluğ çağındakiler hangi yiyeceklerin onlar için en iyi olduğunu bilmelidir.

İnsülin: Buluğ çağındakiler kan şekeri değerlerine (kan şekeri profiline) bağlı olarak kendi insülin dozlarını ayarlamayı öğrenmelidir.

Kan şekeri ölçümü: Kendi kan şekeri ölçümlerinden sorumludur. Düşük ve yüksek kan şekerinin nedenleri ve semptomlarını, bundan kaçınmak için alınması gereken tedbirleri ve ortaya çıktığında uygulanması gereken tedaviyi bilmelidir.

Hastalık: Hastalık sırasında diyabeti idare etmek hala bir yetişkinin sorumluluğundadır. Buluğ çağındakiler hasta olduklarında kendi ateşini ve kan şekerini kontrol etmek ve keton olup olmadığını görmek için idrar testi yaptırmak zorunda olduklarını bilmelidir.

Ev dışında yemek yemek ya da uyumak : Diyabet bakımlarını kendileri halledebilmelidir. Önlem olarak öğretmeni ya da başka yetişkinlerin gencin diyabeti olduğunu bilmesi gerekir.

Alkol: Bu dönemde eğer alkol alıyorlarsa , tercihen ekmek yemek zorunda olduklarını ve uyumadan önce kan şekerlerini ölçüp, bir şeyler yemeleri gerektiğini bilmelidir. İçtikleri gecenin ertesi sabahında, hipoglisemi olabileceğini bilmelidir.

Uzun dönem komplikasyonlar: Çocuklar iyi şeker kontrolünün neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilmek için kan şekeri seviyeleri ile uzun dönem komplikasyonlar arasındaki bağlantıyı anlamalıdır.

16-17 yaş arasında; Yiyecekler: Ergenlik çağındakiler gıdalar ve genelde yiyecekler konusunda ayrıntılı bilgi edinmelidir. Beslenme prensiplerini spor yapmak, “fast food” yemekleri her gün almaması gerektiği bilmelidir.

İnsülin: Ergenlik çağındakiler ne kadar yedikleri ve ne kadar egzersiz yaptıklarına bağlı olarak kan şekeri değerlerini (ve kan şekeri profilini) kendi başlarına bütün insülin çeşitlerinin dozlarını değişiklik göstereceğini bilmelidir.

Egzersiz: Hafif koşu, uzun yürüyüşler gibi günlük bir egzersiz rutini ile ilgili bütün egzersiz önlemlerini uygulayabilmelidir.

Kan şekeri ölçüm: Kendi kan şekeri ölçümlerinden sorumludur. Düşük ve yüksek kan şekerinin nedenleri ve semptomlarını, bundan kaçınmak için alınması gereken tedbirleri ve ortaya çıktığında uygulanması gereken tedaviyi bilmelidir.

Hastalık: Hastalık sırasında diyabeti idare etmek hala bir yetişkinin sorumluluğundadır. Ergenlik çağındakiler hasta olduklarında kendi ateşini ve kan şekerini kontrol etmek ve keton olup olmadığını görmek için idrar testi yaptırmak zorunda olduklarını bilmelidir.

Ev dışında yemek yemek ya da uyumak : Diyabet bakımlarını kendileri halledebilmelidir. Önlem olarak öğretmeni ya da başka yetişkinlerin gencin diyabeti olduğunu bilmesi gerekir.

Uzun dönem komplikasyonlar: Çocuklar iyi şeker kontrolünün neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilmek için kan şekeri seviyeleri ile uzun dönem komplikasyonlar arasındaki bağlantıyı anlamalıdır.

Cinsellik ve hamilelik: Ergenlik çağındakiler güvenli seks yapmanın önemini bilmelidir. HbA1c HbA1c (A1c) son üç aylık ortalama kan şekeri düzeyini veren bir kan testidir. Kan şekeri testi Kan şekeri günde iki ila dört kez ölçülmelidir. Ölçümlerden biri gece kan şekeri düzeyinde düşmelerden kaçınmak için mutlaka yatmadan önce yapılmalıdır. Kan şekerini hastalık, partiler ya da spor müsabakaları gibi olağandışı durumlarda daha sık ölçmek şarttır. Kan şekeri değerlerini bir yere kaydetmek önem taşır. Eğitim ve diyabet kliniklerine yapılan takip ziyaretleri Eğitim ve diyabet kliniklerine yapılan takip ziyaretleri iyi bir kan şekeri kontrolünün temelidir. Diyabeti olanların kan şekerini iyi kontrol altında tutmak için ellerinden geleni yapması önem taşır. Diyabetli bir çocuğun, etrafındaki insanlardan destek görmesi şarttır. Evdeki iyi diyabet bakımına ek olarak, diyabetli kişiler tedavi planına değişik yollarla da katılır: Bütün klinik randevularına uyarak Diyabet bakım ekibine karşı dürüst olarak Gerektiğinde soru sorup, tavsiye alarak Kurs, kitap ve broşür gibi eğitim materyallerinden faydalanarak Albumin için idrar testi (mikroalbuminüri) Zaman içerisinde diyabet böbreklere zarar verebilir. Ancak, kan şekeri ve kan basıncı iyi kontrol altında tutulduğunda, diyabetik böbrek rahatsızlığı (nefropati) gelişme riski çok düşüktür. Böbrek rahatsızlığının ilk dönemlerinde idrara az miktarlarda albumin sızar. Buna mikroalbuminüri denir. Göz muayenesi Ergenlikten başlayarak yıllık göz muayenelerine gidilmesi önemlidir. Erken tedavi, gözlerin daha fazla zarar görmesini önleyebilir. Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) Hafif şiddette hipoglisemi Açlık ve terlemedir. Çocuğun elleri ve ayakları titrer. Solgun ve biraz da ağır hareket ediyor gözükür. Genellikle kötü bir ruh hali veya sersemlik gibi davranış değişiklikleri ortaya çıkar. Ayrıca baş ağrısı, baş dönmesi ve görme bozuklukları yaşayabilir. Orta şiddette hipoglisemi Çocuk yavaş ya da ağır hareket ediyor görünür ve aptalca ya da “sarhoş” gibi hareket edebilir. Orta şiddette hipoglisemi tehlikelidir çünkü diğer insanlar her zaman durumun ciddiyetinin farkına varmaz. Bunun yanı sıra, çocuk tedaviyi başlatmaya kalkışanlara agresif tepkiler verebilir. Ağır hipoglisemi Ağır hipoglisemi vakalarında çocuk bilincini yitirecektir, havale geçirebilir.

Tedavi: Hafif ve orta şiddette hipoglisemi vakalarında, Bir kaç kesme şeker veya 1 bardak meyve suyu ya da şekerli limonata verilmelidir. Eğer semptomlar devam ederse, bu tedavi 5-10 dakika sonra tekrar edilmelidir. Ağır hipoglisemi durumunda, çocuğun ağzına hiçbir şey koymayın. Bunun yerine glukagon enjekte edin. Küçük çocuklar için sadece yarım doz glukagon kullanın. Kan şekeri enjeksiyondan yaklaşık 5 dakika sonra yükselecektir ve çocuk yavaş yavaş kendine gelecektir. Bütün hipoglisemi vakalarında kan şekerini bir veya 2 dilim ekmek yiyerek dengelemek önemlidir. Herhangi bir hipoglisemi nöbeti sonrasında kan şekerinin sık sık ölçülmesi gerekir. Ağır bir hipoglisemi nöbetinden sonra, çocuk şiddetli bir mide bulantısı hissedebilir ve bunun da hastanede tedavi edilmesi gerekebilir. Egzersiz Egzersizin kalp, dolaşım sistemi ve genel sağlık üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Ayrıca, diyabetli insanlarda, vücudun insüline karşı duyarlılığını artırır ve kan şekeri seviyesini düşürür. Düşük kan şekerinin genellikle egzersizden bir kaç saat sonra ortaya çıktığını unutmayınız. 250 mg/dl’nin üzerinde bir kan şekeri seviyesi ile egzersiz yapmayın. Vücudunuzda insülin eksiği bulunmaktadır ve keton oluşma olasılığı ile birlikte kan şekeri seviyenizde daha fazla artış riskine girersiniz. İnsülin: İnsülin dozlarınızı egzersiz tipinize göre doktorunuzla görüşün.

Çocuk ve Cinsellik

Uzmanlar, çocukların cinsellikle ilgili merak nedeniyle kesinlikle azarlanmamaları gerektiğini söylüyorlar. Uzmanlar “ayıp, günah” diyerek azarlamanın, çocuğun gelecekteki cinsel yaşamını da olumsuz etkileyeceğine dikkat çekiyorlar. Ülkemizde Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan araştırmalar, ortaokul ve lise düzeyindeki gençlerin cinsellikle ilgili sağlıklı bilgilere sahip olmadıklarını, bundan kaynaklanan ciddi sorunlar yaşadıklarını gösteriyor. Uzmanlar gençlerin yaşadıkları sorunlarda ailenin çocukluk döneminde cinsellikle ilgili sağlıklı bilgi vermemesinin de etkili rol oynadığına dikkat çekiyorlar.

Uzmanlar, çevresini ve dış dünyayı tanımaya çalışan çocukların özellikle 3 yaş civarında anne ve babalarına hemen her konuda soru sormaya başladıklarına dikkat çekiyorlar. Bu sorulardan cinsel içerikli olanlara verilecek yanıtların pek çok anne ve babayı zorladığını vurgulanmaktadır. Bu durum ebeveynlerin cinsellikle ilgili tutumlarıyla ilgili olabiliyor. Ama, son derece açık ve rahat oldukları düşünülen anne-babalar bile böyle bir durumla karşılaştıklarında nasıl davranacaklarını, neyi, nasıl anlatacaklarını bilemeyebilmekteler. Çocuğun cinsel içerikli sorularının temelinde cinsel duygular değil, onun üremeye yani bebeklerin nasıl dünyaya geldiklerine dair meraklarının yattığı hatırlatılıyor. Bunun çocuğun uzaya, gezegenlere ya da hayvanların yaşayışlarına olan meraklarından farklı olmadığı vurgulanıyır. Anne-babanın cinsel içerikli sorular karşısında yaşadıkları gerginliğin, bu farkı bilmemekten ve çocuğun cinsellik anlayışını yetişkin anlayışıyla karıştırmaktan kaynaklandığı belirtiliyor.

Ülkemizde çoğu ailede cinselliği çağrıştıran sorular ve bu konudaki konuşmalar yasaktır, ayıptır. Çocuk herhangi bir soru sorduğunda ya azarlanır, ya da anne-baba bu soruyu nasıl yanıtlayacaklarını bilemedikleri için konu bir şekilde kapatılır. Sonuçta merakı giderilmeyen çocuk sorusunun cevabını aramaya devam edecektir ve bu konuyu yeterince bilmeyen birilerinden yalan yanlış bir şeyler de öğrenebilir. Çocukların aileleri tarafından sağlıklı bir biçimde bilgilendirilmesi uzmanlara göre çok önemli. Eğer anne ya da baba çocuğu cinsellikle ilgili bir soru nedeniyle azarlarsa çocuğun suçluluk hissetmesi, cinselliğin, ayıp,günah veya pis bir şey olduğunu düşünmesi kaçınılmaz hale geliyor. Bu düşüncelerin çocuğun ileriki cinsel yaşamını olumsuz yönde etkileyebileceğini söylenirken verilmesi gereken eğitimin sınırları çizilmektedir.

Çocuklara cinsel eğitim verilirken öncelikle çocuğun bilişsel gelişim düzeyi dikkate alınmalıdır. Çocuk soru sorduğunda doğru, açıklayıcı ve anlayabileceği şekilde cevap verilmelidir. Cevaplar çocuğun merakını gidermeli ve doyurucu olmalıdır. Fazla ayrıntılı bilgi vermek çocuğun kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Susmak,konuyu değiştirmek ya da azarlamak tercih edilmemelidir. Çocuğa cinsel bilgiler vermenin en uygun zamanı, onun bu konularda soru sormaya başladığı dönemlerdir. Bu tür sorular bireysel farklılıklar olmakla beraber, genellikle 3 yaş civarında sorulmaya başlanır. İlk sorular genellikle kendi bedeni, annenin bedeni ya da bir kardeşin dünyaya gelişi ile ilgilidir. 2-3 yaşlarında cinsiyet farkıyla ilgili sorular, 3-4 yaşlarında doğumla ilgili sorular başlar. Cinsel ilgiler bazen 7-8 yaşları ile buluğ arasında diner. Cinsel olgunlaşmayla fizik işaretlerin belirmesi ve genital bezlerin üretime başlamaları ile yeniden canlanır. Çocukluk dönemlerinde gerekli desteği görmedikleri, sorularına yanıt bulamadıkları için de ailelerine başvurmuyorlar. Ailesinden cinsellikle ilgili yeterli bilgi alamayan çocuklar ergenlik döneminde ciddi zorluklar yaşıyorlar. Çocukluk dönemlerinde de gerekli desteği görmedikleri, sorularına yanıt bulamadıkları için de ailelerine başvurmuyorlar. Uzmanlar, çocukların bedenlerini tanırken cinsel organlarını da dokunarak tanımaya çalıştıklarını belirtirken ailelere şu önerilerde bulunmaktadırlar. Ailelerin genellikle bu durumdan rahatsız oldukları, azarlama, engelleme yolunu tercih ettikleri görülmektedir. Oysa bu davranış doğal, normal bir davranıştır, sağlıklıdır. Çocuğun bedenini tanımaya çalışmasının bir parçasıdır.

Cinsel eğitimin amacı yalnızca çocuğun bazı sosyal kurallara uymasını sağlamak değil, insanın serbestçe gelişimini ve kendinde bulunan cinsel güçleri olabildiğince düzenlemesini, bunları bilinçli olarak elinde tutmasını,kendisinin ve başkalarının mutluluğu (özellikle eş ve çocuklar) için bunlardan yararlanmasını sağlamaktır.

Çocuk ve Okul Başarısı

Çocuk ve Okul Başarısı Karnesinde zayıf var diye çocuğu azarlamak, anne babaya duyduğu güveninin zedelenmesine ve okuldan soğumasına yol açabilir. Karne kötü olsa bile çocuğunuza olumlu yaklaşmak önem kazanmaktadır. Her eğitim dönemi sonunda, çocuklu ailelerde yaşanan karne gerginliği, izleri yaşam boyu silinmeyecek yanlışlara neden olabiliyor. Uzmanlar, anne babaların çocuklarıyla ilişkilerini karnedeki notlara göre belirlemelerinin sağlıklı bir yaklaşım olmadığına dikkat çekiyorlar. Özellikle kötü karne getirdikleri için çocuklara sert davranmak, geleceklerini etkileyen travmalara yol açabiliyor. Kötü karneye sert tepki göstermek çocuğun başarısızlığını artırabilir ve okuldan uzaklaştırabilmektedir. Kötü karneye gösterilen sert tepkiler, sanıldığı gibi çocuğu ders çalışmaya yöneltmemekte ve aile içi iletişimi de zedelemektedir. Ayrıca bu tür tutumlar çocukta öğrenmeye tepkiye yol açabilir. Anlayış ve doğru yaklaşımla halledilebilecek bir sorunun giderek daha da karmaşıklaşmasına neden olabilir. Anne babanın sert davranışının altında kendilerine çocukken yapılmış benzer bir davranışın yatabileceğine işaret eden uzmanlar, kötü karneden tek başına çocuğun sorumlu tutulamayacağını belirtiyor. Okuldaki başarısızlıklarda birçok faktör rol oynayabilir. Çocuğun okuldaki başarısızlığı zeka, kişilik özellikleri gibi bireysel özelliklerden, öğretim sisteminden ve yakın çevre özelliklerinden kaynaklanabilir. Aile bu yakın çevre özellikleri içinde en önemlisidir. Aile içi ilişkilerin dengeli ve düzenli olması, çocuğun başarısını olumlu etkiler. Ayrıca anne-babanın çocuk için sağlıklı birer model oluşturmaları, ilgileri, disiplini dolaylı olarak okuldaki başarıyı etkiler. Çocuk aile içinde gördüğü davranışları örnek alır. Azarlama, aşağılama gibi sert tepkiler çocuğun kendine olan güveniyle birlikte, anne babaya olan güvenini de azaltıyor. Onda istenmediği duygusu uyandırabiliyor. Başarabileceğine olan inancını etkiliyor, başarısızlığı daha da arttırabiliyor. Bu duygusal zedelenme, karne döneminde çocukların evden kaçmalarına, intihara girişmelerine bazen de intihar etmelerine bile neden olabiliyor. Kötü karnenin ceza ve aşağılama nedeni yapılmaması gerekmektedir. Çocuk okuldaki başarısının veya karnesinin sevilme nedeni olduğunu düşünüp kendini değersiz hissedebilir. Karnedeki başarısızlığın nedenleri çocukla birlikte araştırılmalıdır. Anne-baba,çocuk ve öğretmen bu konuda işbirliği içinde olmalıdır. Çocuğa yardım teklif etmek onu motive etmenin bir yoludur. Aile, çocuğa bu başarısızlığın halledilebileceği ve bu süreçte onun yanında olacakları mesajını verebilmelidir. Başarısızlığın nedenlerini araştırmak ve program düzenlemek için bir uzmandan yardım almak genelde yararlı olmaktadır. Önemli olan çocuğun aile ve okulla ilişkisini bozmadan başarısızlığın nedenlerini ve ortadan kaldırma yollarını bulabilmek ve uygulayabilmektir. Çocuğun başarısızlığını sadece tembellik olarak algılamak ve kızgınlık tepkileri vermek sorunun aşılmasında bir fayda sağlamaz. Karnesi kötü diye çocuğun tatilini zehir edecek ağır eğitim programları uygulamak da olumsuz etki yapıyor. Tatil aylarını ders çalışarak geçiren çocuk, okuldan büsbütün soğuyabiliyor. Bu nedenle ebeveynlerin tatili de bir ihtiyaç olarak görmeleri ve ders programlarının, gerekirse bir uzman yardımıyla, çocuğu bunaltmayacak şekilde ve onun yetenekleri dikkate alınarak düzenlenmesi gerekiyor.

Çocuklarda Apandisit

Çocuklarda Apandisit Apandisit, apendiks adı verilen körbarsağın iltihaplanmasıdır. Apendiks, ince barsak ile kalın barsağın birleştikleri bölgede, kalın barsağın uzantısı olan ve bir eldiven parmağı şeklinde bir organdır. Yaklaşık 5-15 cm uzunluğunda ve dıştan dışa çapı da 3-6 mm’dir. Genellikle bu organın dar olan iç boşluğunun herhangi bir nedenle tıkanması(sıklıkla sert dışkı parçaları ya da bitkisel kökenli bir tıkaç, örneğin uygun boyda bir çekirdek ile) sonucu, tıkanıklığın gerisinde kalan kısımda enfeksiyon yani iltihaplanma başlar. Belirti ve Bulgular: Karın ağrısı, kusma ve iştahsızlık en temel yakınmalardır. Ağrı, başlangıçta göbek çevresinde olmakla birlikte bir süre sonra karnın sağ alt bölgesine yerleşir. Sürekli bir ağrı olup giderek artar. İştah genellikle kaybolur ve bir çok hastada kusma tabloya eşlik eder. Ateş genellikle ilerlemiş tabloda bulunur ve genellikle halk arasında “patlamış apandisit” olarak bilinen perforasyon, yani iltihabın karın içine yayılması ile birliktedir. Tanı muayene ile konulur. Akyuvarların(lökosit) yüksekliği, boğaz iltihabı ya da idrar yolu iltihabı varlığında da olabildiğinden dikkatle değerlendirilmelidir. Son yıllarda ultrasonografi cihazlarında giderek kalitenin artması ile apandisit tanısında oldukça yardımcı bir görüntüleme yöntemi olmuştur. Gereken durumlarda bilgisayarlı tomografiden de yararlanılabilmektedir. Tedavisi cerrahidir. Açık cerrahi ya da Laparoskopik yöntemle yapılabilmektedir. Yakınmaların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde yapılan operasyonlarda genellikle perforasyon yoktur. Hastalar sıklıkla 24 saat içinde hastaneden çıkabilmektedirler. Gecikmiş olgularda hastanede kalış süresi de uzamaktadır.

Çocuklarda da Ülser Olur

Çocuklarda Hipertansiyon

Çocuklarda Kabızlık ve Enkopresiz (Dışkı Kaçırma Hastalığı)

Çocuklarda Kasık Fıtığı

Çocuklarda Sık Görülen Bir Enfeksiyon: Yalancı Kuş Palazı

Çocuklarda Solunum Yolu Enfeksiyonları

Çocuklardaki Solunum Sıkıntısının Nedeni Bronşiolit Olabilir

Çölyak Ganglion Bloğu

Demir Eksikliği Anemisi

Demir Eksikliği Anemisi

Demir eksiliği anemisi tanım olarak düşük mitarda demire bağlı olarak kanın kırmızı hücrelerindeki azalmadır.

Kansızlığın (aneminin) en sık görülen şekli demir eksikliği anemisidir. Kadınların %20’si, gebe kadınların %50’si ve erkeklerin %3’ü demir açısından eksik bulunmaktadırlar. Demir, kanda oksijen taşıyan pigment olan hemoglobin’in önemli bir parçasıdır. Vücutta demir, normal olarak diyetteki gıdalardan ve yaşlı kırmızı kan hücrelerinin yıkımından elde edilir.

Demir eksikliğinin nedenleri diyette az miktarda alınma, vücut tarafından az miktarda emilimi ve ağır menstürel kanama da dahil olmak üzere kan kaybıdır. Çocuklarda kurşun zehirlenmesi sonucunda da demir eksikliği anemisi görülebilir. Vücutta ve kemik iliğindeki demir depolarının harcanması sonucu kansızlık yavaş yavaş gelişir. Genellikle, erkeklere kıyasla kadınlardaki demir depoları daha azdır ve menstürel kanama kaynaklı kan kaybı nedeni ile kadınlar erkeklere göre daha fazla demir eksikliği anemisi riski altındadırlar. Erkeklerde ve menopozdaki kadınlarda kansızlık; ülser veya aspirin kullanımı veya ağrı kesiciler (non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar) ile ilişkili gastrointestinal kaynaklı kan kaybı nedeni ile görülür.

Yüksek risk grubu içerisinde doğurganlık çağında olan ve menstürasyon nedeni ile kan kaybı olan kadınlar, demir ihtiyacı artmış gebe veya emziren kadınlar, çocuklar, ve diyetinde yeterli oranda demir bulunmayan kişiler bulunmaktadır. Kan kaybına bağlı risk faktörleri arasında peptik ülser hastalığı, uzun dönem aspirin kullanımı, kalın barsak kanseri, rahim kanseri ve tekrarlayan kan bağışı sayılmaktadır. Görülme sıklığı her bin kişinin ikisindedir.

Kırmızı et, karaciğer ve yumurta sarısı demir açısından zengin gıdalardır. Un, ekmek ve bazı tahıllar demir ile zenginleştirilmiş olabbilir. Eğer, diyette demir eksikliği mevcut ise ağızdan ilaç olarak alınabilir. Gebelik ve amzirme dönemi gibi ihtiyacın arttığı dönemlerde diyette demir alımı arttırılmalı veya ağızdan ilaç olarak alınmalıdır.

Demir eksikliği anemisi belirtileri arasında soluk deri rengi, yorgunluk, güçsüzlük, nefes darlığı, düşük kan basıncı, dilde yanma, kırılgan tırnaklar, olmayacak gıda isteği (toprak yeme gibi), özellikle çocuklarda iştahda azalma, başağrısı sayılabilir. Ancak, hafif bir kansızlık ise hiçbir belirti görülmeyebilir.

Tam kan sayımında düşük hematokrit ve hemoglobin değeri, kanda düşük ferritin düzeyi, normalden daha fazla kanda total demir bağlama kapasitesi ve kan kaybnı değerlendirmek açısından dışkıda gizli kan görülebilir.

Tedavi aşamasında demir eksikliği anemisinin nedenini tanımlamak çok önemlidir. Demir eksikliği, diyet ile arttırılan demirin arttırılması ile giderilemeyebilir. İlaç şeklinde ek olarak verilmesi gerekebilir.

Ağızdan ilaç olarak alınan demir, ferröz sülfat formundadır. En iyi demir emilimi aç karnına olmasına rağmen pek çok insan buna katlanamaz ve gıda ile almak ihtiyacını duyar. Süt ve anti-asit türü ilaçlar demir emilimini engelleyebileceğinden demir ile alınmamalıdırlar. C vitamini demir emilimini arttırırken hemoglobin üretiminde de önemli yer tutar.

Diyet ile alınancak miktar yeterli olmayacağından gebelik ve emzirme dönemi sırasında kadınların demir hapları kullanmalarına ihtiyaç vardır.

Demir tedavisine başladıktan iki ay sonra hemoglobin düzeyi normale çıkacaktır, ancak çoğunlukla kemik iliğinde olan demir depolarını doldurmak amacı ile tedaviye 6-12 ay daha devam edilmelidir.

Damar içerisine veya kas içerisine uygulanabilecek demir ilaçları da ağızdan alıma dayanamayan hastalarda kullanılabilir.

Demirden zengin gıdalar içerisinde kırmız et (karaciğer), kuru üzüm, balık, yumurta sarısı bulunmaktadır.

Tedavi ile birlikte hastalığın gidişatı olumludur. Kan sayımı iki ay içerisinde normale dönebilecektir.

Hastalığa bağlı komplikasyon görülmesi olasılığı azdır. Ancak, tekrarlayabilmesi nedeni ile sıkı takip önerilmektedir. Bu duruma sahip çocuklar iltihabi hastalıklara daha fazla maruz kalabilirler.

Eğer, yukarıdaki belirtilerin sizde de olduğuna inanıyorsanız Aile Hekiminize başvurun

Deprem ve İnsan Psikolojisi

Deprem insanların psikolojik dengesini nasıl etkiledi?

Depremin insanların bilinçaltında varolan korkular üzerinde çözücü bir etkisi oldu. Hastanemize gelen başvuran kişilerde yaygın korku gözlüyoruz. İnsanlar enkaz altında kalmaktan, ailelerini, sevdiklerini kaybetmekten korkuyorlar. Tüm sevdiklerini kaybedip yalnız kalmaktan endişe ediyorlar. Uykusuzluk, gerginlik gibi problemler yaşıyorlar.

Cinsel hayatında deprem korkusundan dolayı problem olan hastalar ne tür tedavi uygulayabilirler?

17 Ağustos´tan sonra depremle ilgili yaşanan korkular doğal olarak yatak odalarına da yansıdı. Deprem konusunda yeterince bilgi olmadığı için bu kuvvetli bir biçimde insanların bilinçaltını etkiledi. Deprem korkusu yüzünden birçok ailede çocuklar anne babalarıyla yatıyorlar. Bu da cinsel yaşamı olumsuz etkiledi. Sevgi ve aşka dayalı bir cinselliğin getirdiği psikolojik rahatlamadan uzak kalıyorlar. Oysa cinselliğin getirdiği psikolojik dinginlik hiçbir medikal ilaçla sağlanamaz. 17 Ağustos´tan sonra cinsel yaşamı kilitlenen insanların psikoterapistlere başvurmalarını öneriyoruz.

Deprem korkusu kadınların cinsel yaşamını nasıl etkiledi?

Kadınlar depremden daha fazla etkilendiler. Ve ailelerini kanatları altına alma duygusu her şeyin önüne geçti. Partner olma kavramını ikinci plana atıyorlar. Bu da cinsel isteksizliği gündeme getiriyor. Oysa cinsellik insanları birleştirici bir güçtür. Yaşamdaki bütün engelleri ortadan kaldırmada çok etkilidir. Partnerler birbirinin gözlerinin içine baktıkları oranda mutlu ve sağlıklıdır. Cinselliğin etkisinin azaldığı bir ilişkide dinamizm azalıyor. Aile ilişkisi olumsuz etkileniyor. Çocuklarla ilişki bozuluyor. İş yaşamına negatif yansımalar oluyor.

Çiftlere neler önerirsiniz?

Benim çiftlere önerim depremle ilgili korkunun yatak odalarına girmelerine izin vermesinler. İnsanların yaşama bağını sağlayan inanılmaz bir potansiyel olan cinselliği ara vermek varolan korkuları tırmandırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Kadınlar ve erkekler birbirleri için önce partner olmalı, sonra aile için anne baba modelini benimsemeliler. Çünkü çocukların kendi ailelerinde nasıl kadın ve erkek olunur, partner olunur bunu da model olarak görmeleri gerekiyor. Onlara yalnızca anne baba olmaya dayalı bir model sergilemenin sağlıklı olmadığını düşünüyoruz.

Tedavisinde neler yapılıyor?

Depremle ilgili korkuların ve cinsel sorunların çözümlenmesinde NLP adını verdiğimiz vizyonel bir çalışma yapıyoruz. Depremden korkan kişide iki zıtlık yakalıyoruz ve bu zıtlıkları tarif etmesini istiyoruz. Bunlardan birincisi genellikle ölüm veya kaybetmeye dayalı korku. İkincisi ise insanların doğuştan sahip olmasalar bile yaşayarak, toplumsal değer yargılarını katarak oluşturdukları yaşama sevinçleri. Biz tedavi sırasında bu iki duyguyu karşı karşıya getiriyoruz. Transindüksiyona dayalı bir hipnoterapi uyguluyoruz. Hipnoterapi sırasında gözlerini kapayarak iki ayrı ekran hayal etmesini istiyoruz. Bu ekranlardan birine korkuyla ilgili tatlar, figürler, resimler yüklemesini, diğerine de yaşama sevincine ait renkler, sesler, tatlar yerleştirmesini istiyoruz. İki ekran arasında bir kablo varmış gibi hareket ederek yaşam sevinci ekranından korku ekranına bilgi aktarmasını istiyoruz. Bu tedavinin ardından hastalar kendi kendilerine yaşam ekranıyla korku ekranını karşı karşıya getirmeyeceklerine söz veriyorlar. Yani korku ekranını tatile çıkarıyorlar. Bunun getirdiği enerjiyle evlerine gidiyorlar. NLP tekniğini destekleyecek nefes alıp verme tekniklerini de günde üç defa uyguluyorlar. Bugüne kadar yaptığımız uygulamalarda çok iyi sonuçlar aldık. Başvuranların çoğunluğunun korkularını bir seansta aştık.

Peki daha dirençli vakalarda neler yapıyorsunuz?

Böyle durumlarda çiftlere uyguladığımız psikoterapi yöntemleri çok daha farklı gelişiyor. Bu hastalar psikiyatrik vakalar olduğu için önce kişinin stabil hale gelmesi için medikal tedaviye yönlendiriyoruz. Daha sonra partnerlerin sahip oldukları ön yargıları değiştirip, etkili bir iletişim kurmalarını sağlıyoruz. Bize ihtiyaç duydukları sürece başvurmalarını istiyoruz. NLP gibi psikoterapik modellerle kişinin normal sosyal yaşantısını dönmesini sağlıyoruz. Çiftleri terapiye birlikte alıyoruz. Cinsellikteki sorunlarda uygulamalar daha farklı gelişiyor. 8-10 seansta olumlu sonuçlar elde ediliyor. 6 ay içinde sonuç alıyoruz.

Disleksi

Anne-babalar için en zor dönemlerden birisi kuşkusuz çocuğunun okumayı öğrenmeye çalıştığı devre. Şu bir gerçek ki, okumayı sökerken her çocuk aynı performansı göstermiyor. Bu problem birçok farklı sebepten kaynaklanabiliyor. Zeka geriliği, görme-işitme özürleri, ciddi ruhsal sorunlar, sosyo-kültürel yetersizlikler, nörolojik-ortopedik özürler, aile içi çatışmalar, motivasyon eksikliği, okul-öğretmen ya da eğitim programından kaynaklanan sorunlar okul başarısızlığının ve öğrenme sorunlarının nedenleri olarak kabul ediliyor. Bu sebeplerle ortaya çıkan öğrenme sorunlarının dışında kalan özel bir durum daha var: “Disleksi”. Öğrenme bozukluğu olarak tanımlanan disleksi sorununun pedagogları, çocuk psikiyatrlarını, nörologları ve özel eğitim uzmanlarını yakından ilgilendirdiği belirtiliyor.

Disleksi toplum genelinde önemli bir sorun. Disleksi’ nin görülme sıklığının yüzde 8-10 arasında olduğu kabul ediliyor. Gelişimsel okuma bozukluğu olarak da tanımlanan disleksiye erkek çocuklarda kızlara oranla 4 kat daha fazla rastlanıyor. Disleksinin nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, hamilelik sırasında annenin yetersiz beslenmesi ve geçirilen enfeksiyonlar, doğum sonrası görülen yüksek ateşli enfeksiyonlar, kalıtım sebepler arasında gösteriliyor.

Bir çocukta öğrenme bozukluğu olduğunu söyleyebilmek için belirli kriterlerin olması gerekiyor. Öğrenme bozukluğu, zekası normal ya da normalin üstünde olan ve beklenen akademik becerileri kazanamayan çocuklar için kullanılır. Bu çocuklarda hiperaktivite, dikkat sorunları, koordinasyon problemleri, görsel ve işitsel algı sorunları, konuşma problemleri, organizasyon ve oryantasyon sorunları, sosyal-duygusal davranış sorunları sıkça görülmektedir.

Disleksi görülen çocuk, öğrenme güçlüğü çektiği için birtakım psikolojik problemler yaşayabiliyor. Bu açıdan sorun yaşayan çocukların tıbbi ve psiko-pedagojik değerlendirmelerinin titizlikle yapılması gerekiyor. Okulda başarısızlık yaşayan bir çocuk öğrenme bozukluğu açısından değerlendirmeye alınır. Yapılan testlerle çocuğun zeka düzeyi, yeteneklerinin dağılımı, görsel –işitsel algı düzeyi belirlenerek tanı koyulur. Hazırlanacak bireysel eğitim programı ve özel eğitim desteği ile çocuğun okulda yaşayabileceği sorunlar en aza indirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü öğrenme bozukluğu olan çocukların eğitimi, normal sınıflardaki müfredat programları ya da özel derslerle gerçekleşememektedir. Bu çocuklar tanı ve değerlendirmelerinden elde edilen bilgilerle oluşturulan özel eğitim programlarıyla ve psiko-pedagojik yaklaşımla yapılacak eğitsel terapiyle öğrenebilmektedirler. Terapinin birinci ilkesi, sorunla ilgili olarak öncelikle çocuğu ve aileyi bilgilendirmek ve okulla işbirliği yapmaktır.

Öğrenme güçlüğü çektikleri için bazı aileler çocuklarını azarlama, anlayışsız davranma yoluna gidiyorlar. Anne ve babaların onlara kızmak yerine daha anlayışlı davranmaları gerekiyor. Aileler çocuklarının okulda yaşadıkları başarısızlık ve öğrenme sorunları konusunda dikkatli olmalı, başarısızlığı tembelliğe ya da kapasite yetersizliğine bağlamadan önce gerekli değerlendirmeler bir uzman tarafından yapılmalıdır. Sorunla ilgili erken müdahale çocuğun başarısızlığını azaltacak, okulla ilişkisini olumlu yönde etkileyecektir.

Diyabet Hastalığı

Diyabet nedir?

Pankreasın yeterli miktarda insülin salgılayamaması veya salgılanan insülinin yeterli derecede kullanılamaması nedeniyle kan şekerinin yükselmesi durumu olarak tanımlanan diyabet ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak nitelendiriliyor.

Diyabetin iki ayrı tipi var: “Tip 1” ve “Tip 2”

“Tip 1” diyabet insülin hormonu eksikliği sonucu meydana geliyor. Sıklıkla çocukluk ve gençlik çağlarında başlıyor. Türkiye´de şeker hastalarının yüzde 10´unu “Tip 1” diyabetliler oluşturuyor. “Tip 2” diyabeti ise daha çok erişkinlerde görülüyor. 40 yaşın üstündeki kişilerde enfeksiyon, stres, ameliyat, gebelik ya da fazla kilo alınması  hastalığı ortaya çıkarabiliyor.

Kimlerde daha fazla görülür?

Uzmanlar ailesinde diyabet olanlarda, şişman kişilerde, 4 kilodan daha ağır bebek doğuran kadınlarda ve aşırı stres altında yaşayan insanlarda diyabet görülme riskinin daha sık olduğu belirtiliyorlar.

Belirtileri neler?

Sık idrara çıkma, ağız kuruluğu, çok su içme, açlık hissi, cilt yaralarının geç iyileşmesi, kuru ve kaşıntılı bir cilt, ellerde ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, erişkinlerde görülen diyabetin en önemli belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtiler zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Tedavinin esasları neler?

“Tip 2” diyabetin tedavisinin ilk adımını beslenme ile yaşam tarzının değiştirilmesi ve egzersiz programlarına başlanması oluşturuyor.  Bu ilk adımda kan şekeri normal sınırlara getirilemezse ağızdan hap olarak alınan “şeker düşürücü ilaçlar” tedaviye ekleniyor. Ancak bazı hastalarda kan şekeri düzeyini normal sınırlar içinde tutabilmek için insüline ihtiyaç duyuluyor.

“Tip 1” diyabetin değişmez kuralı ise hastanın düzenli insülin yapması. Düzenli diyet ve egzersiz de tedavinin vazgeçilmez adımları.

Diyette dikkat edilecek noktalar neler?

Diyabete uygun bir beslenme biçimi hastanın yaşam kalitesinin korunmasını sağlıyor. Kan şekerini normal sınırlar içinde tutmak, kan şekeri yüksekliğini ve düşüklüğünü önlemek ve en uygun vücut ağırlığını sağlamak beslenme programının temel hedeflerini oluşturuyor. Diyetteki posa miktarı artırılıyor.

Egzersiz kan şekerini nasıl etkiliyor?

Egzersiz insülinin işlevini artırıyor. Kaslar tarafından glikozun tutulmasını sağlıyor. Düzenli yapılan egzersiz yiyecekler yoluyla kana ulaşan şekerin vücut tarafından daha iyi kullanılmasına yardımcı oluyor. Vücudu ürettiği insüline karşı daha duyarlı hale getiriyor. Egzersizin bir diğer faydası ise bilinçli bir beslenme programı ile uygulandığında hastanın kilo vermesini sağlaması. Buna bağlı olarak tansiyon ve kan kolesterol düzeyleri de olumlu yönde etkileniyor.

Diyabet hastası gebeler nelere dikkat etmeli?

Gebelik süresince, hatta gebelikten önce, kan şekeri değerlerinin kontrol altında tutulması hem annede hem de bebekte doğacak sorunların azalmasını sağlıyor.

Kimler diyabete daha yatkındır?

Ailesinde diyabet hastalığı olanlar
Şişman ve kilo fazlalığı olanlar
Hareketsiz yaşantı sürenler
Gebeliği sırasında kan şekeri yükselmesi olanlar
Yüksek tansiyonlu hastalar
Kan şekerini yükselten ilaç kullananlar

Neden hastalar çok susar ve idrara çıkar?

Kandaki şeker hücre içine giremediği için kan şekeri düzeyi yükselir.
Vücut kandaki yüksek şekerin bir kısmını idrarla atmak ister.
Şeker idrar yoluyla dışarı atılırken birlikte bol miktarda suyu da sürükler.
İdrarla çok miktarda su kaybı olunca susama hissi doğar ve çok su içilir.

Hastalar neden  çok yedikleri halde kilo kaybederler?

Şeker hücre içine giremediği için beyindeki doyma merkezine açlık uyarısı gönderilir.
Bu nedenle yemek yenilse bile açlık hissi devam eder.
Öte yandan kandaki şeker hücreler tarafından kullanılamadığı için hasta zayıflar.

Neden hastalar sürekli yorgunluk hisseder?

İnsülin eksik olduğu için hücreler kandaki şekeri alamaz ve enerji üretmek için kullanamaz. Vücutta yeterince enerji üretilemediği için hastalar yorgunluk hissederler.

Diyabet teşhisi nasıl konulur?

Kesin tanı için diyabet şüphesi olan hastalarda kan şekeri ölçümleri yapılmalıdır.

1- Açlık plazma kan şekeri 110 mg/dl. üzerinde ise;

2- Herhangi bir saatte bakılan plazma kan şekeri 200 mg/dl. üzerinde ise;

Diyabetin yol açtığı sorunlar neler?

Diyabette yıllar geçtikçe etkilenen organlara göre değişik sorunlar ortaya çıkabiliyor.  Bu sorunlar ;

·         Göz problemleri
·         Ayak yaraları
·         Böbrek bozuklukları
·         Kalp ve damar bozuklukları
·         Enfeksiyonlara yatkınlık.
·         Cinsel problemlerdir.

Diyabet Kimlik Kartı

Diyabet Kimlik Kartı

Bütün hastalar kan şekerinin düşmekte olduğunu farkeder ama bazen bu, herhangi bir belirti vermeksizin, birden bire gelişebilir. Böyle bir olasılık nedeniyle, diyabeti olan bütün hastalar, kendilerindeki bu sağlık sorununu bildiren ve her zaman yanlarında bulunacak bir tanıtım kartı taşımak durumundadır.
Bayılmış veya konuşamayacak durumda olduğunuzda bu tanıtım kartı size yardıma koşan insanlara sorunun ne oluğunu anlatacak ve ihtiyaç duyduğunuz tedaviye daha çabuk kavuşmanıza yardım edecektir.

Yanınızda taşıdığınız bu tanıtım kartında adınızın, telefonunuzun ,doktorunuzun telefon numarası ve bir yakınınızın telefon numarası yazılı olması gerekir.

Ayrıca bu kartta acil durumda (hipoglisemi) yardım için yapılacaklar yazılı olabilir. Örneğin ;

• Baygınsam ve hareketlerimde değişme görürseniz ve yutkunamıyorsam ağız yoluyla bir şey vermeye çalışmayınız.
• Eğer yutabilecek durumda isem şeker yada tatlı bir içecek veriniz.
• Eğer şekerli içecekten sonra kendime gelmezsem ve yakın hastaneye götürünüz.

Kimlik kartınızı takip ve eğitim için gittiğiniz doktor ve diyabet hemşirenizden temin edebilirsiniz.Seyahata çıkarken gittiğiniz ülkenin dilinde veya ingilizce diabet kimliği taşıyınız.

Diyabet ve Ayaklarımız

AYAK SAĞLIĞI İÇİN ALTIN KURALLAR 
Diyabet (şeker hastalığı) iyi tedavi edilmezse ayaklar dahil olmak üzere, birçok organ ve sistemde bozukluklara yol açabilir. Bu nedenle diyabetlilerde ayak sağlığı çok önemlidir. Genelde kadınlar şık ayakkabıları severler ama ayak sorunlarının tek sorumlusu şık ayakkabılar değil. Spor ayakkabılar da ayakları deforme edebilir. Doğru ayakkabı seçimi kadar ömür boyu bizi taşıyan ayaklarımızın bakımına da önem vermeniz gerekir. Ellerinize ve yüzünüze verdiğiniz özeni ayaklarınıza da gösterip belli dönemlerde profesyonel bakımları da hayatınıza katmalısınız. Şeker hastalarında ayak problemleri hastaneye yatışın en sık nedenlerindendir.

Diyabet Ayaklarımızı İki Yönde Etkileyebilir:

1. Sinirlerin hasar görmesi: Sıcak, soğuk ve ağrıyı hissetmeyebiliriz,

• Damar sertliğine bağlı ortaya çıkan dolaşım yetersizliği.
• Ayaklarda sinir harabiyetine bağlı (otonom nöropati) olarak gelişen deformiteler, ayakta şekil bozuklukları: Bu deformiteler ayak tabanlarımıza binen yükün dengeli dağılmasını önleyerek tüm yükün bir noktaya binmesine ve bu noktada da yaralar oluşmasına yol açabilir.Ayaklarımızın basınca maruz kalan yerlerinde vücudun kendini korumak için oluşturduğu sertleşmeler/kalınlaşmalar (nasırlar) oluşur. Bu bölgeler yara açılmaya daha elverişlidir.
• Ayaklarda sinir harabiyetine (otonom nöropati) bağlı olarak terleme azalır veya kaybolur, bu durum ayak derisinin kurumasına ve kolay çatlamasına yol açar. Oluşan çatlaklar ayak yaraları için uygun zemin hazırlar.
• Ayaklarımızı korumayan, sıkan ve ayak şeklimize uygun olmayan ayakkabılar.
2. Kan damarlarının hasar görmesi: Azalan kan akımı nedeniyle ayak ülserleri ve yaralarının geç iyileşmesine neden olur.

Genellikle birinci neden ağır basar, yayılan kan akımının azalması da olaya katkıda bulunur.

DİYABETTE AYAK PROBLEMLERİNİN OLUŞUMUNU NELER KOLAYLAŞTIRIR?

• Şeker hastalığının kontrolsüz olmasına bağlı olarak sinirlerin harap olması, bunun sonucunda ayaklarımızı korumamıza yardımcı olan ağrı hissimizin kaybolması ve ayakta basınca maruz kalan noktaların değişmesi: Basınca maruz kalan bu noktalar kolaylıkla yara açılabilecek bölgelerdir. Ayağımıza batan cisimler canımızı yakmaz, ayakkabı ayağımızı sıkıp yara oluşturduğu halde hiçbir şey hissetmeyebiliriz.

Ayrıca, ayaklarımızda sık görülen bir problem olarak karşımıza çıkan tırnak batmaları ve ayak mantarları da ayaklarda ciddi infeksiyonların oluşumu için zemin hazırlayabilir.
• Ayak tırnakları ve deride mantar oluşumu diyabetik hastalarda çok yüksek oranda görülür. Çünkü mantara neden olan enfeksiyon ajanı diyabetik hastaların cildini çok sever.

 

• Tırnaklarda kalınlaşma
• Tırnaklarda sarı veya mor renk olması,
• Tırnakların ayrışması, çatlaması,
• Tırnak batması mantar enfeksiyonunu düşündürür.

 

Ayak derisi ve parmak aralarında çatlama, kalınlaşma, soyulma, su toplaması belirtileri görülür. Yukarıdaki belirtiler varsa mutlaka hekiminize ya da diyabet hemşirenize gösteriniz. Ayak muayenenizde parmak araları kontrolü çok önemlidir.

AYAK PROBLEMLERİNDEN KORUNMAK İÇİN NE YAPILMALI?

• Ayaklarınızı her gün kontrol ediniz. Göremediğiniz yerler için ayna kullanabilirsiniz ya da bir yakınınızın yardımını isteyebilirsiniz.
• Ayaklarınızı her akşam ılık su ile yıkayınız, sonrasında parmak aralarınızı da içine alacak şekilde tek kullanımlık kalın kağıt havlu ile iyice kurulayınız. Islak bırakmanız parmak aralarınızda mantar oluşmasına yol açabilir.
• Ayaklarınızı yıkayıp kuruladıktan sonra ayaklarınıza nemlendirici krem sürünüz (su bazlı nemlendirici krem). Ayak parmak aralarınıza krem sürmeyiniz.
• Ayak tırnaklarınızı düz olarak ve etinizden önde kalacak şekilde kesiniz. Özellikle tırnak köşeleri derin kesilmemelidir.
• Nasırlar için bir doktora başvurunuz. Kesinlikle nasır yakısı sürmeyin ve kesici aletlerle temizlemeye çalışmayınız. Tıbbi olmayan kişilere bu işlemleri yaptırmayınız.
• Çoraplarınızın lastikleri giyildiğinde iz yapmayacak sıkılıkta ve dikişsiz olmalıdır. Ayağınızı terletmeyen pamuklu çorapları tercih ediniz. Sentetik çorapları kullanmayınız.
• Çoraplarınızı her gün değiştiriniz.
• Ayakkabınızın içini her seferinde giymeden önce kontrol ediniz. İçine ayağınıza zarar verebilecek yabancı cisimler girmiş olabilir.

Yeni ayakkabılarınızı ayak şeklinizi alana kadar çok kısa sürelerle giyiniz. Ayakkabılarınızı çorapsız şekilde giyinmeyiniz. Bağcıklı ayakkabıları tercih ediniz.
• Yüksek topuklu, ucu açık ve dar ayakkabıları giymeyiniz.
• Kesinlikle çıplak ayakla dolaşmayınız.
• Ayağınızda en küçük bir yara oluştuğunda bile doktorunuza ya da diyabet eğitimcinize başvurunuz.
• Günlük bakımınızda muayene, ılık su ve uygun sabun ile yıkama, kurulama, masaj ve törpü önemli noktalardır.
• Ayak bakımında kullandığınız malzemeler size ait olmalıdır.
• Ayaklarınızı ısıtmak için hiçbir zaman ütü, tuğla, sıcak su şişesi veya termofor kullanmayınız. Kalorifere dayamayınız veya sobaya çok yakın tutmayınız.
• Çok sıcak su ile duş almayınız.
• Damarlarımızın harabiyetini hızlandırıcı en büyük faktör olan sigarayı mutlaka bırakmalısınız!

 

• Deride renk değişiklikleri (örneğin kızarıklık),
• Ayaklarınızın birinde bölgesel ısı artışı,
• Ayakta ve bilekte şişlik,
• Bacaklarda ağrı (dinlenme veya hareket sırasında),
• İyileşmesi geciken yara,
• Ayak tırnaklarında kalınlaşma, renk değişiklikleri ve batma,
• Ayakta his azalması veya kaybı,
• Nasır oluşumu,
• Deride çatlaklar,soyulma ve su kabarcıkları oluşumu,
• Ayakta şekil değişiklikleri,
• Ayak parmak aralarında sulantı-beyazlaşma-yarılma gibi deri değişiklikleri,
• Parmak araları ve tabanlarda kaşıntı oluştuğunu gördüğünüzde mutlaka doktorunuza danışınız!

UNUTMAYINIZ; umursamadığımız en küçük bir yara, organ kaybına bile neden olabilir.

AYAK JİMNASTİĞİ

Ayaklarınızın sağlığı için, yorgun bir günün ardından ve uzun yürüyüşlerden sonra ayaklarınızı dinlendirmek için birkaç dakikalık jimnastik yeter. Aşağıdaki hareketlerin her birini 10’ ar kez tekrarlayınız.

• İki ayağınızın parmak uçlarını içe doğru kıvırarak yere basınız ve tekrar yukarı kaldırınız.

• Topuğunuzu yere basarak ayak parmaklarınızı havaya daha sonra parmaklarınıza basarak topuğunuzu kaldırınız ve tekrarlayınız.

•Topuğunuzu yere basarak ayak parmaklarınızı havaya kaldırınız, ayaklarınızı kemiğiniz üzerinde dışa doğru döndürünüz.

• Parmaklarınıza basarak topuğunuzu kaldırınız. Önce dışa, sonra yere ve orta noktaya olmak üzere döndürünüz.

• Bacağınızı uzatarak yukarı doğru kaldırınız. Ayak ucunuzu kendinize doğru çekiniz.

• Bir önceki egzersizi iki ayağınız birlikte olacak şekilde yapınız.

• Her iki bacağınızı aynı anda kendinize ve geriye doğru çekip bırakınız.

• Bacağınız uzatılmış durumdayken daireler çiziniz.

• Bir gazete parçasını sert bir top haline getiriniz, daha sonra tekrar düzleştirip yırtınız.

HANGİ DURUMLARDA DOKTORA BAŞVURMALISINIZ? DERİDE MANTAR ENFEKSİYONUNUN BELİRTİLERİ NELERDİR? TIRNAKLARDA MANTAR ENFEKSİYONUNUN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Diyabet ve Fiziksel Egzersiz

Tip 2 diyabetin tedavisinde egzersiz ve beslenme ,tedavinin temel öğelerindendir.
Egzersiz yapmak;

• Kan şekerini düşürür,
• İnsülin ihtiyacını azaltır,
• Kan basıncının ayarlanmasına yardımcı olur,
• Kilo verilmesini sağlar,
• Kemik erimsini önler,
• Kendimizi iyi hissetmemizi sağlar.

Diyabetliler egzersize başlamadan önce : Düzenli sağlık kontrolü ve göz muayenesi yapılmalı ve diyabetinizin ne kadar iyi kontrol edildiğini gözden geçirmelisiniz.Seçeceğiniz egzersiz tipi hakkında diyabet ekibinizle konuşmalısınız.Eğer diyabet komplikasyonlarınız veye başka problemleriniz varsa ,egzersiz sizin için sakıncalı olabilir.

Diyabetik hastaların egzersizinde dört unsura dikkat edilir.Bunlar:

• Egzersizin tipi
• Egzersizin süresi
• Egzersizin yoğunluğu
• Egzersizin sıklığıdır.

Yemekten hemen sonra veya hemen öncesinde egzersiz yapılmamalıdır.En iyi egzersiz zamanı yemekten 1,5- 2 st sonradır.

Egzersizin tipi ve şiddeti bireyin:yaşı,metabolik kontrolüne,kas-iskelet sisteminin uygunluğuna,kardiyo-pulmoner uygunluğa göre değişir.

Hangi tip egzersizler tercih edilir:

• Yürüme
• Koşu
• Bisiklet
• Yüzme

Egzersizin süresi yararlı olabilmesi için en az 30 dk.yapılmalıdır.1 st fazla yapmak zararlı olabilir.Egzersizin başında 5-10 dk ısınma hareketleri,sonunda ise yine 5-10 dk süreli soğuma hareketleri yapılması gerkmektedir.Egzersizin yararlı olabilmesi için haftada 3-4 gün tekrarlanmalıdır.Egzersizin yoğunluğu ise kişiye göre değişmekle beraber örneğin yürüyüş yapılacaksa dakikada 120 adım atacak tempoda egzersiz yapılmalıdır.

Dikkat edilecekler :

• Egzersiz öncesi ve sonrası kan şekeri ölçülmeli eğer egzersiz öncesi ;

• 240 mg / dl üstünde ise egzersiz yapılmamalı,
• 100 mg / dl ise karbonhidrat içeren gıda alınıp egzersiz öyle yapılmalı,
• 60 mg /dl altında ise egzersiz kesinlikle yapılamamalıdır.

• Retinopatisi olan hastalar ağırlık çalışmamalıdır.
• Ayaklarında his kaybı olan hastalar yüzmeyi tercih edebilirler.
• Hipertansiyonunuz varsa mutlaka kontrol altına alınmalıdır.
• Tip 1 diyabetlilerde glisemik kontrolü dengesini korumak daha fazla dikkat gerektirir.Aile,öğretmen ve spor öğretmeni bu konuda bilinçli olmalıdır.
• İnsülin,kullanılan insülin tipine göre seçilen bir sürede ve egzersiz yapmayacak kasa yapılmalı,
• Yoğun ve uzun süreli aktivite yapılacaksa en az her 30 dk’da bir egzersiz sırasında karbonhidrat alınmalı ve kan şekeri izlenmelidir
• Aşırı sıcak ortamlarda egzersiz yapılmamalıdır
• Eğer diyabet komplikasyonunuz varsa ( retinopati,nöropati,nefropati, Kalp hastalığı vb.) egzersiz çeşidi mutlaka doktora danışılarak seçilmelidir.
• Egzersize bağlı hipoglisemi gelişme riski olduğundan kişi yalnız egzersiz yapmamalı ve bu durumda neler yapılacağını bilmelidir.

Diyabet ve Gebelik

Gebelik Diyabeti son 20 yıldır artan, oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Gebelik öncesi diyabet (Pregestasyonel diyabet) olduğu gibi gebelik seyri sırasında da diyabet (Gestasyonel diyabet) gelişebilir.

Pregestasyonel Diyabet

Her 200 gebe kadından birinde olduğu tahmin edilmektedir. Her yıl dünyada binlerce diyabetik kadın problemsiz bir gebelik geçirerek sağlıklı bir bebek sahibi olabilmektedir.
Gebelik Öncesi

Gebeliğin fizyolojisi gereği bazı hormonlar gebelikte bebeğin gelişimi için normalden daha fazla salgılanmaktadır. Bu hormonların normalden fazla salgılanması kan şekerinin yükselmesine sebep olur. Bu nedenle diyabetiniz varsa ve çocuk sahibi olmak istiyorsanız mutlaka diyabet doktorunuzla ve bir kadın doğum uzmanı ile görüşmelisiniz. Gebelik için iyi bir hazırlık dönemi geçirmeli ve gebeliğin planlı olması gerekir. Tip 1 diyabetliyseniz doktor kontrolü altında günde 3 kez kristalize (kısa etkili) insülin ve günde 1 veya 2 kez NPH (orta etkili) insülinle tedavi olmalısınız. Eğer Tip 2 diyabetliyseniz ve oral antidiyabetik ilaç kullanıyorsanız, diyabetinizi kontrol altında tutmak için oral antidiyabetik değil insülin kullanmalısınız. Oral antidiyabetikler bebeğe zarar verebilir ve gebelikte kesinlikle kullanılmamalıdır.

Gebelik ileride diyabet komplikasyonlarının ortaya çıkması riskini etkilememektedir. Ancak gebelik diyabete özgü bir komplikasyon varsa bu komplikasyonu ağırlaştırabilir ve bazı komplikasyonlar bebeğin sağlığını risk altına sokabilir. Bu nedenle gebelikten önce böbrek, göz, kalp, sinir sistemi tutulumu varlığı ve dolaşım sistemi kontrolleri yapılmalıdır. Herhangi bir diyabet komplikasyonu varsa, önceden tedavi edilmeli, daha sonra gebelik planlanmalıdır. Özellikle diyabetli kadınlarda sigara ve alkol bebek için çok zararlıdır ve gebe kalınmadan önce kesilmelidir.

Gebe kalmadan önce dikkat edilecek bir başka konuda HbA1c düzeyinizdir. Kendinize iyi bir HbA1c düzeyi belirleyin. Böylece çocuğunuzun büyümesi ve gelişmesi için iyi bir başlangıç yapmış olursunuz. Gebe kalındığı dönemde ya da erken gebelik döneminde iyi bir kan şekeri kontrolü sağlanmışsa anomali veya düşük riskinde artış olmaz. HbA1c düzeyi %9’un üzerinde olduğunda riskler artmakta ve HbA1c düzeyi %11’in üzerinde olduğunda risk artışı çok daha fazla olmaktadır. Bu nedenle gebeliğin iyi planlanması ve gebelik öncesi HbA1c düzeyinin %8’in altında olması çok önemlidir

Gestasyonel Diyabet

Gebelik diyabeti gebelik sırasında ortaya çıkan, geçici bir diyabet şeklidir. Her 200 gebe kadından beşinde gestasyonel diyabet geliştiği tahmin edilmektedir. Gestasyonel diyabetin nedeni vücuda yüklenen fazla yükün kan şekerini normalden daha yüksek seviyelere çıkarmasıdır. Bu durum özellikle 24.-28. gebelik haftalarında ortaya çıkar. Eğer gebelik sorunsuz geçiyorsa ve gestasyonel diyabet riski yüksek değilse bu haftalar arasında glukoz testi uygulanmalıdır. Ancak diyabet belirti ve bulguları (çok idrara çıkma, çok su içme, gece idrara çıkma, tekrarlayan vajinal enfeksiyonlar) varsa gebeliğin hangi döneminde olursa olsun glukoz testi hemen uygulanmalıdır.

Glukoz testi: Günün herhangi bir saatinde 50 g. oral glukoz içirilir ve 1 saat sonra kan şekerine bakılır. Kan şekeri 140 mg/dl.’nin üzerinde ise OGTT yapılmalıdır.

OGTT (oral glukoz tolerans testi): Bu test için en az 8 saat aç kalınması gereklidir. Sabah açlık kan şekeri bakılır ve 100 g. oral glukoz içirilir. Aşağıdaki kan şekeri değerlerinden iki veya daha fazlasının saptanması ile gestasyonel diyabet tanısı konulur.

 

Açlık 105 mg/dl.
1. saat 195 mg/dl.
2. saat 165 mg/dl.
3. saat 145 mg/dl.

 

Gestasyonel Diyabet Açısından Kimler Risk Altındadır?

• Ailesinde diyabet öyküsü olanlar
• Kilolu veya obez kadınlar
• Daha önce 4,5 kg. ve üzerinde bebek doğuranlar
• Hipertansiyonu ve kan yağları yüksek olanlar
• 30 yaş ve üzerinde olanlar

 

Gestasyonel diyabetli kadınlarda açlık kan şekeri 90 mg/dl, tokluk (yemekten 2 saat sonra) bakılan kan şekeri ise 120 mg/dl.’nin altında olmalıdır. Doktorunuzun ve diyabet hemşirenizin önerdiği kan şekerlerinizi kontrol etmeniz ve sonuçları mutlaka kaydetmeniz gerekir.

Kan şekerinin normal sınırlarda seyredebilmesi için diyetisyen tarafından diyet programına uyulmalıdır. Yeterli miktarda karbonhidrat, protein, yağ, kalsiyum, demir, folik asit alınmalıdır. Günde 3 ana öğün, 3 ara öğün alınması gerekir. Bazı diyabetli gebelerde kan şekeri diyetle kontrol altına alınamayabilir ve insüline gereksinim olabilir. Doktorunuzun önerisi doğrultusunda günde 2 kez veya daha fazla insülin uygulamanız gerekebilir. İnsülin , bebeğin sağlığını korumak ve iyi bir kan şekeri kontrolü sağlamak için şarttır.

Gebelik Sırasında Hipoglisemi

Kan şekeri düzeyi mümkün olabildiğince normal sınırlarda tutulmalıdır. Kısa süren hipoglisemiler bebek için tehlikeli değildir. Fakat hipogliseminin uzun sürmesi, annede bu dönemde konvülsiyon veya şuur kaybı gelişmesi tehlikeli olabilir. Düşük kan glukozu bulantı ve kusmaları arttırabilir. Bulantı ise düzenli yemek yemeyi zorlaştırır. Tüm bunlara bağlı olarak kolaylıkla bir kısır döngü gelişebilir. Hipoglisemi riskine karşı yanınızda glukoz tablet, şeker veya meyve suyu bulundurmalısınız.

Bebekte Ortaya Çıkabilecek Sorunlar

Doğum Sonrası

Doğumdan sonra pregestasyonel diyabetlilerde insülin gereksinimi hızla azalır. Eğer doz değişikliği yapılmazsa hipoglisemi görülebilir. Kan şekeri kontrolleri düzenli olarak yapılmalıdır. Tip 1 diyabetli annenin çocuğunda Tip 1 diyabet riski % 1-2’dir. Baba Tip 1 diyabetli ise risk %6’ya çıkar. Anne-baba ikisi de Tip 1 diyabetli ise çocuğun Tip 1 diyabetli olma riski %30’dur. Anne veya babanın birisi Tip 2 diyabetli ise çocuktaki Tip 2 diyabet riski %15-20, anne-baba ikisi de Tip 2 diyabetli ise çocuktaki risk %60-70’tir.

Gestasyonel diyabetlilerde ise doğum sonrası diyabet çoğunlukla düzelir. Gebelik sırasında insülin kullanılıyorsa kan şekeri takibi ile insülin tedavisi kesilmelidir. Gestasyonel diyabetli annelerin yaklaşık %30’unda 20 yıl içerisinde diyabet gelişmektedir. Bu nedenle gestasyonel diyabet olan kadınlar doğumdan sonraki yıllarda da beslenmelerine dikkat etmeli ve kilo almamalıdırlar.

Gebelikten sonra, diyabetin sadece gebelikle ilgili olduğunu anlamak için, doğumdan 6-12 hafta sonra OGTT testini tekrar yaptırmak gerekir. Eğer normal ise, bir sonraki gebeliğe kadar yaptırmak gerekmez. Başka bir çocuk sahibi olmak niyetiniz varsa, daha detaylı bir inceleme gerekir. Bir kez gebelik diyabeti ile karşılaştıktan sonra, bunu tekrar yaşama riskiniz % 50 ‘ dir. Bu durumda gebelikten öncede OGTT ‘yi tekrarlamak gerekecektir.

 

Annedeki şeker (glukoz) bebeğin beslenmesini sağlayan en önemli besindir. Plasenta yoluyla bebeğe geçen glukoz, yakıt olarak kullanılır. Ancak annedeki glukozun normalden yüksek olması bebek için zararlıdır. İlk iki aydaki yüksek glukoz düzeyi diyabetik annenin bebeğinde çeşitli anomolilere yol açar. Yalnız glukoz değil keton cisimleri de plasentadan bebeğe geçebilir ve bebeğin gelişimini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle annede hiperglisemi ve ketoasidoz gelişmesi kesinlikle önlenmelidir. 2. aydan sonra görülen glukoz yüksekliği farklı sorunlara yol açabilir. Artık pankreası insülin üretebilen fetüs, annesinden aldığı yüksek şeker miktarına uyum sağlamak için insülin yapımını arttırır. Fetüsün glukoz ve insülinindeki bu artış, özellikle son aylara doğru yağ dokusunda artışa ve aşırı büyümeye neden olur, fetüsün doğum ağırlığı 4 kg.’nın üstüne çıkar. Fetüsün büyük olması doğum sırasında yaralanmalar, omuz çıkıkları ve sinir zedelenmeleri gibi sorunlara neden olur. Doğumdan hemen sonra ise bebekte aşırı şeker düşmesi, sarılık ve solunum problemleri gözlenebilir. Erken doğum sezeryanla doğum sıklığı artar.

Diyabet ve Hiperglisemi

Bilindiği gibi normalde açlık kan şekeri düzeyi 70-110 mg/dl. arasındadır, tokluk kan şekeri ise 140 mg/dl.’yi geçmemelidir. Kan şekerinin normal sınırların üzerinde bulunmasına hiperglisemi adı verilir. Hiperglisemi diyabetin komplikasyonlarından biridir ve oldukça sık karşılaşılan bir sorundur.

Kan Şekeri Düzeyini Yükselten Nedenler

• Tıbbi beslenme tedavisine uymayarak çok fazla yemek yenmesi,
• Her zaman yapılan egzersizin yapılmaması, hareketsiz kalınması,
• Ağızdan alınan şeker düşürücü ilaçların yeteri kadar alınmaması ya da insülinin yeterli miktarda yapılmaması,
• Enfeksiyonlu bir hastalık geçiriyor olmanız,
• Stresli bir dönemde olmanız,
• İnsülin enjeksiyonu yaptığınız bölgedeki kaslarınızı çalıştırıcı bir egzersiz yapmanız (örneğin; insülin enjeksiyonunuzu bacağınızdan yaptıktan sonra koşma,futbol, bisiklet binme gibi bacak kaslarınızı çalıştırıcı, dolayısıyla insülinin etki hızını arttırıcı egzersiz yapmanız),
• Her zaman aynı dozda kullandığınız ilaçların artık yetersiz geliyor olması, kan şekeri düzeyinizi yükseltebilir,
• Kan şekerininin yükselmesine neden olan ilaçları kullanmak.( steroid vb.)

Hipergliseminin Belirtileri Nelerdir?

• Sık sık idrara çıkmanız,
• Gece boyunca idrar yapmak için kalkmanız,
• Ağzınızın normalden fazla kuruması ve çok fazla su içme ihtiyacı duymanız,
• Her zamankinden daha fazla acıkmanız,
• Halsizlik, yorgunluk hissetmeniz,
• Açılan yaralarınızın çok yavaş iyileşmesi,
• Derinizde kuruma ve kaşıntı olması,
• Bulanık görmeniz,
• Cinsel organlarda sık mantar enfeksiyonu oluşması , kuruluk , kaşıntı.

Bu belirtilerden bir veya birkaçının olması kan şekerinizin yükseldiğini gösterir.

Hipergliseminin Tedavisi

Öncelikle hipergliseminin nedeni araştırılmalıdır. Bu dönemde daha sık kan şekeri kontrolü yapılmalıdır. Kan şekeriniz 240 mg/dl.’nin üzerinde ise kesinlikle egzersiz yapmayıp istirahat etmelisiniz ve idrarda keton baktırmalısınız. Eğer mide bulantınız yoksa bol su tüketmelisiniz. Diyetinizi ve kullandığınız ilaçları tekrar gözden geçirin. Kan şekeriniz düşmüyor, aksine sürekli yükseliyorsa mutlaka doktorunuza başvurmalısınız. Çünkü kontrol altına alınmayan yüksek kan şekeri sizi komaya sokabilir.

Unutulmamalıdır ki ! Kan şekerini düşürücü hiçbir yiyecek yoktur. Çok yüksek kan şekerleri doktor kontrolünde ayarlanabilir.

Diyabet ve Hipoglisemi

Hipoglisemi, yani kan şekerinin normalden düşük olması, hemen tedavi edilmesi gereken bir durumdur ve kan şekerinin yüksek olmasından daha da önemlidir. Çünkü, kan şekeri düşüklüğü kısa sürede gelişen bir durumdur ve müdahale edilmez ise hipoglisemi komasına neden olur.

Hipogliseminin oluş nedenleri ;

• Gereğinden fazla insülin veya şeker ilacı almanız,
• İnsülin enjeksiyonundan veya aç karnına içilen ilacınızı aldıktan sonra yemeğinizi geciktirmeniz,
• Yemeniz gereken ana/ara öğünleri atlamanız,
• Yoğun bir stres veya hastalık döneminde olmanız,
• Gereğinden fazla egzersiz yapmak,
• İnsülin enjeksiyonu yaptığınız bölgedeki kaslarınızı çalıştırıcı bir egzersiz yapmanız (örneğin; insülin enjeksiyonunuzu bacağınızdan yaptıktan sonra koşma,futbol, bisiklet binme gibi bacak kaslarınızı çalıştırıcı, dolayısıyla insülinin etki hızını arttırıcı egzersiz yapmanız),
• Aç karnına ve her zamankinden fazla egzersiz yapmanız ,
• Aç karnına alkol almanız,
• İnsülini her zaman aynı bölgeden yaparken, o gün enjeksiyon bölgesini değiştirmeniz,
• Sindirim güçlüğü, mide boşalmasının gecikmesi gibi sorunlarınızın olması,
• İlaçları yanlış zamanda kullanmanız,
• Soğuk ortamdan çok sıcak ortama geçmeniz.

Eğer şekeriniz normal sınırların altına düşerse ani olarak bazı belirtiler hissedersiniz. Bu belirtiler ;

• Ellerde ve ayaklarda titreme,
• Ani halsizlik, yorgunluk hissi,
• Yemeniz gereken ana/ara öğünleri atlamanız,
• Açlık hissi,
• Dikkat dağılması,
• Bulanık veya çift görme,
• Baş ağrısı, baş dönmesi,
• Sinirlilik hali,
• Çarpıntı,
• Özellikle yüzde solukluk,
• Soğuk terleme (normal bir terlemeden faklı olarak boncuk taneleri şeklinde olur).

Yukarıda saydığımız belirtilerin hepsi birden her diyabetlide görülmeyebilir.
Bu belirtilerin sadece birkaçı hissedilebilir, sizde görülen hipoglisemi belirtileri size özgüdür.

Ne yapılmalı ?

Eğer bu belirtilerden bazılarını hissettiyseniz kan şekerinizin düştüğünden emin olmanız gerekmektedir. Bunu da kan şekeri ölçümü yaparak anlamak mümkündür. Bu yüzden kendi kullanabileceğiniz bir kan şekeri ölçüm cihazınızın bulunması gerekir. Ölçüm sonucu kan şekeriniz düşük çıktıysa hemen şekerli bir şeyler yemeniz gerekir. Bunun için izlenecek adımlar şunlardır;

Kan şekeri sonucu :

 

50 – 70 mg / dl arasında ise ———- bir bardak meyve suyu veya şekerli su,
50 mg/dl ‘ nin altında ise ———- 2-3 adet kesme şeker alın,
Eğer ağızdan hiçbir şey alamayacak durumda iseniz, en yakın sağlık kuruluşuna başvurmamız gerekir.

 

Diyabeti olan bütün hastalar, kendilerindeki bu sağlık sorununu bildiren ve her zaman yanlarında bulunacak bir tanıtım kartı taşımalıdırlar. Baygın veya konuşamayacak durumda olduğunuzda bu tanıtım kartı size yardıma koşan insanlara sorunun ne olduğunu anlatacak ve ihtiyaç duyduğunuz tedavinin uygulanmasını hızlandıracaktır.

Diyabet ve Kalp Hastalıkları

Diyabet, ömür boyu bakım gerektiren kronik bir hastalıktır. Diyabetli bireylerin kanında çok miktarda bulunan şeker damar sertliğine neden olur ve kalbe gelen kan miktarı azalır. Bunun sonucu olarak hissedilen göğüs ağrısı, kalp krizine veya ani kardiyak ölümlere neden olur. Özelliklede öğünlerden iki saat sonra ortaya çıkan tokluk kan şekeri yüksekliği bu riski arttırır.
Tip 2 diyabetlilerde aynı yaşlardaki diyabeti olmayan bireylere göre kardiyovasküler hastalık riski 2-3 kat fazladır.

Makrovasküler (büyük damar) Komplikasyonlar: Diyabete bağlı ateroskleroz, hipertansiyon, kalp krizi, inme gibi makrovasküler komplikasyonlar görülebilir.

Makrovasküler risk faktörleri:

1.  Hiperlipidemi (Kan yağlarının normalin üzerinde olması): Kanınızdaki kolesterol düzeyi çok yüksek ise fazla kolesterol arter duvarlarında birikebilir ve doğrudan ateroskleroz sürecine katkıda bulunur. Diyetisyeninizin önerdiği şekilde kolesterolden fakir diyet almalısınız. Kolesterol düzeyini normale indirmek için ‘lipid düşürücü’ ilaç (doktor kontrolünde) kullanmanız da gerekebilir.

2.  Hipertansiyon (Tansiyonun 130/80 mg/Hg’nın üzerinde olması): Kanınızın damarlara akabilmesi için basınç altında tutulması gereklidir, ancak basınç normalden yüksek olursa arter hastalığı gelişme riskini arttırır. Kan basıncı yüksekse kalp hastalığı, periferik damar hasarı, böbrek hasarı ve inme riski daha fazladır.

• Kan basıncınızı düzenli olarak kontrol etmelisiniz.
• Kilo almamak ve eğer gerekiyorsa kilo vermek gereklidir.
• Fazla tuzlu yemek yada alkol almak kan basıncını yükseltir, bu yüzden tuzu ve alkolü hiç almamak en faydalısıdır.
• Doktorunuzun önerisiyle ‘antihipertansif ilaç’ almalı ve bu ilaçları düzenli olarak kullanmalısınız.

3.  Diyabet: Diyabetiniz olduğunda arter hastalığı riskinizi arttıran tüm faktörleri izlemek ve kontrol etmek önemlidir. Kandaki glukoz miktarının düzenli olarak ölçülerek kontrol edilmesi ve normal seviyelere en yakın düzeyde (açlık 70-110 mg/dl.) tutulması, diyabetin yol açabileceği sorunlardan korunmanızı sağlayacaktır.

4.  Sigara içmek: Sigara içiyorsanız bırakmaya çalışın, çünkü sigara içmek kan basıncını yükseltir, hem de doğrudan kalp ve dolaşım sistemi hastalığı riskini arttırır. Sigarayı bıraktığınız zaman kalp krizi geçirme riskiniz azalır. Daha önceden kalp krizi geçirdiyseniz ve sigara içmeyi bırakırsanız ikinci kez kalp krizi geçirme riskininizi de azaltmış olursunuz.

5.  Şişmanlık (obezite): İdeal vücut ağırlığının %20 üstünde olan kişilerde kalp hastalığı ve inme gelişmesi riski fazladır. Özellikle karın bölgesinde yağlanmanın artması kardiyovasküler riski arttırır. Fazla kilonuz varsa kilo vermeye çalışmalısınız.

6.  Fiziksel aktiviteden uzak yaşam tarzı: Egzersiz şekerinizi düzenler, kalp krizi riskinizi azaltır, kilonuzu ve kan basıncınızı kontrol altında tutmanızda yardımcı olur. Bir egzersiz programına başlamadan önce doktorunuza danışmalısınız. Yürüyüş, merdiven çıkma, yüzmek, bisiklete binmek en uygun egzersizlerdir. En az haftanın 3 günü 30 dakika egzersiz yapmalısınız.

7.  Stres: Egzersiz stresle başa çıkmanızda size yardımcı olabilir.

8.  Ailede kalp hastalığı olması

Mikrovasküler (küçük damar) komplikasyonlar:

Diyabetli bireylerde küçük damarlarda zedelenebilir. Mikrovasküler komplikasyonlar retinopati, nefropati, nöropati, diş ve dişeti hastalıkları olarak karşımıza çıkabilir. Tokluk kan şekeri erken teşhis edildiğinde ve kontrol altına alındığında, özellikle kalp-damar hastalıkları ile körlük (retinopati), böbrek yetmezliği (nefropati) ve duyu kaybı (nöropati) gibi hastalıkların gelişimi önlenebilir.

Toparlayacak olursak, diyabette kalp-damar riskini azaltmak için bir diyet programı uygulamalı, egzersiz yapmalı, kilo vermeli, sigara ve alkol kullanmamalı, kan şeker seviyesini normal sınırlarda tutmalı, hipertansiyon varsa kan basıncını kontrol altında tutmalı ve kolesterolü azaltmalıdır.

Diyabet ve Nöropati

Diyabetik nöropati, diyabetin en sık rastlanan komplikasyonlarından biridir. Yaşınız ve diyabet süreniz arttıkça nöropati riskiniz de artar.
Periferik sinir sisteminin temel birimi sinir hücreleridir.Bu sinir hücrelerinin görevi organlara elektrik uyarımlarını (sinyalleri) aktarmaktır. Kan şekeri yüksek seyrettiğinde sinir hücreleri şişer. Şişen sinir hücreleri zamanla vücuttaki organlara sinyalleri taşıma görevini yerine getiremez.

Nöropati 2 değişik şekilde görülebilir. İlki şeker hastalığının ilk tanı konduğu, kan şekerinin düzensiz olduğu dönemde vücutta dolaşan ağrı, uyuşma, yanma hissi ortaya çıkabilir. Fakat bu belirtiler kan şekerleri tedavi ile düzene girdiğinde genelde geçer. Diğerinde ise sessiz başlayan ve giderek artan ağrı, batma, yanma, iğnelenme vardır, kan şekeri kontrol altına alınsa bile şikayetler giderilemez.

Motor sinirlerdeki harabiyet sonucu kol ve bacaklarda güçsüzlük ortaya çıkar. Yürüme ve koşmada ağırlaşma, kas krampları ve hareketlerde yavaşlama görülür. Duyu sinirlerindeki harabiyet sonucu iğne batması, uyuşukluk, acıma-yanma, ağrı gibi sorunlar gelişebilir ve bu sorunlar geceleri daha da ağır seyreder. Ayrıca eller ve ayaklar tamamen çıplak olduğu halde, çorap veya eldiven giyilmiş gibi hissedilebilir. Carpal Tunnel sendromu oldukça sık görülür.Kabızlık, ishal, cinsel işlev bozuklukları, ciltte incelme de olabilir.

Diyabet ve ayaklarınız

Diyabette ayak yaraları çok ciddi bir sorundur. Diyabetliler ayak yaraları sonucu ayak parmaklarını veya ayaklarını kaybedebilirler.Ayak yaralarının en önemli nedeni diyabetik nöropatidir. Diyabetik nöropati sonucu ayaklarda his kusurları başlar. Önceleri ayaklarda yanma, batma, üşüme, karıncalanma, ağrı olur ve bu yakınmalar zamanla yerini his kaybına bırakır. His kaybı gelişen bir ayak ağrıyı ve sıcağı hissetmediği için kolayca yaralanabilir ve bu yaralar kısa sürede mikrop kaparak ciddi ayak sorunlarına neden olur. Ayak ve bacaklardaki kaslarda zayıflama olur, eklemler sertleşir. Ayakların uzun kemiklerinin parmaklarla birleşen uçları belirginleşir. Oluşan bu şekil bozuklukları nasır oluşumunu arttırır. Nasır sert bir dokudur ve altındaki sağlam ayak dokusuna bası yaparak yaralar oluşturur. Nasırın altında oluşan yaralar farkedilemediği için iltihaplanması çok kolay olur.

Diyabet ve cinsel işlev bozukluğu

Cinsel işlev bozukluğu şeker hastalarında her iki cinste de görülebilmektedir. Kadınlarda orgazm bozukluğu, vajende kuruluk, erkeklerde ise penisin sertleşme kusuru (impotans) görülür. Erkek şeker hastalarının yaklaşık yarısında bu sorun vardır. Doğru tanı konduktan sonra tedaviye başlanmalıdır. Çünkü sertleşme sorununun %20’si psikolojik kökenlidir ve kişinin bu yönde tedavi edilmesi gerekir. Eğer sorun psikolojik kökenli değilse uygun tedavi yöntemi ile tedavi edilebilir.

Karpal tünel sendromu

Karpal tünel sendromu sinir sıkışmaları içinde en sık görülenidir. Sendromun ana nedeni , normalde oldukça dar olan el bileği kanalının içindeki dokuların şişmesi veya kirişlerin iltihaplanması sonucu daha da daralması ve içinden geçen sinirlerin sıkışmasıdır. Bu hastalıkta en önemli yakınma nedeni elin ilk üç parmağında uyuşukluk, yanma, karıncalanma hissidir. Yakınmalar zaman zaman sadece el ile sınırlı kalmaz, yukarıya doğru hatta dirseğe kadar yayılabilir. Değişik tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Atel kullanımı en kolay ve ucuz yöntemdir. Özellikle gece yatarken elin atellenmesi, hareketlerin kısıtlanması ile yakınmalara iyi gelir. Fakat bu yöntem daha çok yakınmaları yeni başlayan kişiler için yarar sağlar. Yakınmalar kısa süre önce başlamış hastalar için diğer bir tedavi yöntemi lokal kortizon yöntemidir. Karpal tüneli çepeçevre saran dokuyu cerrahi işlem ile serbestleştirmek kesin çözümdür. Atel kullanımına ve lokal enjeksiyona yanıt alınamadığı durumlarda, ileri sinir harabiyeti gözlendiğinde ve elde kas erimesi olduğunda cerrahi girişim en uygun tedavidir.

Diyabet ve sindirim sistemi bozuklukları

Diyabet insan vücudundaki tüm organları olduğu gibi sindirim sistemini de etkileyebilir. Sindirim sistemindeki sorunları sebebi tabii ki diyabete bağlı nöropatidir. En sık görülen sindirim sistemi bozuklukları: Diyare, kabızlık, dışkı kaçırma, reflü özofajittir. Diyabetli bireylerde kabızlık sıklığı diğer insanlara göre daha fazladır. Tedavisinde en önemli unsur lifli gıdaların tüketilmesi, hareketli bir yaşam tarzı seçilmesidir. Diyabetlilerde görülen ishaller ise uzun sürelidir. Bu tür uzun süreli ishallerde mutlaka doktora gidilmelidir.

Diğer diyabet komplikasyonlarında olduğu gibi diyabetik nöropatinin de ortaya çıkmasındaki en önemli etmen kan şekeri kontrolünün kötü olmasıdır. Bu nedenle kan şekerinin kontrol altına alınması (normal sınırlarda seyretmesi) komplikasyonlardan korunmak için gereklidir.

HbA1c’nin %7’nin altında tutulması ve düzenli olarak (3 ayda bir) kontrol edilmesi, fazla kilolar varsa bu kilolardan kurtulmak, yılda bir kez kan yağlarının kontrol edilmesi ve hareketli bir yaşam tarzı seçilmesi de nöropatiden korunmada genel ilkelerdendir.

Diyabetli Çocuk ve Adolesanlarda Aşılama Nasıl Olmalıdır?

Diyabetli çocuklar da diğer çocukların olduğu aşıları aynı şekilde olmalıdır. Diyabet nedeniyle aşı yapılmasını kısıtlayan özel bir durum yoktur. Aksine, diyabetli çocuk ve adolesanlarda enfeksiyon hastalıklarının görülme sıklığı daha fazla olduğundan, bu hastalıklardan korunmak için aşılanmak oldukça önemlidir. Aşağıda Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanan aşı takvimi bulunmaktadır.

Nedeni belli olan ateşli hastalık durumlarında aşı uygulanabilir. Fakat ağır derecede zatürre (pnömoni), böbrek yetmezliği veya kortizon kullanımı gibi bağışıklık sistemini zayıflatan durumlarda aşı yapılması sakıncalıdır.

 

YAŞ VEREM (BCG) KARMA(DBT) Çocuk Felci(Polio) KIZAMIK HEPATİT B DİFTERİ TETANOZ TETANOZ
İLK AY * *
1.AY *
2.AY * * *
4.AY * *
6.AY * *
12.AY *
15.AY
18.AY R R
5-6 YAŞ R *
10 YAŞ *
14 YAŞ *

 

R(Rapel): Tekrar aşı

 

İnsülin enjeksiyonu yapan çocuklarda Hepatit B aşısı mutlaka uygulanmalıdır. 3 doz halinde yapılır. İlk iki doz bir ay ara ile, üçüncü doz ise ilk dozdan 6 ay sonra yapılır. Çocuk 2 yaşından büyükse ve daha önce Hepatit B aşısı yapılmamışsa, önce Hepatit B taşıyıcısı olup olmadığı araştırılmalı, daha sonra aşılanmalıdır.

Bazı aşılar ateş yapabilir ve bu da kan şekerini birkaç gün etkileyebilir. Eğer seyahate çıkılacaksa bu durum göz önüne alınarak aşılar daha önce yaptırılmalıdır. Rutin aşıların dışında diyabetli çocuklara yapılması önerilen aşılar:

Pnömokok Aşısı

Pnömokok bakterileri çocukluk çağında görülen pnömoni ve menenjitin en önemli nedenlerindendir. Bu sebeple 2 yaşından büyük diyabetli çocukların pnömokok aşısı ile aşılanmaları önerilmektedir. Aşı dozu 0,5 ml. olup bir kez kas içi ve cilt altına uygulanır ve 5 yıl sonra tekrarı gerekir.

İnfluenza (grip) aşısı

Grip aşısının koruyuculuk süresi 6 ay, gribal enfeksiyonların görülme mevsimi ise kış aylarıdır. Bu nedenle grip aşısının her yıl sonbahar aylarında yapılması uygundur. 6 aydan büyük tüm diyabetli çocuklara grip aşısı yapılabilir.

Varisella (suçiçeği) aşısı

Suçiçeği geçirmemiş 1-12 yaş arsındaki çocuklarda 0,5 ml. Cilt altına tek doz uygulanır. Adolesanlarda ilk doz aşıdan 1 ay sonra ikinci doz aşı önerilmektedir.

Hemofilus influenza tip B aşısı

Menenjit, zatürre, orta kulak iltihabı gibi ciddi enfeksiyonlara yol açan hemofilus influenza bakterisi özellkle 5 yaşın altında tehlikeli olabilir. Bu nedenle 2.,4.,6. ve18. aylarda aşılama yapılmalıdır. Bir yaşından büyük çocuklarda daha önceden bu aşı yapılmamışsa tek doz aşı yeterli olur.

Çocukların aşılanması gelecekte bulaşıcı hastalıklardan korunmak için gereklidir. Diyabetli çocuğu olan aileler aşılama programlarına titizlikle uymalı, aşılarını hekim önerisi ve kontrolü altında yaptırmalıdırlar.

Diyabette Eğitimin Önemi

Diyabet , hastalar ve sağlık personeli arasında sık ve sürekli bir işbirliği gerektiren kronik bir hastalıktır. Son yıllarda diyabetin kendisi kadar önem kazanan bir diğer konu “diyabet eğitimi”dir. Ünlü diyabetolog Joslin “diyabet eğitimi, tedavinin bir parçası değil, bizzat tedavinin kendisidir”demiştir. Eğitimi; sadece diyabetliler değil, diyabetli bireylerin yakınları ve diyabet açısından riskli kişiler de almalıdır. Diyabet tedavisinin başarılı olabilmesi için tüm tedavi basamaklarına uyulması gerekir.
Diyabette tedavi basamakları:

• Eğitim,
• Tıbbi beslenme tedavisi,
• Egzersiz,
• İlaçlardır.

Yukarıda görüldüğü gibi eğitim tedavi basamağının en başında yer almaktadır.
Tip 2 Diyabetli bireylerin yaşamlarında bir dizi değişiklik yapma istekleri , Tip 1 Diyabetlilere göre daha azdır. Bu durum , birey ve ailesinin hastalığı hafife almalarına, hastalığın yavaş ve sinsi seyirli olmasına bağlıdır. Sağlık kuruluşuna başvurma , hastalığın birçok komplikasyonları (retinopati,nefropati,nöropati, kalp ve damar sorunları ) oluşmasından sonra olmakta ve bu durumda bireye uygulanacak tedavi zorlaşmaktadır. Yapılan çalışmalara göre diyabetin kontrol altına alınması ile komlikasyonlar % 60 oranında azaltılabilmektedir.
Diyabet tedavisinin temeli birey ve ailesinin eğitimidir.Diyabetli hayatındaki bu durumu bir hastalık olarak değil, daha sağlıklı yaşamak için bir dönüm noktası kabul etmeli ve sonra diğer kriterleri gerçekleştirmek için destek almalıdır.Türkiye ´de 2.6 milyon diyabetli tahmin edilmekte ,ve bu sayı gittikçe artmaktadır. Diyabetin ne anlama geldiğini bilmeden onunla yaşamayı öğrenmek mümkün değildir. Bütün bunları yapabilmek ise kişinin isteğiyle olur.

Tip 2 Diyabet açısından riskli olan bireyler ?

• 1.derece yakınınızda diyabet olması ,
• 40 yaş üstü ,
• Kilolu olma ,
• Hareketsiz yaşamak ( özellikle masa başı işte çalışan bireyler )
• Yetersiz ve dengesiz beslenme
• Kalp -damar hastalıkları olan kişiler,
• Doğumda normalden iri bebek ( 4 kilonun üstünde ) dünyaya getiren veya gebelik diyabeti geçirmiş kadınlar ,
• Yumurtalık kisti bulunan kadınlar,
• Kolesterol bozukluğu olan hastalar ve gizli diyabeti saptanmış bireyler,diyabet açısından mutlaka izlenmelidirler.

Diyabetin takibi ve kontrol altına alınması için eğitim kaçınılmazdır.Türkiye ´ de bu alanda tüm SSK devlet ve özel hastanelerin diyabet poliklinikleri mevcuttur ve sadece diyabetlilere hizmet vermektedir.Tek yapmamız gereken diyabet bizi kontrol altına almadan bizim onu kontrol altına almamız. Vakit çok geç olmadan gelin eğitim alalım.

Diyabette İdrar ve Kan Testleri

Diyabette yaptırmanız gereken testleri üç gruba ayırabiliriz:
• Hazır testler: Herhangi bir zamanda kan veya idrar testi sonucunu görmek istediğinizde yaptırdığınız testler.
• Rutin testler: Düzenli olarak yaptırmanız gereken testler.
• Geniş zaman aralığını kapsayan testler (HbA1c, Fructosamine vb.): Bu testler uzun bir süre için diyabet kontrolünüzün durumunu gösterir.

İdrar Testleri:

• İdrarda glukoz
• İdrarda keton
• Mikroalbuminüri

Kan Testleri:

• Kan glukozu
• Kanda keton
• HbA1c ve fructosamine

İDRAR TESTLERİ

İdrarda Glukoz: İdrarda glukoz ölçümü bir ‘tarama yöntemi’dir. Bu yöntem ile gün içinde ne zaman idrarla glukoz atıldığını belirleyebilir ve buna göre kan glukozu ölçümlerinizi daha yakından takip edebilirsiniz. İdrarda glukoz ölçümü artık glukoz takibinin esas yöntemi olarak önerilmese de, bu yöntem böbrek eşik düzeyinin bilinmesi açısından önemlidir.

Böbreklerde üretilen idrarın tamamı mesanede karışır.

Bunun anlamı, ölçtüğünüz idrardaki glukoz değeri en son idrara çıktıktan sonraki ortalama kan glukoz düzeyini göstermektedir.

İdrarda glukozun negatif çıkması kan şekerinizin ne kadar düşük olduğu hakkında bilgi vermez, sadece en son idrara çıktıktan sonra böbrek eşiğinin üzerine çıkmadığını gösterir.
Böbrekler idrardan olabildiğince fazla miktardaki glukozu geri absorbe etmeye çalışır. Ancak kan glukozu belli bir düzeyin üzerine çıktığında böbrekler glukozu absorbe edemez ve glukoz idrarla dışarı atılır. Bunun olduğu düzeye böbrek eşiği denir. Bu seviye çocuklarda 145-180 mg/dl, erişkinlerde 125-215 mg/dl. arasındadır. Böbrek eşiği genellikle yaşla birlikte yükselir.

İdrarda Keton: Hastalık, stres, kötü diyabet kontrolü vb. durumlarda kan şekerinin yükselmesine bağlı olarak idrarda keton görülebilir. İnsülin yetersizliğinde vücut enerji için glukozu kullanamaz ve yağları yakar. Yağların parçalanması sonucu vücutta ketonlar oluşur. Kanda biriken ketonlar vücudumuzun dengesini bozar ve ketoasidoza sebep olurlar. Kanda biriken ketonların atılması idrar yolu ile gerçekleşir.

İdrarda keton testini ne zaman yaptırmalısınız?

• İnsülin eksikliğine bağlı bulgular görüldüğünde (bulantı, kusma, karın ağrısı)
• Kan glukozu 240 mg/dl.(13-14 mmol/L)’den yüksek olduğu durumlarda
• Akut hastalık veya stres durumlarında
• Diyabetik gebelerde.

 

İdrarda keton cisimlerinin ölçümü için herhangi bir alete gerek yoktur. Bu ölçümler keton stripleri ile yapılabilir. Keton stripi idrara daldırılır, belirtilen süre kadar beklenir ve stripte oluşan renk değişikliği kutunun üzerindeki renk ile karşılaştırılarak sonuca varılır.

• Test ürün kutularındaki açıklamaları, kullanmadan önce okumalısınız.
• Test striplerini aşırı nemli, sıcak ortamda bırakmayınız.
• Strip kutularının kapaklarını açık bırakmalıyız.
• Son kullanma tarihi geçmiş stripleri kullanmayınız.
• C vitamini veya antibiyotik kullanıyorsanız, idrarda bakılan keton testi sonucu etkileyebilir ve yanlış sonuç verebilir.

İdrar Testleri

 

Glukoz Keton Yorum
0 0 İyi
+ 0 Kanda glukoz seviyesi yüksek veya daha fazla insüline ihtiyaç var
+ + İnsülin yetersiz
0 + Alınan gıda yetersiz

 

• 3-4 saatlik idrar biriktirilerek
• Günün herhangi bir saatinde yapılan idrarda albümin/kreatinin oranı hesaplanarak
• 24 saatlik idrar biriktirilerek, kreatinin ile birlikte değerlendirilir.

Mikroalbüminüri idrarda 2-3 ay içinde birbirini takip eden 3 testten en az ikisinde 30-300 mg/gün albumin çıkarılması anlamına gelir. Gündüz saatlerinde mikroalbüminüri atılımı geceye göre %25 daha fazladır. Ağır egzersiz yapılması, kan şekerinin çok yüksek seyretmesi, enfeksiyonlu hastalıklar, kalp yetmezliği, hipertansiyon atakları gibi durumlar böbreklerden atılan albümin miktarını değiştirebilir. Bunlar göz önüne alınarak daha güvenilir sonuçlar elde edebilmek için:

• Sabah ilk idrar veya sabah saatlerinde çıkarılan idrar örneği kullanılmalıdır.
• Ölçüm test çubuklarıyla yapıldıysa ve sonuç pozitif çıktıysa üriner enfeksiyon araştırılmalı, enfeksiyon varsa tedavi olduktan sonra tekrar albümin ölçümü yapılmalıdır.

Son yıllarda mikroalbüminüri basit test çubuklarıyla (micral test) her yerde ve kısa sürede değerlendirilebilir. Bu çubuklarla ölçüm hem pratiktir, hem de %95 oranında doğru sonuç verir.

KAN TESTLERİ

Kan Glukozu: Kan glukoz testleri diyabetin kontrolünü sağlamada idrar testlerinden daha güvenilirdir.

* Micral test çubukları

Kan glukozunuzu ne zaman ölçmelisiniz?

• Sabah NPH (orta etkili) insülin kullanılıyorsanız, kan glukozunuzu sabah kahvaltısından ve akşam yemeğinden önce ölçmelisiniz.
• Kristalize (kısa etkili) insülin kullanıyorsanız, enjeksiyondan 3-4 saat sonra kan glukozunuzu ölçmelisiniz.
• Oral antidiyabetik hap kullanıyorsanız sabah kahvaltısı ve akşam yemeği öncesi, şekerinizi tıbbi beslenme tedavisi ile kontrol ediyorsanız sabah kahvaltıdan önce ve herhangi bir ana öğünden 2 saat sonra ölçüm yapılmalıdır.

Kan glukozu ölçüm sayısı ne olmalıdır?

• Diyabet tanısı yeni konmuşsa, hipoglisemi belirtilerini hissetmeyen diyabetlilerde, brittle diyabetlilerde, gebe diyabetlilerde günde 4-7 kez kan şekeri ölçümü yapılmalıdır. En sık kullanılan yöntem:
• Sabah aç karnına
• Öğle yemeği öncesi saat: 12:00’de
• Akşam yemeği öncesi saat: 18:00’de
• Gece yatmadan önce saat: 22:00’de
• Haftada bir gün gece 03:00’de

• Diyabet kontrolünüz çok iyi ise, haftada 1-2 gün günde 4 kez yada her gün farklı bir zaman diliminde ve haftada bir gün gece saat 03:00’te kan şekeri ölçülmelidir.
• Tıbbi beslenme tedavisi veya oral antidiyabetik alan Tip 2 diyabetlilerde diyabet kontrolü iyi ise, haftada 1-2 gün aç iken ve gece yatmadan önce (saat 22-23 arası) kan şekeri ölçülmelidir. Diyabet kontrolü, kontrol sağlanana kadar günde 4 kez aç, ana öğünlerden 2 saat sonra, gece yatmadan önce ve haftada 1-2 kez gece 03:00’te kan şekeri ölçülmelidir.

Günümüzde evde kendi kendinize kan şekeri ölçmenizi sağlayan, kullanımı pratik ve kısa zamanda sonucu veren glukometriler üretilmiştir.

Kan testi yapmadan önce ellerinizi su ve sabunla yıkayın. Ellerinizi yıkamaktaki amaç, ölçüm sırasında parmaklarda şeker kalmışsa (örn; glukoz tabletlerinden veya yediğiniz şekerli bir besinden) test sonucu yanlış çıkabilir. Parmak uçlarınızı yanlardan delerseniz daha az ağrı hissedersiniz. Parmak delme aletinizi başkasıyla paylaşmayınız.

Kanda Keton: Bu güne kadar, kanda artan keton ancak idrarla ölçülebilirken günümüzde aynı kan şekerini ölçtüğünüz gibi kan ketonunu da glukometre aracılığıyla ölçebilirsiniz. Kanda keton ölçümünün yararı keton yükselmesini erken saptamaya imkan vermesidir. Sabah saatlerinde ölçülen ketonu yorumlamak zordur. Bu ketonlar gece aç kalmaya bağlı olabilir. Özellkle çocuklarda bulantı ve kusma varsa keton yönünden tetkik edilmesi gerekir.

HbA1c: Kırmızı kan hücrelerinde glukozun bağlı olduğu hemoglobin yüzdesini gösteren bir ölçü birimidir. Hemoglobin kırmızı kan hücrelerinde oksijeni bağlar ve taşınmasını sağlar. Test, 120 gün yaşayan ve daha sonra dalakta parçalanan kırmızı kan hücrelerine dayalıdır. Kısaca HbA1c son 2-3 ay içindeki ortalama kan glukozu düzeyini verir. HbA1c diyabet kliniğinde düzenli aralarla (en az 3-4 ayda bir) takip edilirse, bu bize glisemik kontrolünüzün yıl boyunca nasıl olduğunun iyi bir özetini verecektir.

Çocukluktan ergenliğe geçiş (puberte) döneminde büyüme hormonu salgılanır ve bu dönemde kan glukoz düzeyleri artar. Sonuç olarak puberte döneminde iyi bir HbA1c değeri elde etmek zordur.

 

% HbA1c Ortalama kan şekeri (mg/dl)
4 60
5 90
6 120
7 150
8 180
9 210
10 240
11 270
12 300
13 330

 

HbA1c insülin kullanan diyabetlilerde yılda 4 kez, insülin kullanmayan diyabetlilerde yılda en az 2 kez bakılmalıdır.

HbA1c Düzeyiniz Nasıl Olmalı?

HbA1c değerlerinde bireysel farklılıklar olabilir, sizin için normal olan değeri diyabet ekibi ile konuşmalısınız.

 

Diyabetli değil-normal değerler % 4-6
İdeal diyabetik glisemik kontrol % 6-7
Kabul edilebilir glisemik kontrol % 7-8
Komplikasyonlar açısından riskli % 8-9
Kabul edilemez, komplikasyon riski yüksek > %9

Yapılan bir çok çalışma % 7-8’lik bir HbA1c değerinin uzun dönem komplikasyonları önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. HbA1c’nin % 9 olması ise riskin önemli ölçüde artmış olduğunu gösteren bir uyarı işaretidir.

 

HbA1c düzeyinin çok düşük olması durumunda, ortalama kan glukozu düzeyiniz çok düşük olacaktır ve hipoglisemi riski artacaktır. Çok küçük çocuklarda (2 yaşından küçük) beyin halen gelişimini sürdürdüğünden, düşük kan glukozu ile birlikte yineleyen ciddi hipoglisemi ve konvülsiyonlar beyne zarar verebilir. Okul öncesi çocuklarda ciddi hipoglisemiden kaçınmak öncelikli hedef olmalıdır.

Fructosamine : Kandaki proteinlere bağlı olan kan glukozu miktarını ölçen bir yöntemdir. Bu ölçüm son 2-3 hafta içindeki kan glukozu düzeyini gösterir. Fructosamine yeni bir tedavi yöntemine başlamanız gibi glisemik kontrolünüzdeki kısa süreli değişikliklerde iyi bir göstergedir. Uzun süreli glisemik kontrol için rutin olarak önerilmeyen bir testtir.

Yapılan bir çok çalışma % 7-8’lik bir HbA1c değerinin uzun dönem komplikasyonları önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. HbA1c’nin % 9 olması ise riskin önemli ölçüde artmış olduğunu gösteren bir uyarı işaretidir.

HbA1c düzeyinin çok düşük olması durumunda, ortalama kan glukozu düzeyiniz çok düşük olacaktır ve hipoglisemi riski artacaktır. Çok küçük çocuklarda (2 yaşından küçük) beyin halen gelişimini sürdürdüğünden, düşük kan glukozu ile birlikte yineleyen ciddi hipoglisemi ve konvülsiyonlar beyne zarar verebilir. Okul öncesi çocuklarda ciddi hipoglisemiden kaçınmak öncelikli hedef olmalıdır.

Fructosamine : Kandaki proteinlere bağlı olan kan glukozu miktarını ölçen bir yöntemdir. Bu ölçüm son 2-3 hafta içindeki kan glukozu düzeyini gösterir. Fructosamine yeni bir tedavi yöntemine başlamanız gibi glisemik kontrolünüzdeki kısa süreli değişikliklerde iyi bir göstergedir. Uzun süreli glisemik kontrol için rutin olarak önerilmeyen bir testtir.

Yapılan bir çok çalışma % 7-8’lik bir HbA1c değerinin uzun dönem komplikasyonları önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. HbA1c’nin % 9 olması ise riskin önemli ölçüde artmış olduğunu gösteren bir uyarı işaretidir.

HbA1c düzeyinin çok düşük olması durumunda, ortalama kan glukozu düzeyiniz çok düşük olacaktır ve hipoglisemi riski artacaktır. Çok küçük çocuklarda (2 yaşından küçük) beyin halen gelişimini sürdürdüğünden, düşük kan glukozu ile birlikte yineleyen ciddi hipoglisemi ve konvülsiyonlar beyne zarar verebilir. Okul öncesi çocuklarda ciddi hipoglisemiden kaçınmak öncelikli hedef olmalıdır.

Fructosamine : Kandaki proteinlere bağlı olan kan glukozu miktarını ölçen bir yöntemdir. Bu ölçüm son 2-3 hafta içindeki kan glukozu düzeyini gösterir. Fructosamine yeni bir tedavi yöntemine başlamanız gibi glisemik kontrolünüzdeki kısa süreli değişikliklerde iyi bir göstergedir. Uzun süreli glisemik kontrol için rutin olarak önerilmeyen bir testtir.

Milroalbüminüri: Kronik kopmplikasyonların oluşumundaki risk faktörlerinin azaltılmasının ve iyi metabolik kontrol göstergelerinin arasında albüminüride vardır. Milroalbüminüri testi 3 yöntemle yapılabilir: İdrarda keton ölçümü ve dikkat etmeniz gerekenler Böbrek eşiği nedir?

Doğuma Hazırlık ve Egzersizin Önemi

Bizim amacımız;

Anne adayını doğuma bilinçli şekilde hazırlayarak onların kendine olan güvenini artırmaktır
Anne ve baba adayını ekibin bir parçası hale getirerek beceriler oluşturmak.

Kabaca şöyle düşünebiliriz;

Bir yerden bir yere giderken eğer yol
güzergahını biliyorsak her şey bize kolay
gelir ve her yeni gelinen noktadan hedefe
şu kadar yaklaştık diye düşünürüz.
Bilmediğimiz yol daima uzun ve korkuludur.
Eğer doğuma bilinçli hazırlanılmazsa,etraftan duyulan doğum hikayelerinden dolayı doğuma korku ile yaklaşılır.
Her kişi vücudunda alışılmışın dışında bir olay olduğunda bu olaya bir şekilde cevap verir.
Eğer anne adayına doğum sancılarına nasıl yanıt vereceği öğretilmezse kendini bilinçsiz şekilde kasacaktır.Tıpkı iğneden korkan kişilerin iğne yapılırken verdiği reaksiyon gibi..
İşte bu gerginlik,hiç ağrı olmasada insanlarda ağrı oluşturur.
Buna korku-gerginlik-ağrı çemberi diyoruz.

Eğri Boyun Hastalığı (Torticollis)

Boyunda eğrilik oluşturan birçok hastalık bulunmakla birlikte tortikollis denilince akla ilk gelen bebeklerde görülen tablodur. Yakınma boynun sağ ya da sol tarafında uzanan kaslar üzerinde bir şişlik bulunması, boynun tutulan tarafa doğru eğriliği ve aynı taraf yüzün diğerine göre kısmen küçük olduğunun fark edilmesidir(asimetri). Bazen anneler bebeğin hep aynı tarafa dönerek yattığını da söyleyebilirler. Tüm doğumların % 0.4’ünde rastlanır. Doğumdan yaklaşık 2-3 hafta sonra belirmeye başlar. Şişlik 1-3 cm boyutlarda olup hastaların %2-8’inde iki taraflıdır. Nedeni bilinmemektedir. Doğum travması, anne karnındaki duruş pozisyonuna bağlı olduğu açıklamaları tüm hastalarda geçerli olamamıştır.
Etkilenen taraf kasta şişlik bölgesinde sertleşme ve kas kısalığı meydana gelmekte ve aynı taraf yüzde küçük kalma görülmektedir.

Tedavi: Öncelikle ameliyatsız tedavi denenir. Boyun egzersizleri(alıştırmaları), yüzün her iki omuz hizasına kadar döndürülmesi ile yaptırılan pasif egzersizden oluşmaktadır. Her gün ve yoğun olarak yapılması gereken bu egzersizlerin ideali bir fizyoterapist eşliğinde, aile tarafından yapılmasıdır. Aile egzersizlerin önemi konusunda uyarılmalı ve eksiksiz yapılması sağlanmalıdır. Hasta önceleri 1 daha sonraları 2 aylık aralarla kontrol edilir. Uygun tedaviden sonra tam düzelme sağlanır. Cerrahi tedaviye nadiren gerek olur.

Cerrahi tedavi; uygun yapılmayan konservatif tedavi sonucu kısa kas ve ilerleyici yüz asimetrisi gelişen ve bir yaşını geçmiş hastalarda 12-15 aylıkken yapılır. Hiç tedavi yapılmamış ve bir yaşın üstünde ilk kez hekime başvuran hastalarda da cerrahi tedavi daha uygundur.

Eksternak Otit (Dış Kulak Yolu İltihabı)

Eksternal otit, dış kulak yolunu döşeyen derinin ve kulak zarının dış yüzeyininiltihabıdır. Dış kulak yolu sıcak, karanlık ve nemli bir sahadır. Bu durum bakteri ve mantarların üremesini ve kolayca hastalık yapmasına sebep olabilir. . Eksternal otit, orta kulak iltihabından farklıdır.

Eksternal Otit (Dış Kulak Yolu İltihabı) Neden Kaynaklanır?

Bir takım etkenler, eksternal otitin görülmesini sıklaştırabilir.

Sık aralıklarla duş alımı veya havuzda yüzme sonucunda kulak yoluna fazla miktarda su girebilir. Su, kulak yolunun hemen girişindeki ter ve yağ bezlerinden salgılanan ve kulak kiri olarak bilinenen koruyucu mumu yok etmektedir. Böylelikle bakterilerin ve mantarların üremesi de kolaylaşmaktadır.

Kulakların sık aralıklarla temizlenmesi aynı şekilde kulakğın koruyucu mumunu yok eder ayrıca dış kulak yolu cildini inceltir ve iltihaba neden olur.

Eğer, kulağınızı kulak yoluna parmak veya herhangi bir sert madde ile yaralarsanız kulak yolunun cildinde oluşacak çok küçük çatlaklardan mikroplar girer ve iltihap gelişebilir.

Psöriasis gibi vücudun diğer bölgelerinde de görülebilen cilt hastalıkları kulak yolunda da gelişebilir ve kulak yolu iltihabının gelişmesini ve tekrarlarına neden olabilir.

Eksternal Otit’ de (Dış Kulak Yolu İltihabı) ne hissedilir?

Kulak kaşıntısı.

Zonklayıcı tarzda da boyun ve göz çevresine yayılabilen kulak ağrısı olabilir. Ağrı, kulağın hareket ettiği çiğneme anında ve/veya kulak yolu hemen önündeki kıkırdak çıkıntıya basmakla artabilir.

Kulaklar tıkanabilir. Basınç hissi, dolgunluk olabilir ve işitme duyusu azalabilir.

Kulak akıntısı olabilir.

Eğer, bu özelliklerden herhangi birini kendinizde görürseniz, hekiminize danışınız. Tedavi sonucunda bu yakınmalar geçecektir.

Ekternal Otit (Dış Kulak Yolu İltihabı) Nasıl Tedavi Edilir?

Doktorunuz kulak yolunu muayene edecek ve bulunan akıntı veya iltihabı temizleyecektir. Ayrıca, kulak zarınızı muayene edecek ve ek iltihap olup olmadığına bakacaktır. Bir çok Eksternal Otit olguları kulak damlaları, ve gerekirse haplar ile tedavi edilir.

Kulak Damlaları Nasıl Kullanılmalıdır?

Doktorunuz damlayı ne kadar süre ile günde ne sıklıkla kullanmanız gerektiğini söyleyecektir. Kulağa ilaç damlatılmadan önce avuç içerisinde ilaç ısıtılmalıdır. Böylece, ilacı damlattıktan sonra baş dönmesi hissi önlenecektir. Kulak memesi ileri geri hareket ettirilerek ilacın kulak yolunda ilerlemesi sağlanmalıdır.

Daha ne yapılabilir?

Doktorunuzun önerilerine uyunuz ve tüm ilaçlarınızı eksiksiz şekilde kullanınız. Eksternal Otit tedavisi, zor ve uzun sürebilen bir tedavidir

Aşağıdaki öneriler tedaviye yardımcı olacaktır.

7-10 gün için kulaklarınızı kesinlikle kuru tutmaya çalışın.

Duş yapmak yerine banyo yapmayı tercih edin. Saçlarınızı yıkarken suyun kulaklarınıza kaçmasını pamuk tıkayarak engellemeye çalışın.Kulak tıpası kullanmayın. Banyoda kulağınızın ıslanması durumunda temiz kuru bir pamukla içine birşey sokmadan kurulayın.

Su sporlarından kaçının. Su sporlarına tekrar başlamadan önce doktorunuza danışın.

Reçete edilen ilaçlar dışında kulaklarınıza bir ilaç damlatmayın.

Kaşıma ve ovma, ekternal otiti şiddetlendirecektir.

Yakınmaların şiddeti genellikle tedaviden sonraki ilk üç gün içerisinde dinecek, on gün içerisinde ise geçecektir. Bu güne kadar bir gelişme görülmezse hekime danışılmalıdır.

Eksternal Otit Nasıl Önlenebilir?

Eksternal Otit’i (Dış Kulak Yolu İltihabı’nı) önlemenin en güvenli yolu, kulak yolunun savunma mekanizmalarının iyi çalışmasını sağlamaktır. Bazı ipuçları yardımcı olabilir.

Kulak çubuğu, ataç, sıvı veya sprey maddeler veya parmağınızı kulak yoluna sokmayın. Bu işlem dış kulak yolu derisini zedeleyebilir. Eğer, kulağınız kaşınırsa doktorunuza danışınız.

Kulak kirini (mumunu )çıkarmaya çalışmayın. Eğer, işitmenin etkilendiğini hissediyorsanız, herhangi bir diğer nedenin bulunup bulunmadığını değerlendirmek amacı ile doktorunuza danışınız.

Kulaklarınızı mümkün olduğu kadar kuru tutmaya çalışın. Yüzme veya duş almadan sonra kulaklarınızı havlu ile kurulayın. Başınızı ve kulak kepçelerinizi hareket ettirmeye çalışarak suyun dışarı akmasını sağlayın. Düşük derecede ayarlanmış, saç kurutma makinesi, kulak yolunu kurutmada yardımcı olabilir, ancak kulağınızdan 30 cm. uzakta tutun.

Sık tekrarlayan dış kulak yolu iltihabınız oluyorsa yüzme sırasında ise başlık kullanarak suyun kulaklarınıza kaçmasını engelleyebilirsiniz. Kulak tıkacı, kulaklarınızın iltihaplanmasına olanak sağlayabilir.

Elektromyografi Nedir?

Elektromyografi kas ve sinir iletilerinin incelendiği bir tetkikdir. İşlem iki aşamadan oluşmakta olup ilk aşamada küçük elektrik uyarıları verilerek sinir iletilerine ikinci aşamada ise özel steril bir iğne ile kas iletilerine bakılmaktadır.

Hazırlık Aşamaları Var mı?

Özel bir hazırlık aşaması olmamakla birlikte tetkike gelmeden önce tüm takıların çıkarılması (yüzük, bilezik, saat vs.), cildin temiz olması (yağlı krem vs. sürülmemesi) gerekmektedir.
Tetkik için açlık gerekmediğinden karnınız tok gelebilirsiniz.

Epidural Lizis

Çeşitli nedenlerle ortaya çıkan epidural adhezyonlara bağlı ağrıların tedavisinde kullanılmaktadır. Uygulama için skopi kontrolü altında epidural aralıkta yapışıklığın bulunduğu alana adheziyolizis sağlamak amacıyla yerleştirilen Racz kateterden 3 gün süreyle lokal anestetik ve %10 serum sale infüzyonu uygulanır.

Epidural Steroid Enjeksiyonu

Boyun ve bel ağrılarında kullanılan cerrahi dışı tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle sinir kökü irritasyonu semptom ve bulguları olan hastalarda etkilidir. Postherpetik nevralji tedavisinde de etkinliği kanıtlanmıştır.

Günümüzde radiküler ağrının gelişmesinde rol oynayan en önemli faktörün sinir kökünde ortaya çıkan enflamasyon olduğu bilinmektedir. Epidural bölgeye uygulanan steroid, enflamasyonu azaltarak etkili olmaktadır. Önceki yıllarda interlaminer olarak uygulanan epidural steroid enjeksiyonunun etkinliği günümüzde transforaminal anterior epidural yaklaşımla yapılarak daha da artırılmıştır

ERCP Yöntemi ile Safra Yolları Taşlarına Etkin Tedavi

Safra yolları taşlarının tedavisi ERCP adı verilen bir yöntemle,ameliyatsız ve kısa sürede başarıyla gerçekleştiriliyor.

Safra yolları ve pankreas kanalının özel bir endoskop aracılığıyla görüntülenmesi işlemine ERCP adı veriliyor.

Tedavideki rolü nedir ?

ERCP’nin uygulamaya girişiyle özellikle cerrahi sarılığı olan hastalara yaklaşım büyük oranda değişmiştir. Özellikle safra kesesi ameliyatı geçirmiş kişilerde ortaya çıkan safra yolu taşları bu şekilde ameliyatsız olarak tedavi edilmektedir.

Hem safra yolu, hem de safra kesesi ameliyatı geçirecek hastalarda da ameliyat öncesinde safra yolları endoskopik olarak temizlenerek, ameliyatın safra kesesi ile sınırlı kalması, dolayısıyla basitleşmesi ve hastanın kısa sürede taburcu olması sağlanmaktadır. Yine ERCP’nin cerrahiye en önemli katkılarından biri, sarılık ile genellikle ilerlemiş evrede ortaya çıkan bazı kanserlerde hastayı kür sağlayamayacak bir ameliyat gereksiniminden kurtarmasıdır.

Sonuç olarak ERCP, cerrahide minimal invaziv girişimler olarak adlandırdığımız gelişmelerin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Nasıl uygulanıyor?

Öncelikle işlem tüm detayları ile hastaya anlatılıyor ve hastanın rızası alınıyor. Bu aşamada işleme bağlı olası komplikasyonların da hastaya anlatılması çok önemlidir. İşlem için yaklaşık 6 saatlik açlık gereklidir. Safra yollarında tıkanma, iltihap bulunan hastalara işlem öncesi antibiyotik verilir.

Hastanın boğazı anestezik bir sprey ile uyuşturulduktan sonra film çekilebilen bir radyoloji masası üzerine başı sağa dönük şekilde yüzüstü yatırılır. İşleme başlamadan önce damar yoluyla hastaya rahatlatıcı ilaç verilir. Yine işlem sırasında nabız, kan basıcı ve oksijen satürasyonunu takip için hasta monitörle izlenir.

Daha sonra endoskop ağız yoluyla nazikçe ilerletilerek yemek borusu, mide yoluyla incelenecek olan safra yolları ve pankreas kanalının açıldığı bölgeye ulaşılır. Bu bölgenin gözden geçirilmesinden sonra görüntüleme amacıyla bir kateter, endoskop kanalından ilerletilerek safra yolları ve pankreas kanalına nazikçe sokulur ve kontrast madde verilerek film çekilir. Filmde saptanacak taş, tümöre bağlı darlık vs. gibi durumlarda aynı anda endoskopik tedavi uygulanmaktadır. Bu amaçla sfinkterotom dediğimiz özel kateterlerle safra yollarının oniki parmak barsağına açıldığı delik genişletilir (sfinkterotomi) ve yine bazı özel balon ve basket kateterlerle taşlar çıkarılır veya daralmış bölgeye safra akımını sağlayarak hastanın sarılığını gidermek amacıyla tüp yerleştirilir.

ERCP özellikle hangi durumlarda kullanılıyor?

Bu yöntem en sık olarak safra yolu taşlarını ameliyatsız olarak çıkarmak amacıyla kullanılmaktadır. Ayrıca safra yollarında tıkanmaya yol açarak sarılık oluşturan safra yolu ve pankreas tümörlerinde gerek tanıyı kesinleştirmek, gerekse stent dediğimiz tüpler yerleştirerek sarılığı açmak ve ameliyat öncesi hastanın genel durumunu düzeltmek amacıyla ERCP uygulanmaktadır.

Yaşlı hastalarda veya tümörün, hastanın ameliyattan fayda göremeyeceği ölçüde ilerlemiş olduğu durumlarda ise endoskopik stentleme, sarılığı ve kaşıntıyı gidererek yaşam konforu sağlamaktadır. Safra yolunda taşa bağlı olarak akut pankreatit atağı geçiren veya nedeni saptanamayan nüks pankreatit atakları geçiren hastalarda ERCP ve sfinkterotomi yapılarak safra yolları temizlenir ve pankreatit nedeni ortadan kaldırılarak hastalık tedavi edilir. ERCP yine bazı ameliyatlardan sonra oluşabilecek safra fistüllerini tedavi etmek ve olası safra yolu yaralanmalarını tespit etmek amacıyla da uygulanmaktadır.

Başarı oranı nedir?

ERCP’nin başarı oranı tanısal girişimlerde yüzde 95’in, tedavi edici girişimlerde de yüzde 90’ın üzerindedir.

Ergenlik Çağı Cinsel Sağlığı

Çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecini simgeleyen ergenlik, bireyin yaşamında dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Bilimsel anlamda ergenlik; kişinin, biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimleri en yoğun yaşadığı dönem olarak tanımlanıyor. En fazla değişimin yaşandığı ergenlik döneminin sağlıklı atlatılması iyi bir gelecek için büyük önem taşıyor.

Gençler sağlıklı bilgilendirilmiyor

Üniversiteler tarafından yapılan değişik araştırmalar gençlerin cinsellikle ilgili ilk bilgileri arkadaşlarından ve medyadan öğrendiğini gösteriyor. Bu bilgilendirmenin, kendi sınırları içinde öncelikle aile ve eğitim kurumlarınca olması gerektiğini belirterek şu değerlendirme yapılıyor:

“Daha sonra devreye sağlık sistemi girer. Ancak toplumumuzda ne yazık ki bu anlayış yerleşmemiştir ve bilinçsizlik çok yoğun düzeydedir. Ailelere önerimiz ergen dönemdeki çocuklarının cinsel sağlığına karşı duyarlı olmaları. Çocuklarının sağlıklı olduklarına dair emin olabilmek için de ailelerin hekime başvurmalarını ve bu proje doğrultusunda tıbbi anlamda destek almalarını istiyoruz.”

Ergenlikle ilgili merak edilen sorulara şu yanıtları veriyorlar:

Soru: Ergenlik sürecinde bireyde nasıl değişiklikler görülür?

Yanıt: Ergenlik döneminde birey için en şaşırtıcı farklılık cinsel açıdan görülür. Cinsel organlardaki hem anatomik hem de fizyolojik değişimler başta olmak üzere beden görünümünde farklılaşma başlar. Kızlarda menstruasyon (adet görme) başlangıcıyla birlikte sekonder seks karakterlerinin gelişimi, erkeklerde testis ve penis boyutlarının büyümesi, ilk boşalma ve masturbasyon bu dönemde yaşanır.

Soru: Bu fiziksel değişikler ruhsal açıdan bireyi nasıl etkiler?

Yanıt: Bu dönem aslında çocukların olduğu kadar ana-babaların da kafalarının karıştığı, kimi zaman kendilerini çaresiz hissettikleri, bocalamanın ardından herhangi bir şekilde uyum sürecinin yaşandığı bir dönemdir. Ergenler bedenlerinde meydana gelen bu değişme ve gelişmeler karşısında elbet de bir ruhsal etkilenme yaşarlar. Suçluluk, yalnızlık, utanç, yaşanılan duygular arasındadır.

Soru: Bu fiziksel ve ruhsal değişimin sosyal etkileri nelerdir?

Yanıt: Bireyin bedeninde ve duygularında meydana gelen değişiklik davranışlarını da etkiler. Sosyal ortamları da değişir. Konuşulan konular farklılaşır. Cinsellik, şöyle ya da böyle gündem konusudur. Bu konu bazan geçiştirilir, gizlenmeye çalışılır ya da abartılır, açık açık konuşulur. Ama ağırlıklı olarak bireyin gündemindedir.

Soru: Bu süreçte kişi ne tür sorunlarla karşılaşır?

Yanıt: Birey, değişime bağlı olarak sürekli kendini ölçer, çevresindekilerle kıyaslar. Bu dönemde ergenlerde cinsel organlarda normal dışı gelişmeler ve problemler de ortaya çıkabilir. Ancak bunlar gerek ergenin utanma veya korku nedeniyle ortaya koymaması, gerekse ebeveynlerin yeterli bilgiye sahip olmamaları nedeniyle açığa çıkamaz. Konuşulmaz, bastırılır. Erişkin yaşlarda büyük sakıncalar doğuran problemler yaşanır.

Soru: Gençlerin geleceklerini olumsuz etkileyen bu durum nasıl önlenir?

Yanıt: Sorunlar yaşandığı dönemde ortaya konulmalıdır. Bunun için, ergenlerin mutlaka bu dönemde doktor kontrolünden geçmeleri gerekir. Bir problem varsa tespit edilmesi mümkün olur ve baştan düzeltilmesi sağlanabilir. Sağlıklı bir cinsel yaşam öncelikle yeterli cinsel bilgilenmenin olmasıyla mümkündür.

Soru: Bu bilgilendirme yapılabiliyor mu?

Yanıt: Ne yazık ki, veriler, bu bilgilendirmenin yapılamadığını gösteriyor. Öncelikli görev aileye düşüyor. Ama, ana-babalar çocuklarının cinsel gelişmelerini merak ettikleri halde, çok zaman ne şekilde davranmaları gerektiği konusunda kararsız kalırlar. Çocuklar da çoğu zaman cinsellikle ilgili konularda soru sormaya çekinir ya da nasıl soracaklarını bilemezler. Öyle ki, hem fiziksel hem de ruhsal anlamda yaşamlarını etkileyen bir sorunla karşılaşsalar bile, karşılıklı süren bu sessizlik içinde gizlenirler.

Soru: Ergen Cinsel Gelişimi ve Sorunları Projesi bu konuda ne katkı sağlayacak?

Yanıt: Proje gençlerin ve yakın çevrelerinin bilgilendirilmelerini amaçlıyor. Polatlı Can Sağlık Grubu Cinsel İşlev Bozuklukları Merkezi’nin, ergen cinsel gelişimi ve sorunlarının ele alınacağı bu projesi önemli bir eksikliği giderme yolunda ciddi bir adım olacaktır. Bu proje kapsamında iki çalışma yürütülecek:

1. Ergenlere ve ana-babalara yönelik eğitici-bilgilendirici toplantılar, konferanslar dizisi gerçekleştirilecek. Böylelikle bilgi eksiğinin giderilmesine çalışılacak.

2. Koruyucu hekimlik kapsamında ürolojik-jinekolojik tarama yapılabilmesi açısından özel poliklinik hizmeti verilmesi sağlanacak. Ergenlik dönemindeki bireyin problemlerinin saptanması ve giderilmesi mümkün olacak.

Ergenlik Dönemi

1. Ergenlik döneminde yaşanan fiziksel değişimler nelerdir?

Genel olarak ele aldığımızda bu dönemde gençlerde fiziksel olarak değişiklikler gözleniyor. Boyları uzuyor, kiloları artıyor, cinsel organlarda değişikler oluyor. Yüzde sivilceler oluşuyor. Gençler cinselliği keşfetmeye başlıyorlar. Ancak yetişkinler dünyasına adım atmaya hazırlanan gençte fiziksel gelişme olsa bile, ruhsal gelişme aynı oranda olmadığı için bir uyumsuzluk oluşuyor. Ruhsal donanımları fiziksel gelişimleriyle orantılı olmadığı için bir iç çatışma yaşanıyor.

2. Bu dönemde gençler, psikolojik olarak nasıl etkilenir?

Ergenlik döneminde genç kendisini yalnız hisseder ve vücudundaki, ruhsal dünyasındaki değişikliklerden korkar. Cinsel anlamda farklılıklar yaşar. Ve hissettiği bu karmaşayı dile getirmekte zorlanır. Yaşadığı bu hassas döneme ailesini katmakta zorlanır. İçinde bulunduğu her şeyi reddeden bir tutuma girebilir. Bu da onun fiziksel ve ruhsal yapısını bloke edecektir.

Bu dönemde birçok ailenin çocuklarının birdenbire yetişkin olmalarını kolay kabullenemediklerini gözlüyorum. Anne babalar okuldaki ödevlere, arkadaş seçimine, gelecekle ilgili planlara fazla müdahale edebiliyorlar. Gençlerle yaptığımız psikoterapilerde birçoğundan “Arkadaşlarıma babama çok şey anlatabilirim. Ama benin gerçekten kim olduğunu, içimden gerçekten neler geçtiğini asla söyleyip anlatamam” sözlerini duyuyoruz. Bu sözlerde yetişkinler dünyasına çok önemli mesajlar var.

Gençler için bu dönemde okul, arkadaşlar ve ebeveynler çok önem kazanıyor. Genç, farklı olma, kendini akıllı bulmama duygusu, kendisinin ve ailenin beklentilerine ayak uyduramama duygularıyla mücadele ediyor. Yetişmekte olan gençler için kendi bedenleri çok önemli bir problem teşkil ediyor. Nasıl gözüktüklerine inanılmaz derecede önem veriyorlar. Tabii bunda ergenlik dönemi kadar ve medyanın kadın-erkek kavramıyla ilgili oluşturduğu prototipler de çok etkili oluyor. Aileler de cinsellikle ilgili kültürleri sınırlı olduğu için gençlere çok fazla yardımcı olamıyorlar. Türkiye’deki eğitim sisteminin yalnız başarıyı hedeflemesi gencin ruhsal ve bedensel gelişimini ön plana almaması bütün yükü ailenin omuzlarına yıkıyor.

Birçok genç erken yaşlarda dünya ile tanışıyor, erken yaşta iş aramaya başlıyor. Bağımsızlığı için kararlar almak istiyor. Ancak bağımsız olmak için attıkları adımlar yetişkinler dünyasında gerekli ilgiyi bulamayıp ciddiye alınmıyor, ya da reddedilip geri çevriliyor.

3. Ergenlik sorunlarını aşmak için neler yapılmalı?

Aileler bu dönemde cinsellikle ilgili konuları çocuklarıyla konuşmakta zorlanıyorlar. Çünkü anne-babalar birkaç kuşak öncesinden devraldıkları dayatmacı kalıpçı modeli taşıyorlar. Bu konuda konuşacak kültürleri sınırlı. Ama bir yandan da medya birçok değer yargısını sorguluyor, her şey hızla değişiyor. Aile buna ayak uyduramadığı içina genç ailesini de sorguluyor. Kuşaklar arası kriz yaşanıyor.

Gençlerin bu dönemde yetişkinler dünyasının hakimiyetini reddettiğini unutmamamız gerekiyor. Bu yüzden ailelere sorunların aşılması için gençlerin dünyasına inen bir eşlik etme ve paylaşma öneriyorum. Anneler kızlarıyla, babalar da oğullarıyla sorunları paylaşabilir. Örneğin cinsellikle ilgili yaşanan sorunlarla ilgili kendisinin de ergenlik döneminden geçtiğini, benzer sorunları yaşadığını anlatabilir, kendisini nasıl hissettiğini, hangi sorunları yaşadığını sorabilir, dinleyebilirler. Ama öğretici, dayatmacı bir pozisyonla yaklaşmamaları gerekiyor.

Ergenlik döneminde okul, aile ve çocuk üçgeninin ilişkileri iyiyse sorunlar en aza iniyor. Bu dönemde okullarda da yaş gruplarına yönelik ortak grup faaliyetleri oluşturulmalı. Gençler sorunlarını paylaşmalı, içlerindeki sesi saklı tutarak kendilerini bloke ettiklerini unutmamalılar. Aileler gençlere sıkıntı duydukları konuları anlatacak bir iletişim biçimi oluşturmalı.

Ben yetişmekte olan gençlerin onları algılayıp verdiği yerin ötesinde daha geniş açılı ve akıllı olduklarını görüyorum. Yaptığımız terapi çalışmalarında onların yetişkinler dünyasındaki kalıp ve düşünceleri çok ciddiye aldıklarını gözlüyorum. Bu yüzden bir çoğu toplumdan ve ailelerinden aldıkları yanlış yönlendirmeler ve mesajlar yüzünden güvensizliğe itilip ergenlik döneminin pozitif yönlerini yaşayamıyor, kendini önemsiz görüyor. “Benim geleceğim ne olacak?” sorusu gençlerin zihninini fazlasıyla tedirgin ediyor. Bu da onları korkulu, özgüveni olmayan bağımsız davranmayı öğrenemeyen, depresif bir pozisyona sürüklüyor.

Erken Doğum

Erken doğum son adet tarihinden sonra 37.haftaya kadar olan doğumları kapsıyor. Tek çocuk bekleyenlerde yüzde 10 oranında görülürken ikiz hamileliklerde bu oran artıyor. 17 yaşın altı ve 35 yaş üstü anne adayları da erken doğum riski ile karşı karşıya.
Her bebeğin 9 ay 10 günü anne rahminde geçirmesi en ideal durumken, her şeye rağmen erken doğumlar olmaktadır.Tıpta ve son yıllarda ülkemizde yaşanan gelişmelere bağlı olarak artık daha fazla prematüre bebek hayatta kalabiliyor. Bir kaç yıl öncesine kadar prematüre bebekler için yaşam sınırı 27 haftayken, günümüzde bu sınır 24 haftaya kadar inmiştir. Ancak, erken doğan bebeklerin önemli bir kısmı tam hazır olmadan dünyaya gelmelerinin olumsuz sonuçlarını yaşıyorlar. Bu nedenle doğum uzmanları dünyanın her yerinde erken doğum riski taşıyan bebeklerin bir kaç hafta, hatta bir kaç gün daha geç doğmalarını sağlamak için, ellerinden geleni yapıyorlar. Yapılan çalışmalar geciktirilen her gün için bebeklerin yaşama şanslarının arttığını gösteriyor. Ancak her şeye karşın erken doğumu yaşayan birçok kadın var. Normal gebelik süreci 37-40 hafta arasındadır. Doğumun 37.gebelik haftasından önce gerçekleşmesi erken doğum olarak adlandırılır.
Bebek neden erken doğar?
Bebeklerin neden erken doğdukları konusunda tek bir sebep yoktur. Bu olay çoğunlukla birçok nedene  bağlı olabiliyor. En önemli nedenlerden biri çoğul gebelik. Rahim içi ve dışı enfeksiyonlar, çoğul gebelikler, amniyon sıvısının fazla olması, rahmin yapısal anormallikleri, rahim iç tabakası içine kanamalar, genetik faktörler, doğumu başlatan fizyolojik mekanizmaların erkenden tetiklenmesi erken doğumun en sık rastlanan sebepleri arasındadır.

Kimler risk altında?

Erken doğum konusunda bilinmeyen birçok etken olduğu için bütün anne adaylar bu risk açısından değerlendirilmelidirler. Ancak bazı hamilelerin bu durumla karşılaşma riski çok daha yüksek. Risk altındaki anne adayları şu şekilde gruplanıyor:

* Yaşı 17´in altında, 35´in üzerindekiler
* Birden fazla bebek bekleyenler,
* Daha önce düşük, ya da erken doğum yaşayanlar
* Bazı sistemik ve enfeksiyon hastalığı olan gebeler,
* Düşük kilolu anne adayları
* Sigara kullananlar,
* Hamileliğinde vajinal kanama sorunu olanlar,
* Stres altında ve yoğun çalışma şartları altında yaşayanlar,
* Düşük sosyoekonomik durumda olan hastalar

Bu risk faktörlerini önceden tespit etmek ve gerekli önlemleri almak çok zor değil. Anne kilosunun ve yaşının ideal aralıkta tutulması, çalışma şartlarının uygun olması, iki gebelik arası geçen sürenin 1 yıl üzerinde olması, sigara ve diğer kötü alışkanlıklardan uzaklaşılması ve olası erken doğum eyleminin; bel-kasık ağrısı, vajinal akıntı miktarında artış, su gelmesi, vajinal kanama gibi öncü belirtilerinin hasta tarafından erken fark edilmesi ve doktora başvurulması erken doğumu engellemede önemli ölçüde rol oynar.

Evde Kan Şekeri Takibi ve Önemi

Ağızdan alınan kan şekerini düzenlemek için kullandığımız ilaçlar , beslenme ve egzersizle kan şekeri kontrolü sağlanamayan Tip 2 diyabetlilerde kullanılır. Bu ilaçların etkileri biribirlerinden farklıdır. Bu ilaçları etkilerine göre gruplandırıp inceleyeceğiz.

Evde kan şekeri izlemenin yararları:

• Daha kolay ve ekonomik kan şekeri kontrolü sağlanmasına yardım eder. Striple kan şekeri ölçümü, labaratuvar koşullarında ölçümden daha ekonomiktir, üstelik striple ölçümde çok kısa süre içerisinde sonuç alınabilir, böylece zaman kaybı da önlenmiş olur.
• Hipoglisemi ve hipergliseminin erken fark edilerek önlenmesini sağlar. Hipoglisemi veya hiperglisemi belirtisi hissettiğiniz anda evinizde hemen ölçüm yapıp sonuç alabildiğiniz için, zaman kaybetmeden ve bu komplikasyonlardan zarar görmeden şekerinize müdahale edebilirsiniz.
• Kullanılan diyabet ilaçlarının doz ayarını kolaylaştırır. Evde izlediğiniz kan şekeri sonuçlarınıza göre doktorunuz kan şekeri düşüklüklerini ve yükselmelerini, bunların ortaya çıkış zamanlarına göre değerlendirerek tedavinizi çok daha iyi planlayabilir.
• Daha güvenli ve rahat bir yaşam sağlar. Kan şekeri ölçüm cihazınızı yanınıza alarak rahatça seyahat edebilirsiniz, gideceğiniz yerin yakınında kan şekeri ölçümü yapabilen bir yer aramanız gerekmez. Böylece kendinizi daha güvende hissedersiniz.
• Kan şekeri kontrolü daha iyi sağlanarak uzun dönemde oluşabilecek kronik komplikasyonların azalmasını sağlar. Şeker yüksekliklerinizi daha yakından ve sık takip edebileceğiniz için, erken müdahale ve tedavi sayesinde ileride oluşabilecek risklerden (retinopati, nöropati v.b.) korunmuş olursunuz.
• Yaşam kalitesi artar, hastaneye yatış nedenleri azalır. Hastaneye yatış nedenleri arasında hiperglisemi komaları, hipoglisemi koması, kronik komplikasyonlar yer almaktadır. Bu komplikasyonlar size ve ailenize maddi-manevi zarar verir. Evde kendinizi yakından takip etmeniz bu tür sorunlarınızı önemli ölçüde azaltacaktır.

Kan şekeri ölçüm sıklığınız nasıl olmalı?

• Diyabetiniz yeni ortaya çıktıysa, gebelik varsa, kan şekeri düzeyleriniz gün içerisinde çok fazla değişiyorsa, hipoglisemi belirtilerini fark edemiyorsanız, ek bir hastalığınız varsa kan şekerinizi sık takip etmelisiniz. Bu gibi durumlarda günde 4-7 kez kan şekeri bakmalısınız.
• İnsülinle tedavi oluyorsanız kan şekerleriniz normal düzeylere gelene kadar daha sık (günde 4-7 kez), kan şekerleriniz normal sınırlara yaklaştıktan sonra haftada 1-2 gün günde en az 4 kez kan şekeri ölçmelisiniz.
• Diyetle veya oral antidiyabetik ilaçlarla tedavi olan Tip 2 diyabetli bir hastaysanız haftada 1-2 gün açlık ve tokluk şekerinize bakmalısınız.

Yukarıda belirttiğimiz kan şekeri ölçüm sıklıkları her diyabetliye uygun olmayabilir. Doktorunuz veya diyabet hemşireniz uygun olan kan şekeri takip profilini size söyleyeceklerdir. Şekerinizi günde kaç kez ve hangi saatlerde ölçmeniz gerektiğini onlardan öğrenebilirsiniz.

Evde kendi kendinize ölçtüğünüz şekerleri mutlaka düzenli olarak kaydediniz. Kayıtlarınız için diyabet hemşirenizden “Diyabet izlem defteri” isteyiniz ve defterinizi nasıl kullanacağınızı öğreniniz. Doktorunuza kontrole gelirken kan şekeri sonuçlarınızı yanınızda getiriniz. Böylece doktorunuz size en uygun tedaviyi planlayabilir.

Evde kan şekeri kontrolü sağlayabilmeniz için bir kan şekeri ölçüm cihazı edinmelisiniz. Kan şekeri cihazı alırken dikkat etmeniz gerekenler:

• Kullanımının kolay olması gerekir.
• Cihazla birlikte kullanacağınız malzemelere ( stripler, parmak delme preparatları) her yerde kolayca ulaşabilmelisiniz.
• Cihazı yanınızda kolayca taşıyabilmelisiniz.
• Cihazın ekranındaki rakamları ve uyarıları kolayca görebilmelisiniz.
• Cihaz ölçtüğünüz kan şekeri sonuçlarını saklayabilen bir hafızaya sahip olmalı.

Kan Şekeri Ölçümü Nasıl Yapılır ve Nelere Dikkat Edilmelidir?

Kan şekeri ölçümü için test çubukları (strip) kullanılır. Ölçüm cihazına yerleştirilen test çubuğuna bir damla kan damlatılır (Bazı cihazlarda test çubuğuna kan damlatıldıktan sonra cihaza yerleştirerek ölçüm yapılır, ya da test çubuğu parmak ucundaki kanı gerektiği kadar çeker). Bu tamamen cihazınızın kullanım özelliğine bağlıdır. Bir süre beklenir ( bu süre yine cihazınızın özelliğine göre farklılık gösterir ).

• Ölçüm sırasında ellerin temiz olmasına dikkat edilmelidir (ellerinizde şeker sonucunu etkileyebilecek kimyasal bir madde veya şekerli bir gıda artığı olabilir).
• Delme işleminden sonra parmağınızdan gelen ilk damla kan kuru bir pamukla silinmelidir.
• Test çubuklarının üzerindeki kod numaraları cihazdakiyle aynı olmalıdır.Aksi takdirde yanlış sonuç alabiliriz.
• Test çubuklarının bulunduğu kutu ısı, ışık ve nemden korunmalıdır.Son kullanma tarihi geçmiş test çubuğu yanlış sonuç verebileceğinden kullanılmaz.
• Ölçüm sonuçları mutlaka kaydedilmelidir.
• Belirli aralıklarla cihazın temizliğinin ve bakımının yapılması sağlanmalıdır.

Excimer Laser Lasik Wavefront

Göz’de Refraktif Cerrahi Uygulamaları

  • Excimer Lazer- LASIK
  • Excimer Lazer- Wavefront LASIK
  • Excimer Lazer- PRK
  • Excimer Lazer- LASEK
  • Excimer Lazer-Q mode LASIK
  • FAKİK IOL
  • İNTACS

Göz Kusurları

Görme netliğini bozan kusurlara genel olarak göz veya kırma kusurları
adını veriyoruz. Bu kusurların en önemlileri miyopi, hipermetropi ve
astigmatizmadır.

Miyopi : Uzaktaki objeleri net görememeye yol açan bir kırma kusurudur.

Normal göz : Görüntü tam retinanın üzerinde odaklanmış.

Miyop göz : Görüntü retinanın önünde odaklanmış.

Hipermetropi  : Yakındaki objeleri net görememekle karakterize bir kırma kusurudur. Ancak hipermetropinin derecesi arttıkça uzak görme de bozulur.

Hipermetrop göz : Görüntü retinanın gerisinde odaklanmış.

Astigmatizma : Korneanın, gözün en üst şeffaf tabakası, temel iki ekseninin farklı kırıcılıkta olması sonucu görüntünün tek değil, iki farklı noktada odaklanması; bunun sonucunda da görüntünün bulanık olmasıdır.

Astigmatlı göz : Görüntü tek değil, iki farklı noktada odaklanmış.

Tabloda kırma kusurlarının derecelendirmesi görülmektedir.

 

Kırma Kusurları   Hafif  Orta  Yüksek
Miyopi  -1.00 ile –4.00 -4.00 ile –6.00 – 6.00 ve üstü
Hipermetropi +1.00 ile +2.00 +2.00 ile +4.00 +4.00 ve üstü
Astigmatizma -1.00 ile –2.00 -2.00 ile -4.00  -4.00 ve üstü

 

EXCIMER LAZER Nedir?

Excimer lazer ArF gazı kullanılarak 193 nm dalga boyunda ultraviyole ışık
üreten ve korneada yapılması gereken düzeltmeye göre ışını kontrol eden,
içinde gelişmiş bir bilgisayar bulunan lazer cihazıdır.

Özellikleri ve Diğer Cihazlara Üstünlükleri:

  • 200 ve 400 hertzlik hızıyla en kısa sürede düzeltme yapabilen lazer cihazıdır.
  • Allegretto lazerde daha yuvarlak ve 1 mm’ den küçük ışınlar ile tedavi yapılır. Böylelikle, kişinin gözünü şekillendirirken daha detaylı ve daha az doku yok ederek, daha yüksek numaralarda, daha keskin görüş sağlar.
  • Eyetracking sistem (göz hareketlerini lazer sırasında takip eden sistem) sayesinde, hasta operasyon sırasında gözünü oynatsa bile lazer atışları, istenilen yere ulaştırılır.
  • %25 daha az doku yok ederek düzeltme yapılabildiğinden, daha önce sınırda veya ince dediğimiz kornealara lazer uygulanabilir.

WAVEFRONT Kişiye Özel Tedavi

Wavefront uygulamalı LASIK, görmeyi düzeltmek amacıyla, korneayı kişiye özel biçimde düzelten LASIK tekniğidir. Uygun adaylarda wavefront uygulamalı LASIK, standart LASIK tedavisinden daha iyi sonuç sağlayabilir.
Wavefront teknolojisi gözün optik sistemindeki bütün ışınların bir noktaya toplanmamasını ve eğrilmesini ölçer. Matematiksel olarak tanımlar. Bu bilgiyi Allegretto gibi küçük nokta tarayıcılı bir lazere aktarmak korneayı kişiye özel şekilde biçimlendirmeyi sağlar. Wavefront eşlikli LASIK standart LASIK’ten farklı olarak yüksek dereceli kusurları da düzeltmektedir.

Solda sferik kusurlu bir gözün wavefront haritası, sağda ise bu kusurların görüntü netliğini nasıl bozduğu izlenmektedir. Gözlük veya kontakt lens ile düzeltilemeyen gece kamaşmaları, haleler, görme kalitesi bozukluğu gibi problemleri olan hastalarda wavefront teknolojisi daha başarılı olmaktadır.

LASIK Öncesi Aşamaları

Muayene ve İncelemeler

  • Ayrıntılı göz muayenesi.
    – Gözlüklü ve gözlüksüz görme düzeyleri
    – Göz numaraları belirlenmesi
    – Biyomikroskopi incelemesi
    – Göz içi basınç ölçümü
    – Gözdibi (retina) incelemesi
  • Kornea haritası
  • Görüş kusurlarını ölçen sistem
  • Pakimetri (Kornea Kalınlığı Ölçümü)
  • Pupillometri (Gündüz ve Gece Gözbebeği Büyüklüğü Ölçümü)
  • Muayene ve incelemeler sonrası doktorunuz size gözlerinizin lazer operasyonuna uygun olup olmadığını söyleyecektir.
  • Bu muayene öncesinde sert ve gaz geçirgen lenslerin 2 hafta, yumuşak lenslerin 5 gün önce hiç takılmamak üzere çıkarılması gereklidir.
  • Bazı hastalıklarda LASIK sakıncalıdır. Doktorunuz sizi muayene ederken bu konularda bilgi verecektir. Özel bir hastalığınız veya kullandığınız ilacınız varsa doktorunuzu bilgilendiriniz.
  • LASIK tedavisi sonrasında gözlükle veya kontakt lensle en iyi olduğunuz görme durumuna geleceksiniz. Lazer tedavisi gözlüğün veya kontakt lensin yerini alacaktır. Lazer tedavisi gözün kırma kusurlarını (miyop, astigmat ve hipermetrop) düzeltir; diğer göz hastalıkları için uygun bir tedavi yöntemi değildir.

LASIK Operasyonu Uygulaması

  • Göze uyuşturucu damla damlatılır.
  • Gerekli sterilizasyon sağlandıktan sonra mikrokeratom adı verilen otomatik cihazla gözün en üst saydam tabakası olan korneada flep (kapakçık) oluşturulur.
  • Lazer ile korneanın flebin altında kalan kısmına bilgisayarlı lazer cihazı eşliğinde yeni bir şekil verilir.
  • Kapak yerine kapatılır.
  • Her göz için operasyon süresi 5 dakika olup 25-30 saniyesi lazerle ilgidir.
  • Hasta bu işlemler esnasında ağrı duymaz sadece dokunulduğunu hisseder.
  • Her iki göz aynı gün opere edilir.

Birinci Adım: Özel bir aletle hastanın gözünü kırpmayacak şekilde hazırlanmasından sonra mikrokeratom adlı alet gözün yüzeyinde başlangıç kesi noktasına yerleştirilir. Bu aletin otomatik hareketi gözün yüzeyinden 160 mikron kalınlığında ince bir tabakayı (“flep” diye adlandırılır) kaldıracak şekilde hazırlanmıştır.

İkinci Adım: Flep son noktasında kesilmemiş bir parça ile menteşeli gibi hazırlandıktan sonra nazik bir şekilde, özel bir alet yardımıyla kaldırılır. Altta kalan yüzey incelenir ve temizlenip kurulandıktan sonra lazer uygulamasına hazır hale getirilir.

Üçüncü Adım: Lazer tüm bu işlemler başlamadan önce hastanın gözündeki numaraya göre hazırlanmıştır. Flep kaldırıldıktan ve yüzey kurulandıktan sonra lazer çalıştırılır. Hastaya cihazın içindeki yeşil ışığa bakması söylenir.

Lazer vuruşları sırasında hastanın gözünü oynatması çok önemli değildir.
Çünkü lazer bu göz hareketlerini yakalayacak şekilde tasarlanmıştır.
Lazer bir süre kendi bilgisayar sistemi ile gözün numarasını yok edecek
şekilde çalışır ve işlem sona erer. Cerrah, bir ayak pedalı ile istediği
zaman lazer vuruşlarını kontrol edebilir.

Dördüncü Adım: İşlem bittikten sonra flep nazik bır şekilde doğal yerine yerleştirilir. Flep birkaç dakika içinde eski yerine yapışır. Herhangi bir dikiş veya yapıştırma maddesine gereksinme yoktur. Artık bundan sonraki ölçümlerde gözde miyopi, hipermetropi veya astigmata rastlanmayacaktır.

LASIK Operasyonu Sonrası

  • Tedavi sonrası gözlerin kapatılmasına gerek yoktur.
  • Operasyondan 10-15 dakika sonra gözler kontrol edilir. Verilen göz damlalarına 1 saat sonra başlanması  önerildikten sonra hasta, evine gönderilir.
  • İlk 24 saat süresince tedavi edilen gözle oynanmaması ve banyo yapılmaması tercih edilir. 24 saat sonra  normal yaşantınıza dönebilirsiniz.
  • İlk birkaç saat hafif bir batma hissi ve sulanma şikayeti normaldir.
  • Hastalarımız ertesi gün, birinci ay ve üçüncü ayda kontrole gelirler.
  • Elde edilen yeni göz numarası üçüncü aydan itibaren artık ya çok az değişecek ya da hiç değişmeyecektir.
  • LASIK tedavisinde en önemli komplikasyon yeterli düzeltme yapılamamasıdır. Bu durum 6 ay ile 1 yıl sonra tekrar LASIK tedavisi uygulanarak düzeltilebilir. Uygun gözlerde tedavinin bu şekilde  tekrarlanmasında sakınca yoktur.
  • Yakın gözlüğü takmak 40-45 yaşın üstündeki kişilerde  fizyolojik, doğal bir durumdur. Bu nedenle, doğru uygulanmış bir LASIK tedavisi sonrası 40 yaş ve üstündeki kişiler doğal olarak sadece okurken yakın gözlüğü takmaya devam ederler veya yakın gözlüğü  takmamaya başlarlar. 40 yaş ve üzerinde hastaların bu konu hakkında doktorundan bilgi alması önerilir.

Operasyon Sonrası Neler Yapabilirsiniz?

24 saat sonra, günlük yaşantınıza ve işinize geri dönebilirsiniz.

Yıkanma
Kontrol sonrası herhangi bir komplikasyon yoksa duş alabilirsiniz.

Araba Kullanma
Ertesi gün kontrol sonrası, araba kullanabilirsiniz.

Ağır Egzersiz
1 hafta sonra yapabilirsiniz.

Yüzme
1 hafta sonra yüzebilir, 6 hafta sonra dalabilirsiniz.

Makyaj
48 saat sonra uygulayabilirsiniz.

Kimler LASIK Olabilir?

  • On sekiz yaşını doldurmuş olanlar,
  • Göz numarası miyoplarda 15, hipermetrop ve astigmatlarda 6-7 numaraya kadar olanlar,
  • Son 1 yıl içinde göz numaraları değişmemiş veya çok az değişmiş olanlar,
  • Göz muayenesi ve incelemeler sonucunda göz yapısı uygun kişiler LASIK olabilirler.

LASIK’ in Avantajları

  • Dünyada refraktif cerrahi için tercih edilen yöntemdir.
  • Bu ameliyat sonrasında hastanede kalmanız gerekmez.
  • Görme keskinliği operasyondan sonra birkaç saat içinde artar.
  • Kalıcı bir yöntemdir. 3. aydan sonra elde edilen sonuç kalıcıdır.
  • Geniş bir tedavi uygulama aralığı mevcuttur.

Lazer için Uygunluk Testi

LASIK ameliyatı uygulanıp uygulanamayacağına karar verilirken kırma kusuru miktarı, kornea kalınlığı ve topografisinin uygun olması yanında sistemik hastalıkların da değerlendirilmesi gereklidir.

Aşağıdaki sorular LASIK için aday olup olmayacağınız
konusunda yardımcı olacaktır.

1- Son 1 yıl içinde lens veya gözlük numaralarınız arttı mı?
2- Hamile misiniz veya süt veriyor musunuz?
3- Stabil olmayan veya kontrol edilemeyen diabetiniz (şeker hastalığı) var mı?
4- Bağışıklık sistemi hastalığınız var mı?
5- Bağışıklık sistemini baskılayan ilaç alıyor musuz?
6- Kontrol edilemeyen tümör hastalığınız var mı?
7- Gözlerinizde göz tembelliği, keratokonus ve glokom hastalığı gibi tıbbi problem var mı?
8- Keloid gibi yaralanma veya ameliyat sonrası oluşan yara izi mevcut mu?9- Kuru göz bulguları mevcut mu?
10- Miyopiniz 15 numaradan büyük mü?
11- Hipermetropiniz ve astigmatizmanız 7 numaradan büyük mü?
12- Herpes veya romatizma gibi doku hastalığınız var mı?
13- 18 yaşını bitirdiniz mi?
14- Kontakt lens ve gözlüklere çok bağlı mısınız?
15- Lazer tedavisini net olarak anlayıp kabul ediyor musunuz?

İlk oniki sorunun cevabı hayır, son üç sorunun cevabı evet olmalıdır. Cevaplarda farklılık varsa lütfen doktorunuza danışınız.

Faset Eklem Denervasyonu

Faset eklem sinirlerinin radyofrekans yöntemi ile denervasyonudur. İlk uygulamaları lomber bölgedeki faset eklemlere yapılmış olmasına rağmen son yıllarda torakal ve servikal faset eklemlere bağlı ağrıların tedavisi için de kullanılmaktadır.

Faset Eklem/Sinir İçi Enjeksiyonu

Fazla Kilolardan Kurtulma

Fibromyalji

Fobiler

Ganglion Kistler

El ve el bileğinde kiriş kılıflarının inflamasyonunun neden olduğu eklem sıvısıyla dolu kistik oluşumlara sık olarak rastlanır. El ve el bileğinin hemen her bölgesinde görülebilir. Genellikle el bileği sırtında ve tendon kılıfları boyunca yerleşirler. Gangliyon kistler aniden olulşabileceği gibi bir kaç ay yada yılda yavaş yavaşta gelişebilir. Zaman içinde büyüyüp küçülebilir, hatta tamamen kaybolabilirler. Nadiren ağrılı olan kitleler kötü huylu değildir. Çoğunlukla hiç bir neden olmaksızın gelişirler. Şikayetlerin derecesine bağlı olarak tıbbi ve cerrahi tedavi uygulanır.

Gastroskopi

Gebelik ve Diyabet

Genital Siğil

Göbek Fıtığı

Göbek Granülomu

Grip

Grip ve Grip Aşısı

Güneşe Çıkma Rehberi

Hacamat

HACAMAT NEDİR ?

 

 

 

Hacamat deriden ufak ensizyonlardan vakum yolu ile kan alınmasıdır.

Eski Mısırlılara dayandırılan kadim tıp yöntemlerinden birisi olan hacamatın pek çok rahatsızlığa iyi geldiği de söylenmektedir.

5000 yıl öncesine dayanan bir çeşit akupunktur yöntemi olan hacamat, derinin bir neşter yardımıyla çizilip ağzı geniş bir bardak, kavanoz veya şişe ile oluşturulan emme gücüyle kanın çekilmesi şeklinde yapılır. Geleneksel olarak Ağrı, sızı veya hastalık olan organa yakın yerlere yapılır.

Hacamat’ın pek çok hastalığa iyi geldiği söylenmektedir.

 

 

 

FAYDALARI ŞU ŞEKİLDEDİR :

 

Baştan hacamat olmak; delilik, cüz zam, gece körlüğü, alaca, baş ağrısı, diş, göz, kulak gibi hastalıklara ve daha birçok hastalığa şifadır.

Hacamat bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, vücuda direnç kazandırır.

Kırmızı kan hücrelerini (alyuvarları) büyüten kanı katılaştıran, dolaşımı bozan fazla asitleri hacamatla vücuttan dışarı atabiliriz.

Kan ve dokulardaki gaz ve toksinleri atar.

Ödemleri çözer.

Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, vücuda direnç kazandırır.

Kan üretimi ile görevli organları uyarır.

Beyin fonksiyonlarını canlandırır.

Ağrıları giderir.

Hastalıkları önler.

Bel, boyun fıtığı, eklem ağrıları, karaciğer, kalp hastalıkları, psikolojik hastalıkların ve bunun gibi tüm hastalıkların tedavisinde yardımcı olur.

Göze canlılık verir, gözün görme kabiliyetini artırır. Başından hacamat olan bir insan bunu hemen fark eder. Çünkü hacamatın etkisi hemen zuhur eder.

Unutkanlık ve dikkat eksikliği olanlar; okuduğunu zor anlayanlar için kafadan hacamat (Kupa terapisi – Cupping Therapy) çok faydalıdır. Hacamat ezber kuvvetini artırır.

Metabolizmayı düzenleyerek bağışıklık sistemini güçlendirir. Hacamat yaptıranlar daha az hastalıklara yakalanır, daha sağlıklı ve daha dinç görünüme sahip olurlar.

Vücuda canlılık ve enerji verdiğinden dolayı cilt ve vücut daha genç görünür.

Değişik nedenlerden dolayı vücudun belli noktalarında biriken toksinler dışarı alındığında vücudun bio-elektrik enerji si ve aurası yoğunlaşır. Buda daha az uyku ve daha dinç yaşam demektir.

Akciğer tarafından yeterince temizlenemeyen kan zamanla daha koyu hal alır, kılcal damarları tıkamaya neden olur. Hacamatla bu toksik maddeler arındırılarak organlar daha düzenli çalışmaya başlar.

Tansiyon, Migren, bel fıtığı, psikolojik hastalıklar, depresyon, düşük yaşam enerjisi (Qi) eklem ve romatizma ağrıları için bir çok ilaçtan daha tesirli olup ilaçlar gibi hiç bir yan etkisi de yoktur.

Hacamat yaptıranların analitik düşünme yetenekleri artar, hızlı ve doğru karar alma yetenekleri gelişir.

Sağ ve sol beyin lobları daha etkin ve dengeli kullanılmaya başlanır.

 

Çocuklarda ve gençlerde hacamat daha dengeli bir ergenlik, geçirmelerine yardımcı olur.

 

Lenfatik sistemi (mikroplarla savaşan lenf sistemini) harekete geçirir.

 

Daha hacamat yaptırmaya başlar başlamaz beyin ağrı kesici etkiye sahip endorfin salgılamaya başlar.

 

Depresyona maruz, psikolojik rahatsızlıkları olanlar, histeri, uykusuzluk, ankesiyete, ilaç bağımlılarını hacamatla başarıyla tedavi etmek mümkündür.

 

Ağrı eşiği düşük olanlar için çok faydalıdır.

 

Hacamat yaptıranların bağışıklık sistemi hastalıklara karşı daha dirençli olur. Ve Düzenli Hacamat yaptıranlar kolay grip ve soğuk algınlığına yakalanmaz.

 

Yüksek kan basıncını düşürücü ve dolaşımı düzenleyici etkisi vardır. Deri üzerinde atıl durumda ki kan ve damarları çevresindeki pleksus lifleri uyarılmak sureti ile ve tıkanıklığa sebebiyet veren jöle kıvamındaki damarda dolaşmayan atıl maddelerin temizlenmesi ile dolaşımı düzenleyici etkisi vardır.

 

Hipofiz bezini uyarmak sureti ile yapılan hacamat görevi hormonların salgılamasını kontrol eden bu bezeyi daha etkin hale getirir. Aşırı kilo başta olmak üzere bir çok hormonlarla alakalı konularda çok tesirlidir.

 

Şeytanın vesveselerine karşı kalbin arkasından yapılan hacamat çok faydalıdır. 50 senelik kökleşmiş büyünün, kalp karşısından yapılan hacamatla kaldırıldığı rivayeti vardır. Çift uzuvlarda hacamat faydalıdır. (İki diz, iki ayak gibi…) Kansızlık, şeker ve kan hastalıklarından birisi bulunan kişiler usta bir hacamatçıya en uygun yerden hacamat olunmalı… Bir insan bünyesine, dayanıklılığına ve vücudunun kan oranının azlığına yada çokluğuna göre 1 yerinden, 4 yerine kadar aynı anda hacamat olabilir.

 

MODERN TIP AÇISINDAN HACAMAT

 

 

Vikipedi’de  yer alan bilgilere göre kansızlık, demir eksikliği, tansiyon düşüklüğü olan kişilerde, demir eksikliği ve beslenme problemleri nedeniyle dikkat eksikliği ve zihinsel yetersizlik yaşayanlarda akıtılan kan volümüne bağlı olarak durumu ağırlaştırabilir. Steril şartlarda yapılmayan uygulamalar hepatit B, HCV, HIV gibi tedavisi güç hastalıkların kişiye bulaştırılmasına yol açabilir. Çocuklarda, yaşlılarda, Hamile veya mensturasyon dönemindeki kadınlarda, metastatik kanser hastalarında, kemik ve kas problemleri olan kişilerde kontrendikasyon düşünülmelidir. Ayrıca DVT (Deep Vein Thrombosis) rahatsızlığında da hacamatın uygulanmaması gerektiği bildirilmektedir.

Bu tür alternatif tedavi yöntemlerinin doktorlara danışılmadan uygulanmaması gerektiğini hatırlatan uzmanlar, bu ilgiyi kullanan ve işinin ehli olmayan kişilerin de türediğini, bu kişilere karşı temkinli olmak gerektiğini vurguluyor.

 

 

 

Hamilelik Döneminde Kilo Alma

1. Kadınların hamilelik döneminde kilo almasını sağlayan değişiklikler hakkında bilgi verir misiniz?

Gebenin ilk kontrolünde biz kilosuna, tansiyonuna, boyuna, bakarız. Genel muayenesi, kan ve idrar tahlilleri yapılır. İdrarda şeker ve protein araştırılır. Böylelikle şeker hastalığı ve böbrek hastalığı ile ilgili sorunlar belirlenir. Tavsiye edilen hamilelik süresince 12 kilo alınmasıdır. 24 hafta süresince ayda bir kilo son 16 haftada ise ayda 1.5 kilo alınması uygundur. Hamilelik döneminde kadının vücudunda birçok değişiklikler olur. Bu kilo artışına yol açan nedenleri şöyle sıralayabiliriz. 3500 gram fetusun ağırlığıdır. Göğüslerin ağırlığı 500 gram artar. Kan volumu ise 1800-2000 gram artar. Plesanta ve amniyon sıvısı 1000 gram artar. Geri kalan ağırlık ise doku aralığındaki sıvı ve yağ dokularıdır. Bunlar kilo almayı sağlar

2. Fazla kilo alınmasının olumsuz etkileri nelerdir? Anne adayına rejim öneriliyor mu?

Gebenin fazla kilo olması beraberinde başka sağlık sorunlarını getirebilir. Hipertansiyon, gebelik diyabeti gelişebilir. Kilo alınması hem normal doğumu, hem de sezaryeni zorlaştırır. Değişik komplikasyonlara zemin hazırlayabilir. Fazla kilo alan gebelerde normal gebelik krampları daha fazla görülür. Eğer hastalıktan kaynaklanan bir sorun yoksa anne adayına diyet önermiyoruz. Ancak gebelik diyabeti, ya da hipertansiyon söz konusu olursa özel bir diyet öneriyoruz. Hipertansiyonda tuzu ve tuzlu gıdaları sınırlıyoruz. Gebelik diyabetinde ise şeker, tatlı yiyecekler ve karbonhidratı sınırlıyoruz.

3.Hamilelikte yeterli kilo almasına rağmen bebeği sağlıklı gelişemeyen kadınlara hangi tedavi biçimleri uygulanır?

Gebenin takibi sırasında yeterli kilo almasına rağmen bebekte bir gelişme bozukluğu tespit edilirse her şeyden önce bebekte bir problem olup olmadığı anlaşılmalıdır. Bebek bir perinatolog tarafından görülmelidir. Tedavi nedene yönelik olarak yapılmalıdır. Eğer bebekte bir sorun yoksa anne adayının sistemik hastalıkları olup olmadığı araştırılmalıdır. Annenin diyabet, gebelik zehirlenmesi gibi bir hastalığı olmadığı belirlenmelidir. Bebekte gelişme geriliği varsa yaşayabilecek duruma geldiği zaman sezaryenle çıkarılmalıdır. Bu sayede bebek gelişmesini dışarıda tamamlayabilir.

4. Hamilelikte ideal beslenme biçimi nasıl olmalıdır?

Biz gebelikteki ideal beslenme biçimi dengeli beslenme biçimi olarak tarif ediyoruz. Sağlıklı beslenme biçimini benimsemek gebelik döneminde daha az soruna neden olur. Gebelik döneminde bebeğin tek besin kaynağı annedir. Bu yüzden çeşitli besin gruplarından düzenli bir biçimde alınmalıdır. Gebelik döneminde protein gereksinimi artar. Anne adayları, balık, et, süt ve süt ürünleri, baklagilleri düzenli olarak yemelidir. Bebeğin kemik ve diş yapısının sağlıklı olabilmesi için gebelik döneminde normalde alınanın iki katı kadar kalsiyum alınması gerekir. Kalsiyum ihtiyacı süt, yoğurt, peynir ve yeşil yapraklı sebzelerden sağlanır. Lifli besinlerin alınması ise gebelik döneminde sık görülen kabızlığı önleyecektir. Gebeliğin ilk döneminde folik asit alınması büyük önem taşıyor. Folik asit açısından yeşil sebzeler zengindir. Bunların dışında biz gebelik döneminde bol sıvı alınmasını , tuzun az tüketilmesini, çay, kahve gibi kafein içeren içeceklerin az tüketilmesini öneriyoruz. Alkol alınmaması gerekiyor. Türkiye’de yapılan değişik araştırmalar gebe kadınların üçte ikisinde demir eksikliğinin yol açtığı anemi (kansızlık) görülüyor. Bu yüzden gebe kadınlarda demir eksikliği olup olmadığının belirlenmesi de önem taşıyor.

5. Halk arasında yerleşmiş bazı inançlar var. Örneğin, annenin süt içmesi bebeğe süt yapar, tuzlu besinlerin ayaklarını şişirir gibi. Bunların doğruluk derecesi nedir? Bunlara başka örnekler ekleyebilir misiniz?

Bunlar kesinlikle yanlıştır. Süt içilmesi kalsiyum alımı için önem taşır. Ama fazla süt alınırsa kramplar artacaktır. Sütün içinde fosfor vardır. Fazla süt alınması kramplara yol açar. Gebelik döneminde bacaklarda oluşan ödemle tuzun direkt ilgisi yoktur. Ödem gebelikteki ağırlığın artışına bağlı olarak gelişir. Ya da gebelik zehirlenmesi gibi problemlerde meydana gelir. Bunların yanısıra bir de kadınlar arasında beslenme biçimiyle cinsiyet tayini yapılabileceği düşüncesi yaygın. Beslenmeyle de cinsiyet tayini arasında bir bağlantı bulunmuyor.

Hamilelikte Astım ve Alerji

Bebeğin sağlıklı doğması, anne adayının sağlığına bağlı. Hamilelik döneminde en sık karşılaşılan akciğer hastalığının astım ve alerjik sorunlar olduğu belirtiliyor. Araştırma sonuçlarına göre hamilelerin, yaklaşık üçte birinde astım ve alerjiyle ilgili problemler artış gösteriyor, üçte birinde değişmiyor, üçte birinde ise iyileşiyor. Bu nedenle anne ve çocuk sağlığı açısından hamile kalmadan önce yaptırılacak testler büyük önem taşıyor.

Astım ve alerjik problemi olan kadınların hamilelik öncesinde gerekli alerji testlerinin yapılmasının şart olduğu söyleniyor. Böylece hastanın duyarlı olduğu alerjenlere karşı duyarsızlaşma yapılarak hamilelik sırasında oluşabilecek krizlere karşı önlem alınabilir. Bu işlem hamilelik sırasında da yapılabilir. Ancak aşırı bir reaksiyon oluştuğu taktirde bu bebeğe de zarar verebilir. O nedenle hamilelik öncesinde yapılmasında ve bununla ilgili kayıtların iyi
tutulmasında fayda vardır.

Hamilelik döneminde ilaç kullanımı

Hamilelik döneminde güvenilirliği kanıtlanmamış hiçbir ilacın kullanılması önerilmiyor. Hamilelik döneminde astım ve alerji açısından en sık beta-mimetik ve steroidlerin aerosol  formlarının kullanıldığı belirtiliyor. Beta mimetikler anne kalbinin düzensiz çalışmasına neden olabilir. Steroidler annede oral pamukçuk yapabilir. Her iki grup ilacın da bebek üzerinde belirgin bir anomaliye yol açtığı gösterilememiştir. Steroidlerin hayvan deneylerinde fetusta yarık damağa  yol açabileceği saptanmış. Ancak insan fetuslarında ise bir sorun oluşturmuyor. Hamilelikte kullanılacak diğer astım ilaçları antikolinerjikler ve tefilindir.

  Kalıtım faktörü

Birçok hastalıkta olduğu gibi astım ve alerjide de kalıtım faktörünün rolü olduğu biliniyor. Astım ve alerji hastası hamile kadınların çocuğuna da aynı hastalıkların geçme ihtimali  bulunuyor. Hamilelik sırasında bunu engellemek için henüz yapılacak bir şey olmadığı belirtiliyor. Ancak, bir anne babanın alerji öyküsü bilinirse ve göbek kordonunda Ig E miktarı saptanırsa dış alerjik etkenlere karşı önlem alınabilir.

  Alınabilecek önlemler

Pek çok hastalığın nedenleri arasında olduğu bilinen sigara içilmesi, genetik bir özellik olmadığı için anne karnındaki bebeğin alerji hastası olmasına yol açmıyor. Ancak, anne adaylarının gebelik döneminde yoğun sigara içmeleri düşük riskini artırıyor.

Hamile kadınların hem kendileri hem de doğacak çocukları için alabileceği birçok önlem bulunuyor. Evde özellikle çocukların odasında toz ve küf bulunmaması gerektiği belirtiliyor.
Kürklü hayvan, hava da oluşturacağı parazitler de alerjik etki yapabilir. Halı, yün ve deri giysiler, klima alerjiye ortam hazırlayabilir. Ayrıca, solunumu olumsuz etkilediği için, evde sigara içilmemeli ve virüs hastalıklarına karşı önlem alınmalıdır.

Her anne adayının kendi özelliklerini bilerek davranmasının önemine değinilerek; Anne adaylarının, daha önce yaptırdıkları duyarlılık testleri ya da kendi deneyimleriyle belirledikleri alerjen besinlerden uzak durmaları isabetli olur. Bebek doğduktan sonra, alerjik bünyeli anne, emzirme sırasında, yumurta, süt ve fıstık gibi majör alerjenlerle beslenmemelidir. Bebeğe katı gıdalar en erken 6 aylıkken verilmelidir.

Hamilelikte İdrar Kaçırma

Hamilelikte Astım ve Alerji Bebeğin sağlıklı doğması, anne adayının sağlığına bağlı. Hamilelik döneminde en sık karşılaşılan akciğer hastalığının astım ve alerjik sorunlar olduğu belirtiliyor. Araştırma sonuçlarına göre hamilelerin, yaklaşık üçte birinde astım ve alerjiyle ilgili problemler artış gösteriyor, üçte birinde değişmiyor, üçte birinde ise iyileşiyor. Bu nedenle anne ve çocuk sağlığı açısından hamile kalmadan önce yaptırılacak testler büyük önem taşıyor.
Astım ve alerjik problemi olan kadınların hamilelik öncesinde gerekli alerji testlerinin yapılmasının şart olduğu söyleniyor. Böylece hastanın duyarlı olduğu alerjenlere karşı duyarsızlaşma yapılarak hamilelik sırasında oluşabilecek krizlere karşı önlem alınabilir. Bu işlem hamilelik sırasında da yapılabilir. Ancak aşırı bir reaksiyon oluştuğu taktirde bu bebeğe de zarar verebilir. O nedenle hamilelik öncesinde yapılmasında ve bununla ilgili kayıtların

Hamile kadınlar kaçıncı aydan itibaren bu sorunu yaşayabilirler?

Hamilelikte idrar kaçırma şikayetinden önce genel hatları ile idrar kaçırmadan bahsetmek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Hamilelik sırasında idrar kaçırma kabaca iki sebebe bağlı olarak ortaya çıkar. Bunlardan birisi tuvalete gidene kadar idrar kaçırma ile kendini belli eden “urge inkontinans” diğeri öksürme aksırma gibi karın içi basınç artırıcı hareketlerle ortaya çıkan “stres inkontinans” tır. Urge inkontinansdaki faktör idrar torbası adalesinin bir nedenden ötürü irite olmasıdır. Gebelikte en sık sebep idrar yolu ve mesane enfeksiyonlarıdır. Stres inkontinanstaki neden ise idrar torbası ile idrarı dışarıya taşıyan yol olan üretra arasında yer alan sfinkter diye adlandırılan yapının zorlama karşısında dirençli davranamamasıdır. Hamilelikte idrar kaçırmanın nedeni henüz tam olarak bilinememesine karşın pek çok etkenin buna yol açabileceği düşünülüyor.

Bu nedenler nelerdir?

Gebeliğin ilk üç ayı içinde böbrekten geçen ve süzülen kanın miktarı artmaya başlar. İkinci üç ayında bu miktar en yüksek seviyelere ulaşır. Böbreklerden idrar yapımı artar. Bu sık idrara gitmeye, çabuk sıkışmaya yol açar. İdrar torbası ile büyüyen rahim arasında anatomik yer değiştirmeler meydana gelir. Genişleyen rahim, üzerinde bulunan idrar torbasını da beraberinde yukarıya ve geriye doğru çeker. Sfinkterin buna eşlik etmesi ile onu yerinde tutan bağ dokularında gerilmeler ortaya çıkmaya başlar. Gebelikte progesteron hormonu artar. Bu hormon, başta rahim olmak üzere pek çok organı istirahate ,gevşemeye sevk eder. Ancak progesteron hormonunun artışı ile ortaya çıkan gevşemeler aynı şekilde sfinkteri yerinde tutan dokularda da gevşemeye neden olur. Artmış progesteron östrojen reseptör sayısını azaltır. Bu da urge inkontinansa yol açan önemli faktörlerden biridir. Bu faktör idrar yolları enfeksiyonlarıyla birlikte hamilelik döneminde çok sıkışınca idrar kaçırmanın en önemli nedenleridir.

Kilo faktörü

Bunların dışında aşırı kilolu kadınlarda sfinktere binen yükün artması bir diğer sebeptir. Bazı kadınlarda ise yapısal olarak bağ dokuları güçsüzdür. Daha önce 4000 gramın üzerinde bebek doğuran kadınlarda bu doğum dikişli bile olsa, idrar kaçırma riski daha fazladır. Doğum sayısının artması, doğru orantılı olarak idrar kaçırma şikayetinin artmasına neden olur. Bu genel bilgiler ışığında idrar kaçırmanın belirgin bir gebelik ayından sonra başlayabileceğini söylemek mümkün değildir. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olan gebelerde idrar kaçırma veya idrar yanmaları gebeliğin erken dönemlerinde de olabilir. Aşırı kilolu bir kadında veya yapısal olarak bağ dokusu güçsüzlüğü olanlarda öksürme, hapşırma ile idrar kaçırma erken dönemlerde görülebilir. Bazı kadınlarda ise gebeliğin sonuna kadar sık idrara gitme dışında başka bir şikayet görülmeyebilir.

Tüm hamilelerde bu sorun gözleniyor mu?

Hamilelerde en sık görülen sorun sık idrara çıkmadır. Neredeyse tüm gebelerde görülür. Sebebi de daha önce belirttiğim gibi böbreklerden idrar yapımının artmasıdır. Kilosuna dikkat eden daha önce hiç doğum yapmamış, idrar yolu enfeksiyonu geçirmeyen bir gebede hiçbir sorun görülmeyebilir.

Hamileyken idrar kaçıranların yapması gerekenler nelerdir?

Öncelikle doktorlarına bu şikayetlerden bahsetmeleri gerekiyor. ABD´de idrar kaçırma şikayeti olan kadınların yalnızca yüzde 28´i doktora başvuruyor. Ülkemizde bu oranın daha az olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi de utanma, çekinme gibi nedenlerle gebelerin öncelikle kendisinden daha deneyimli olanlarla problemlerini paylaşmalarıdır. Toplumda hanımların idrar kaçırmaları kanıksanmış olduğu için de bu şikayetler genellikle normal olarak değerlendirilmektedir. Doktora başvurulduğunda öncelikle idrar kültürü ve antibiyogram yapılarak idrar yolu enfeksiyonları birinci basamakta elenmelidir.

İdrar kaçırma bir rahatsızlık belirtisi mi?

İdrar kaçırma idrar kontrolünün henüz gelişmediği çocukluk dönemi dışında hangi yaşta olursa olsun normal bir olgu değildir. Gebelikte de normal kabul edilemez.

Hamilelikte yaşanan bu sorun doğumdan sonra da yaşanabilir mi?

Hamilelik sırasında ortaya çıkan anatomik ve fizyolojik değişikliklerin geri dönmesi, bu sorunların da gerilmesine neden olur. Bu süre de yaklaşık 6 haftadır. Genel anlamıyla sfinkterdeki hareketlilik diye anlatabileceğim “üretral hipermobilite”ye doğum sırasında ve doğumdan 3-5 gün sonra bakılmış. Bu ölçümde ileri derecede artma olanların sonraki hayatlarında stres inkontinans riskinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Urge inkontinans şikayetleri ise genellikle geri döner.

İdrar kaçırma ile başvuran kadınlara ne gibi işlemler uygulanır?

Öncelikle idrar kültürü ve antibiyogram ile enfeksiyon araması yapılır. Enfeksiyon varsa tedavi edilir. Bundan sonraki basamak, gebe olmayan kadınlarda ürodinamik inceleme ile idrar torbasının fonksiyonlarının belirlenmesidir. Ancak gebelerde değişen anatomik ve hormonal yapı olduğu için bu inceleme doğum sonrası 6. haftaya bırakılabilir. Bu haftada şikayetler devam ediyorsa tetkik edilir. Gebe olmayanlarda bırakılacak bir diğer inceleme sistoskopi ile üretra ve idrar torbasının içinin gözle muayenesidir. Bu işlem de doğum sonrasına ertelenebilir. İdrar torbası doluyken yapılacak muayene ve bilinçli bir sorgulama, idrar kaçırma tipini belirlemede yararlı olacaktır. İdrar kaçırma tipine göre tedavi seçimi yapılmalıdır.

Tedavi şekli nedir?

Urge inkontinansda sebep enfeksiyonsa, uygun antibiyotik tedavisi yeterlidir. Progesteron hormonu artışının yaratttığı östrojen reseptör miktarındaki azalmaya bağlı olan inkontinansda lokal olarak uygulanabilen östrojen kremler fayda sağlar.

Bunun dışında işeme egzersizleri hastalara önerilebilir. Stres inkontinans varsa, perine kaslarını çalıştırıcı egzersizler şikayetleri etkin biçimde azaltır. Gebeliğin son döneminde üretral hipermobilite de ciddi artış tespit edilirse, hiçbir şikayet olmasa da perine egzersizleri önemlidir. Doğum sonrası 6 hafta süreyle bu egzersizin yapılması sonraki problemleri engellemede çok faydalı olacaktır. Doğum sonrasında eğer şikayetler devam ediyorsa, uygun olan cerrahi veya fiziksel tedavi metodu seçilmelidir. Hamilelik sırasında cerrahi tedavi uygulanmamalıdır. Doğum sonrasında da cerrahi tedavi ilk seçenek olmamalı, öncelikle egzersiz ve fizik tedavi seçenekleri denenmelidir.

Önemli olan özellikle stres inkontinansa yol açabilecek risk faktörlerinin azaltılmasıdır. Hamilelik döneminde anne aşırı kilo almışsa, şeker hastalığı varsa, bunun iyi düzenlenmesi, genel hijyen şartlarının sağlanması, risk faktörlerini azaltacaktır. Doğumun şekli, ileride idrar kaçırma şikayetine maruz kalma açısından önemlidir. Burada normal doğuma karşı olduğum gibi mesaj alınmasın istemem. Ancak iri bir bebeğin doğum sırasında pelvik dokularının aşırı gerilmesinin ileride idrar kaçırma şikayetine yol açacağı pek çok uzman tarafından ispatlanmıştır. Hatta doğumun dikişli doğum denilen epizyotomi ile yapılması da bu riski azaltmamaktadır. Bebek başı doğum kanalından geçerken pudental sinir üzerinde belli yerlerde bası yapar. Bu sinir üzerinde yapılan araştırmalarda normal doğumların yüzde 60´ında bu sinirde zedelenme olduğu, bunların yüzde 60´ının da kalıcı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sinirdeki zafiyet ileride idrar ve gaita tutamamaya yol açabilir. Bu nedenle doğum yolunun ve doğumun şeklinin (vakum, forseps kullanımı) kadının ilerideki yaşantısı açısından önemlidir.

İdrar kaçırma bebeği etkiliyor mu?

Genel olarak bebeğe zarar vermez. Ancak idrar yolu enfeksiyonları erken doğumlara yol açabilir.

Hastanenizde bu tip sorunla başvuran kadınların oranı nedir?

Normal toplumda idrar kaçırma yaşa göre değişmekle beraber, yüzde 20-60 arasında değişir. Gebelerde yapılan araştırmalarda bu oranın yüzde 30-50 arasında olduğu bulunmuştur. Ancak Türkiye´de başvuran hastaların bu oranda oldukları söylemek mümkün değil. Bunun nedenin daha önce belirtilen sosyal kültürel yapımızdan gelen yanlış bilgilendirme olduğu düşünülmektedir.

Hamilelik döneminde ilaç kullanımı

Hamilelik döneminde güvenilirliği kanıtlanmamış hiçbir ilacın kullanılması önerilmiyor. Hamilelik döneminde astım ve alerji açısından en sık beta-mimetik ve steroidlerin aerosol  formlarının kullanıldığı belirtiliyor. Beta mimetikler anne kalbinin düzensiz çalışmasına neden olabilir. Steroidler annede oral pamukçuk yapabilir. Her iki grup ilacın da bebek üzerinde belirgin bir anomaliye yol açtığı gösterilememiştir. Steroidlerin hayvan deneylerinde fetusta yarık damağa  yol açabileceği saptanmış. Ancak insan fetuslarında ise bir sorun oluşturmuyor. Hamilelikte kullanılacak diğer astım ilaçları antikolinerjikler ve tefilindir.

Kalıtım faktörü

Birçok hastalıkta olduğu gibi astım ve alerjide de kalıtım faktörünün rolü olduğu biliniyor. Astım ve alerji hastası hamile kadınların çocuğuna da aynı hastalıkların geçme ihtimali  bulunuyor. Hamilelik sırasında bunu engellemek için henüz yapılacak bir şey olmadığı belirtiliyor. Ancak, bir anne babanın alerji öyküsü bilinirse ve göbek kordonunda Ig E miktarı saptanırsa dış alerjik etkenlere karşı önlem alınabilir.
Alınabilecek önlemler
Pek çok hastalığın nedenleri arasında olduğu bilinen sigara içilmesi, genetik bir özellik olmadığı için anne karnındaki bebeğin alerji hastası olmasına yol açmıyor. Ancak, anne adaylarının gebelik döneminde yoğun sigara içmeleri düşük riskini artırıyor.
Hamile kadınların hem kendileri hem de doğacak çocukları için alabileceği birçok önlem bulunuyor. Evde özellikle çocukların odasında toz ve küf bulunmaması gerektiği belirtiliyor.
Kürklü hayvan, hava da oluşturacağı parazitler de alerjik etki yapabilir. Halı, yün ve deri giysiler, klima alerjiye ortam hazırlayabilir. Ayrıca, solunumu olumsuz etkilediği için, evde sigara içilmemeli ve virüs hastalıklarına karşı önlem alınmalıdır.
Her anne adayının kendi özelliklerini bilerek davranmasının önemine değinilerek; Anne adaylarının, daha önce yaptırdıkları duyarlılık testleri ya da kendi deneyimleriyle belirledikleri alerjen besinlerden uzak durmaları isabetli olur. Bebek doğduktan sonra, alerjik bünyeli anne, emzirme sırasında, yumurta, süt ve fıstık gibi majör alerjenlerle beslenmemelidir. Bebeğe katı gıdalar en erken 6 aylıkken verilmelidir.

Hazımsızlık

Sık görülen bir sağlık sorunu olan hazımsızlığın çok iyi araştırılması gerekiyor. Psikolojik nedenlerin ya da yanlış beslenme alışkanlıklarının sonucu olarak gelişebilen hazımsızlık diyabetes mellitus, tiroid hastalıkları, safra kesesi taşı, bağırsak hastalıkları ve kanserlerinin de habercisi olabiliyor.

Modern yaşam biçiminin getirdiği aşırı stres, düzensiz yemek yeme alışkanlığı, çay, kahve ve asitli içeceklerin fazla tüketilmesi hazımsızlık ya da tıbbi adıyla dispepsi sorununun görülme sıklığını artırıyor. Genellikle basit bir sorun olarak görülen hazımsızlık sorunu diyabet, ülser, yemek borusu iltihabı, gastrit, safra kesesi taşı, bağırsak hastalıkları ve kanserlerinin de belirtisi olabileceğini unutmamak gerekiyor.

Hazımsızlığın genellikle iyi tarif edilemeyen karında rahatsızlık hissi, hazımsızlık, şişkinlik, gaz, karın ağrısı, erken doyma, bulantı, kusma ve göğüs kemiği arkasında yanma gibi yakınmalar biçiminde ortaya çıktığı belirtiliyor.

Hazımsızlık nedeni ile başvuran hastaların yaklaşık yarısında herhangi bir organik veya sistemik neden bulunamamaktadır.  Bu durum ise fonksiyonel hazımsızlık olarak adlandırılmaktadır.

Fonksiyonel hazımsızlıkta, en az bir aydan daha uzun süreli tekrarlayan karın ağrısı ve karnın üst kısmında rahatsızlık hissi söz konusudur.Bu belirtileri açıklayacak hiçbir klinik, laboratuvar, endoskopik veya ultrasonografik bulgu yoktur. Fonksiyonel hazımsızlıkta düşünülen hastadan ayrıntılı bir hikaye alınmalı, organik ve sistemik hastalıklar araştırılmalıdır. Hazımsızlığa neden olabilecek sistemik hastalıklar diyabet, tiroid, paratiroid hastalıkları, kronik böbrek yetmezliği ve kollagen doku hastalığıdır. Gebelikte de hazımsızlık görülebilir. Sindirim sistemini ilgilendiren organik hastalıklar ise ülser, yemek borusu iltihabı, ilaca bağlı gastrit, safra kesesi taşı, pankreas iltihapları, parazitler, kötü emilim durumları, iltihabı, bağırsak hastalıkları ve kanserler sayılabilir.

Hazımsızlık problemi olan hastalarda sorunun kaynağının kesin olarak ortaya konması için ayrıntılı olarak inceleme yapılması büyük önem taşıyor. Kilo kaybı, yutma güçlüğü, kansızlık, kanama, sarılık, kusma, ailede kanser öyküsü bulunması gibi özelliklerin alarm belirtileri olarak görüldüğü ifade ediliyor.  Bu belirtileri olan hastalarda mutlaka endoskopik inceleme yapılması gerekmektedir.  Fonksiyonel dispepsili hastalarda, hastalığa neden olabilecek psikolojik bozukluklar olabileceğine de işaret ediliyor.

Gastroenterologun yanında psikiyatrik yaklaşım da gerekebilir. Tetiği çeken olay ya da olaylar, sorunlar çözülmeden bu tür hastalıklarda sadece sindirim sistemini yönelik tedavi yetersiz kalabilir.

Dispeptik hastalarda tedavi nedene yönelik olmalıdır. Asit giderici ilaçlar, bağırsak hareketlerini düzenleyen ilaçları kullanılabilir.

Sigara, alkol, aspirin ve benzeri ağrı kesicilerden kaçınılmalıdır. Kahve, çikolata, asidik meyve suları, biber tüketilmemelidir.

Sık ve az yenilmeli, yemekten hemen sonra yatılmamalı, en az 2-3 saat sonra yatılmalıdır.

Dar, kan basıncını artıran giysilerden kaçınılmalıdır.

Özel bir diyet olmamakla birlikte hastayı rahatsız eden, dokunan yiyecek ve içecekleri almaması söylenebilir

Hematüri

İdrarda kan hücreleri (eritrosit, alyuvar) bulunması durumuna Hematüri adı verilir. Çıplak gözle bakıldığında normal görülen idrarın mikroskop altındaki tahlilinde fazla sayıda eritrosit bulunması Mikroskopik Hematüri olarak adlandırılır. Makroskopik Hematüride ise idrarda çıplak gözle görülecek kadar belirgin kanama vardır ve idrar çay ya da kola rengindedir.

Hematüriye yol açabilecek birçok neden olabilir. Bu nedenlerin çoğunluğu ciddi sorunlar değildir. Örneğin egzersiz sonunda ortaya çıkabilecek hematüri 24 saatte kaybolur. Pek çok kimsede başka herhangi bir soruna bağlı olmayan hematüri görülebilir. Öte yandan, hematüri böbrek ve mesane tümörlerinin ya da diğer ciddi sorunların belirtisi de olabileceği için mutlaka Üroloji uzmanına başvurulmalıdır.

Hematürinin nedenini bulabilmek, ya da belirli bir nedeni olmadığına karar verebilmek için doktor bir takım tetkikler isteyebilir. İdrar tahlilleri, kan tetkikleri, ultrasonografi, ürografi, ve sistoskopik inceleme bunlar arasında yer alır.

İdrar tahlilinde çeşitli hücrelerin ve maddelerin varlığı araştırılır. İdrarda kan hücrelerinin yanı sıra idrar yolları iltihabını işaret eden lökositleri (akyuvarlar) veya böbrek hastalığını göstergesi olan silendirler (böbreğin süzme kanallarının şeklini almış hücreler) araştırılır. İdrarda aşırı miktarda protein bulunması da böbrek işlevinin bozulduğunu gösterebilir. Böbrek tarafından temizlenmesi gereken atık maddelerin kanda artıp artmadığı da bazı kan tahlilleri ile ortaya çıkabilir. Ürografi (IVP) ve Ultrasonografi (USG) idrar yollarının görüntülenme yöntemleridir. Bu yöntemler yoluyla idrar yollarındaki tümörler, böbrek ve mesane taşları, prostat büyümesi veya idrar akımını engelleyen diğer durumların tanısı konabilir.

Sistoskopi, işeme yolu ve mesane içerisinin direkt olarak görüntülenmesini sağlar. Ameliyathane koşullarında yapılan bu incelemede, idrar yolundan ilerletilebilen ince bir tüpün ucundaki kamera sayesinde mesane içerisindeki bir tümör ya da taş kolaylıkla saptanabilir.

Hematürinin tedavi şekli saptanan nedene bağlıdır. Eğer hematüriye neden olan ciddi bir durum yoksa, tedavi ihtiyacı yoktur

Hemofili

Her 10 bin erkekten birinde görülen doğuştan bir kanama hastalığı olan hemofili genetik olarak geçiyor. Bu yüzden hemofili görülen ailelerin çocuk sahibi olmak istediklerinde doğum öncesi tanı yöntemlerine başvurmaları öneriliyor. Bu yöntemlerle doğacak bebekte hemofili olup olmadığı önceden belirlenebiliyor.

Doğumdan itibaren hastaların cilt, eklem gibi değişik bölgelerinde kanamaya ve sakatlığa neden olan hemofili hastalığı hakkında ailelerin bilgi sahibi olmasının son derece önemli olduğunu belirtiyor. Ailelere düşen en önemli olay bu konuda bilgi sahibi olup aile bireylerinde bu tip bulgular varsa doğum öncesinden tanı konabilmesinin sağlanmasıdır. Eğer hemofilili bir çocuk sahibi iseler kanama olmadan koruyucu faktör kullanımı söz konusudur. Böylelikle sakatlıkların önüne geçilmiş olacaktır.

Hemofili doğuştan bir kanama hastalığı. Yani aile bireylerinden çocuğa taşınıyor. Doğumdan itibaren hemofilili hasta cilt, eklem gibi değişik bölgelerine kanıyor. Kanamanın şeklinin yaşa bağlı olarak geliştiğine dikkat çekiliyor.  Örneğin yürümeye başlayan çocuğun çarptığı bacak ve kollarında morluklar gelişir. Diş çıkaran bir hemofilili çocukta durmayan kanamalar oluşabilir. Sünnet olan bir çocuk ölümcül kanamalarla karşılaşabilir. Daha ergen yaşta bir kız çocuğunda (kızlarda görülebilen şeklinde) ciddi adet kanamaları görülebilir. Kanama plazmada normalde bulunan kanamayı durdurmaya yarayan protein yapısındaki  bazı Faktörlerin yapılamamasından kaynaklanmaktadır.

Hemofilinin değişik tipleri bulunuyor. En sık karşılaşılan hemofili Hemofili A denilen ve Faktör VIII eksikliği ile seyreden hemofilidir. Faktör IX eksikliği ise Hemofili B olarak adlandırılıyor.

Bunların X kromozomuna bağlı olarak geçen hastalıklar olduğuna işaret ediliyor.  X kromozomundaki pıhtılaşma yapan faktörlerin üretimi ile ilgili gen bölgelerindeki hata hastalığa yol açmaktadır. Kadınlarda iki X kromozomu olması nedeni ile kadınlarda eğer hastalık tek X kromozomunda ise bu hale taşıyıcılık denir ki taşıyıcı kadın kendi hasta olmadığı halde erkek çocuğuna hastalığı taşır. Ancak hemofili bir baba ile hemofili taşıyıcısı olan bir kadının evlenmesi durumunda kız çocukların yüzde 50 si taşıyıcı yüzde  50 si ise her iki X kromozomunda da hastalığı taşıyacağı için gerçekten hasta olur ki bu kız çocukları çok ağır kanama ile çok erken yaşta kaybedilmektedirler. Kız çocuklarında görülebilen ve hemofili ile karıştırılan bir diğer kanama bozukluğu von Willebrand hastalığı olup Faktör VIII ile ilgili von Willebrand faktör eksikliği vardır. Bu hastalık yine genetik geçişlidir.Ancak X kromozomuna bağlı olmadığı için kızlarda da taşıyıcılık değil hastalık söz konusudur. Kanama özellikleri hemofili ile aynıdır. Tedavi prensipleri de oldukça benzerdir.

Hemofili tedavisinde eksik olan faktör verilerek gerçekleştiriliyor. Gerekli olan faktör damar içi yolla hastaya veriliyor. Böylece hastada faktör düzeyi artıyor ve pıhtılaşma gerçekleşiyor. Son yılların en gözde tedavisinin gen tedavisi olduğu vurgulanıyor.

Hemospermi

Menide kan ya da kan pıhtısı gelmesi “hemospermi” olarak adlandırılan bir rahatsızlıktır. Genç erkeklerde özellikle uzamış ereksiyon ve zorlanmaların olduğu cinsel aktivitelerden sonra görülebilir. Önemli bir rahatsızlık değildir. Bu kahverengi leke biçimindeki pıhtılar bir kaç boşalmada daha görülebilir, ve sonra genellikle kendiliğinden düzelme olur. Eğer kanama artar veya devam ederse, idrar yapma veya boşalma sırasında acıma – yanma hissi ortaya çıkarsa, idrarda kanama olursa bir hekime başvurulmalıdır.

Hepatit A

Hepatit A enfeksiyonu Türkiye’de halk sağlığını etkileyen en önemli sorunlardan birisidir. İstatistiklere göre temizlik ve sağlık koşullarının iyi olmadığı ülkelerde yaygın olarak gözlenen hepatit A enfeksiyonu Türkiye’de çok sık görülmektedir.Hepatit A´ya neden olan virüs hasta kişilerle temas veya sağlıksız içme suyu, gıdalarla bulaşır. Ülkelerin sosyo-ekonomik düzeyleri arttıkça enfeksiyonun görülme yaşı da artmaktadır. Bulaşma riski sonbaharın sonlarıyla kış mevsiminin başlangıcında artış gösterir.

Hepatit A İnfeksiyonu Risk grupları:

·Kalabalık koşullarda ve alt yapısı elverişsiz yerlerde yaşayan topluluklar.

·      Askeri personel-yurt-bakım evleri, yuva ve kreşlerdeki personel ve çocuklar.

·          Kanalizasyon işçileri

·    Damar içi uyuşturucu bağımlıları

·          Oral-anal seks alışkanlığı olanlar ve eşcinseller

·          Hastalık sıklığının düşük olduğu yerden yüksek sıklık gösteren bölgelere seyahat edenler.

Hepatit A Bulaşma Yolları:

Bulaşmada en önemli yol kişisel temastır. Dışkı ile çıkartılmış virüsün, ağız yolundan girişi ile ortaya çıkan bulaşma için yakın temas gerekmektedir. İkinci bulaşma yolu ise su ve besinlerdir. Su yolu ile bulaşma, en çok gelişmekte olan ülkelerde görülür. Su dağıtım sistemlerinin ve kanalizasyonların iyileştirilmesi bu yolun etkinliğini azaltmıştır. Yeterli klorlamanın yapılması da bulaşmada önleyicidir. Enfekte kişilerin dışkısına bulaşmış besinler, hepatit A virüsünün bulaşmasında aracılık yapabilir.Hastalığın kuluçka döneminde bulunan besin işçilerinin hazırladığı yiyeceklerden, kanalizasyonların boşaldığı bölgelerden toplanmış ve iyi pişirilmeden yenen deniz kabuklularından da hepatit A bulaşabilmektedir. Kan bağışı sırasında kuluçka dönemindeki infekte vericiler, bulaşmaya neden olabilir.

Hepatit A infeksiyonunda devamlı taşıyıcık olmaması nedeniyle kan nakline bağlı virüs enfeksiyonları az sayıda görülmektedir. Bu yollar dışında yakın temaslı cinsel partnerler arası bulaşmalar, oral, anal sekse bağlı, eşcinseller arası bulaşmalar ve kirli, klorlanmamış havuzlarda yüzmeye bağlı bulaşmalardan söz edilebilir.

Hepatit A Bulgular, Klinik Seyir:

Hepatit A´nın kuluçka dönemi 2-7 hafta arasında değişir.Kuluçka dönemini takiben hastalık değişik şekillerde bulgularla (klinik formlarla)seyredebilir. Bunlar sarılıklı, sarılıksız, kolestatik, subfulminan ve fulminan (öldüren) formlardır.

Sarılıklı formda; 1-2 hafta devam eden ön dönemde halsizlik, yorgunluk, isteksizlik, bulantı, kusma ve eklem ağrısı gibi belirtiler olabilir. Bazı yemeklere ve sigaraya karşı tiksinti olabilir. Ateş varsa genellikle hafiftir. Sağ üst kadranda ağrı hissedilebilir. Sarılık döneminde idrar renginin koyulaşması, dışkı renginin açılması ile sarılık gelişir. Bu dönem 2-4 hafta sürer. Sarılık sonrası dönemde hastanın sarılığı kaybolur. İştahı düzelir. Tam iyiletme 6 ayda olur.

Sarılık olmadan seyreden formda; belirgin klinik bulgu olmadığı için hastalar sıklıkla gözden kaçar. Kolestatik formda; sarılık uzun sürer. Belirgin kaşıntı vardır.

Subfulminan formda; hastada iyileşme yerine batında sıvı gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu form, iyileşme veya hepatik yetmezlikle ölüm şeklinde sonlanır.
Fulminan formda; bir hafta içinde karın ağrısı, kusma, sarılığın artışı ağır karaciğer yetmezliği belirti ve bulgularının izlendiği bilinç durumunda bozulma ve koma gelitir. Bu şekilde bir klinik seyir az görülmekle birlikte, oluştuğunda yüksek ölüm riski taşır. Akut dönem atlatılabilirse daha sonraki iyileşme tamdır.

Hepatit A Tanı:

Akut viral hepatitin laboratuvar tanısı, karaciğer hücre hasarına ilişkin ve etken virüse ilişkin olmak üzere 2 test grubu ile konur. Hepatit A virüsü enfeksiyonunda özgül tanı, virüs antijenlerinin veya özgül antikor yanıtı varlığının gösterilmesidir. Hepatit A Tedavi Hepatit A enfeksiyonunun özgül bir tedavisi yoktur. Hastanın yakınmalarının düzeltilmesi ve fulminan hepatit gelişiminin zamanında saptanabilmesi için yakın izlem gerekir. Hastaların büyük bölümünün hastaneye yatırılması gerekmez.

Ağız yoluyla sıvı alamayan veya karaciğer hasarı yoğun hastalarda hastane izlemi gerekebilir. Klinik belirti döneminde yatak istirahati önerilir ancak günlük kişisel etkinliklerde (tuvalete gitme, oda içinde gezme) yasaklamaya gerek yoktur. Diyet yeteri kadar protein ve kalori içermelidir. Yağ kısıtlamasına gerek yoktur. İştahı kesilmiş, bulantı ve kusması olan hastalara sodyum potasyum klorürlü glukoz solüsyonları verilebilir. Hastaların çok gerekli ilaçları dışında diğer bütün (başka nedenlere bağlı) tedavilerinin kesilmesi önerilir.

Hepatit A´ya karşı en etkili yaklaşım korunmadır. Koruyucu önlemleri su ve besinlerin dışkı ile kirlenmesinin önlenmesi ve kişisel temizlik kurallarına uymak olarak özetlenebilir. Korunmada insan serum globulin (ISG) ile pozitif aşılanma ve aktif immünizasyon önem taşır. ISG, Hepatit A virüsü ile temastan önce veya temastan sonra 1-2 hafta içinde uygulandığında yüzde 80-90 oranında koruyuculuk sağlar, koruma süresi 4-6 ay kadar sürer. ISG hepatit A´nın yoğun olduğu bölgeye gidecek duyarlı kişiler için önerilebilir. Temas sonrası ise hepatit A´lı kişilerin yaşadığı aile bireyleri ile cinsel partnerleri için önerilir.

Okullarda hepatit A virüsü enfeksiyonu olduğu saptanan öğrencilerin sınıf arkadaşları için uygulamak gereksizdir. Ülkelerin kalkınmışlık dereceleri ile bağlantılı olarak duyarlı kişi sayısının giderek artması hepatit A virüsü enfeksiyonunun ileri yaşlara kayması, az da olsa fulminan hepatit riskinin sürüyor olması, endemik bölgelere gezilerin artması nedeniyle hepatit A virüsü enfeksiyonunda aşılama önemli görünmektedir.

Hidrosel ve Kordon Kisti

Hidrosel denildiğinde, fıtık kesesinin içinin sıvı dolu olması ve aynı zamanda karın tarafındaki ucun da kapanması anlaşılmalıdır. Hidrosel torbada bulunur ve testisin çevresini sarar.Kasık kanalı boyunca oluşmuş kistik(içi sıvı dolu) oluşumlara ise kordon kistiya da kord hidroseli denir. Kızlarda da benzer oluşumlar olabilir. Fıtık kesesi açıklığı çok küçük ise ancak sıvı girip çıkabilir ki buna da bağlantılı hidrosel ya da halk arasındaki tanımıyla su fıtığı denir. Bu hastaların sabah küçük olup akşama doğru büyüyen şişlik öyküleri tipiktir.

Hidrosel sıklıkla doğumda bulunur. Doğuştan olan bu tip hidroselden başka; çoğunlukla bir üst solunum yolu ya da benzer bir enfeksiyonunu takiben gelişen türüne de akut hidrosel adı verilir. Akut hidrosel 2-3 hafta içinde kendiliğinden kaybolabilir. Kaybolmaması halinde operasyona gerek olabilir.

Hidrosel en sık ilk aylarda fıtıkla karışır. Boğulmuş fıtık aynen bir hidrosel gibi görülebilir ve mutlaka ayırt edilmelidir. Öncelikle ultrasonografi, mümkün olmaz ise karın filmi yardımcı olabilir.

Tedavi : Hidrosel genel olarak ilk 4 aydan sonra küçülmeye başlar ve 6-12 aylar arası kaybolur. Bu tarzda seyreden hidrosel ameliyata gerek olmadan iyileşebilir. Ancak eğer 12 aylığa kadar kaybolmamışsa ya da kaybolma eğilimi göstermiyorsa ameliyat edilmelidir.
Operasyon kasık fıtığındaki gibidir, hidrosel kesesinin açılarak boşaltılması yanında bu hastalara da fıtık ameliyatındaki işlemler uygulanır.

Hipertansiyon ile İlgili Bilmeniz Gerekenler

TANSİYON (KAN BASINCI ) NEDİR ?

Kalbimiz atar damarlarımıza düzenli ve sürekli olarak kan pompalar. Kan önce büyük atar damarlara (arterler), daha sonra küçük atar damarlara (arterioller) ve oradan da kılcal damarlara (kapillerler) geçer. Kapillerler aracılığıyla kan tüm dokulara dağılır ve böylece dokuların oksijen ve gıda gereksinimleri karşılanır. Dokularda oluşan atık maddeler ve karbondioksit yine kapillerler aracılığıyla kana geçer ve bu kirli kan toplar damarlar (venler) aracılığı ile kalbe döner. Bu sırada kalp, geri dönen kanı toplamak için gevşemiştir. Daha sonra kalp kasılır ve kirli kanı temizlenmek üzere akciğerlere gönderir. Akciğerlerde temizlenen kan yeniden kalbe döner ve ardından yeniden arterlere pompalanır. Bu süreç dakikada ortalama 80 kez tekrarlanır.

Kan her defasında kalbin kasılmasından doğan bir basınç ile arterlere gönderilir. Bu basınç, damarlarımızın duvarında da devam eder ve kan akışının sürdürülmesi için gereklidir. Kanın damar duvarına yaptığı basınç, kan basıncı olarak adlandırılır. Kan basıncı kalbimizin kasılması sırasında artar ve gevşemesi sırasında azalır. Kasılma sırasında, artmış olan kan basıncına sistolik kan basıncı ya da büyük tansiyon, gevşeme sırasında azalmış olan kan basıncına ise diyastolik kan basıncı ya da küçük tansiyon denir. Tansiyon aletleri yardımıyla kan basıncı ölçülebilir ve mmHg (cıva basıncı) olarak ifade edilir.

NORMAL KAN BASINCI (TANSiYON) DEĞERLERİ NEDİR?

Kan basıncı için normal değerler büyük tansiyon için 140 mmHg´nın, küçük tansiyon için 90 mmHg´nın altıdır. İlerleyen yaşla birlikte normal kan basıncı değerleri değişmez. Yani 30 yaşında da 80 yaşında da normal değerler aynıdır.

KAN BASINCI GÜN İÇİNDE ÖNEMLİ DEĞİŞİKLİKLER GÖSTERİR Mİ ?

Evet. Kan basıncı genellikle sabah saaatlerinde yüksek iken uyku sırasında daha düşüktür. Gün içerisindeki çeşitli aktiviteler kan basıncı değerlerini belirgin şekilde etkiler. Örneğin toplantılarda, çalışma sırasında, seyahatlerde ve yürüyüşlerde kan basıncında önemli yükselmeler kaydedilebilir.

Kan basıncında gün içinde gözlenen değişiklikler

Sistolik (büyük) tansiyon  / Diyastolik (küçük) tansiyon

(mmHg)                    (mmHg)

Toplantı                         + 20                       + 15

Çalışma                          + 16                       + 13

Seyahat                        + 14                       + 9

Yürüyüş                        + 12                       + 6

Giyinme                         + 11                       +10

Ev işleri                          + 11                       +10

Tel konuşma                  + 10                       + 7

Yemek                           + 9                        +10

Konuşma                       + 7                         + 7

Masa işi                       + 6                         + 5

Okuma                          + 2                         + 2

Tv İzleme                      0                              + 1

Uyku                             – 10                             – 8

 

KAN BASINCI NASIL YÜKSELİR ?

Küçük atar damarlar (arterioller) bazı sinirsel ve kimyasal uyaranlarla daralıp genişleyebilme özelliğine sahiptirler. Genişlediklerinde kan rahatça ilerler, kalp kanı rahatça pompalar, daraldıklarında ise, kanın ilerlemesi güçleşir ve kalbin kanı çok daha güçlü ve yüksek basınçla pompalaması gerekir. Bu durumda kan basıncı yükselir.

KAN BASINCINDAKİ YÜKSELME NELERE NEDEN OLUR ?

Kan basıncı yüksekliği (hipertansiyon) kalbin iş yükünü arttırır ve atar damarlarda zarara yol açar. Zaman içerisinde özellikle kalp, böbrek, göz ve beyine kan götüren atar damarlarda harabiyet oluşur. Kalp , böbrek, göz ve beyin damarları bu yüksek basınca uzun yıllar boyunca sessizce direnebilir. Bu nedenle kan basıncındaki yükselme yıllarca , belirti vermeden, tamamen sesiz, sinsi, ilerleyebilir. Ancak bu hastalara zarar vermediği anlamına gelmez. Yüksek kan basıncı (hipertansiyon) inme , kalp krizi ve böbrek yetersizliğinin önemli, kilit nedenlerinden biridir.

YÜKSEK KAN BASINCININ NEDENLERİ NELERDİR ?

Hastaların yaklaşık % 90´ında , hipertansiyonun nedeni bilinmez. Buna esansiyel veya pirimer hipertansiyon denir. Daha az bir oranda (hastaların %10´unda ) hipertansiyonun nedeni ortaya konabilir. Buna da sekonder hipertansiyon adı verilir. En sık rastlanan sekonder hipertansiyon nedenleri şunlardır:

Çok tuzlu gıdaların tüketilmesi (özellikle tuza hassas kişilerde )

Böbrek hastalıkları

Böbrek üstü (adrenal) bezlerinin hastalıkları

Böbrek damarlarının daralması

Doğuştan büyük atar damarın (aortun) bir bölümünün dar olması (aort koarktasyonu )

Tiroid bezi hastalıkları (hipertiroidi)

Bu problemlerin çoğu girişimsel yöntemlerle veya ilaç tedavisi ile çözümlenebilir. Örneğin böbrek damarlarına giden atar damardaki darlık, balonla açılabilir veya cerrahi olarak düzeltilebilir. Hipertiroidi ise ilaç tedavisiyle ortadan kaldırılabilir. Bu nedenle, özellikle kan basıncı yüksekliği ilk olarak tesbit edildiğinde hekimler detaylı bir öykü ve muayene sonrasında bazı laboratuar tetkikleri isterler. Bazen de özel testlere gerek duyabilirler. Bu testler yapılırken genellikle hastanede yatmak gerekmez.

KAN BASINCINI YÜKSELTEN HANGİLERİDİR ?

Bir çok ilaç, farklı mekanizmalarla kan basıncını yükseltebilir. Romatizma ve depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar bunların başında gelir. Bu ilaçlar hipertansiyonun nedeni olabilecekleri gibi hipertansiyon tedavisinde kullanılan ilaçların etkisini de azaltabilirler. Bu nedenle yüksek tansiyonlu hastalar kullandıkları tüm ilaçları mutlaka hekimlerine söylemeli ve onlara danışmadan herhangi bir ilaca başlamamalıdır.

YÜKSEK TANSİYONUN TOPLUMDA GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

Yüksek tansiyon toplumda oldukça sık görülen bir durumdur. Türkiyede her üç erişkinden birinde hipertansiyon söz konusudur. Kadınlarda daha sık görülmekte, artan yaşla birlikte gerek kadınlarda ve gerekse erkeklerde sıklığı da artmaktadır. Görülme sıklığı açısından kırsal ve kentsel kesimler arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Erkeklerde görülme oranı Marmara ve Karadeniz bölgelerinde en yüksek, İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde en düşük bulunmuştur. Kadınlarda görülme oranı ise Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde en yüksek, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde en düşüktür. Ülkemiz ile ilgili bir diğer saptama da hipertansiyon hastalarının yalnızca üçte birinin tedavi görmekte olması ve bunların da ancak yarısında kan basıncının kontrol altında olmasıdır. Hipertansiyonu olduğu halde tanı konmayan kişiler de dikkate alındığında toplum sağlığı açısından tablonun ne kadar olumsuz olduğu açıktır.

YÜKSEK TANSİYON DAHA ÇOK KİMLERDE GÖRÜLÜR ?

Yüksek tansiyon riskini arttıran bir çok faktör söz konusudur:

Yaş: Yüksek tansiyon görülme oranı ilerleyen yaşla birlikte artar. Buna karşın tansiyon yüksekliği genellikle ilk olarak 35-50 yaşlarında saptanır.

Cinsiyet: 50 yaşın altındaki grup ele alındığında erkeklerde daha sık görülür. 50-55 yaş grubunda görülme sıklığı eşitlenir. 55 yaşından sonra ise kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır.

Kalıtım:Yüksek tansiyonlu kişilerin yaklaşık %60´ında ailede de tansiyon yüksekliği söz konusudur.

Şişmanlık: Şişmanların yaklaşık %40´ında yüksek tansiyon görülmektedir. Genç hastaların yaklaşık üçte biri şişmamdır.

Şeker hastalığı: Şeker hastalarında yüksek tansiyona çok sık rastlanır.

Aşırı tuz tüketimi: Yüksek tansiyona yol açan nedenlerden biridir.

Fiziksel aktivitenin azlığı: Hipertansiyon görülme olasılığını arttırır.

Alkol tüketimi: Alkol kullananlarda hipertansiyon görülme sıklığı artar.

Stres: Yüksek tansiyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.

KAN BASINCI NASILÖLÇÜLÜR ?

Kullanılan aletler

Kan basıncını ölçmek için farklı tipte aletler kullanılabilir. Cıvalı aletler en doğru ölçümlere olanak tanıyanlarıdır. Ancak bunların taşınmaları güçtür, genellikle hastanelerde, polikliniklerde ve muayenehanelerde kullanılırlar. Manometreli tansiyon aletleri daha pratiktir. Hastalar evlerinde manometreli tansiyon aletlerini kullanabilecekleri gibi daha pratik olan, bilekten ya da koldan ölçüm yapan elektronik aletlerden de yararlanabilirler.

Genel prensip

Kan basıncı ölçümünün genel prensibi hangi tipte alet kullanılırsa kullanılsın aynıdır. Ölçüm aletleri esas olarak üç bölümden oluşurlar:

İçine hava pompalan bir kolluk (manşon),

Hava pompalamayı sağlayan sistem: Cıvalı ya da manometreli tansiyon aletlerinde bir lastik boruyla kolluğa bağlı olan ve sıkıp bırakmakla dış ortamdaki havayı kolluğun içine gönderen lastik puar, elektronik tansiyon aletlerinde verilen komutla harekete geçen bir mekanizma.

Kan basıncı değerlerini okumaya yarayan bir gösterge: cıvalı aletlerde cıva sutunu, manometreli aletlerde ortasında ibre bulunan bir gösterge, elektronik aletlerde sayısal gösterge.

Cıvalı ya da manşonlu tansiyon aletlerinde ayrıca ölçümler için bir kulaklık (stetoskop) da kullanılır.

Ölçümler de üç aşamada değerlendirilebilir:

Önce kolluk içine hava pompalanır. Belirli bir düzeyden sonra kan damarları (arterler) o kadar sıkışırlar ki, damar içindeki kan akımı durur ve nabız kaybolur.

Sonrasında, kolluk içindeki hava yavaş yavaş boşaltılırken öyle bir düzeye gelinir ki kolluk içindeki basınç kalbin kanı pompalarken oluşturduğu basınçla eşitlenir. Bu sırada kanın damar duvarına çarpmasıyla bir ses oluşur. Bu ses cıvalı ya da manşonlu aletlerle ölçüm yapılıyorsa kulaklıkla duyulur, elektronik aletler kullanılıyorsa algılanır ve hafızaya kaydedilir. Bu sesin ortaya çıktığı değer büyük tansiyonu ifade eder. Bu arada nabız yeniden alınmaya başlar.

Hava daha fazla boşaltıldığında basınç giderek azalır ve kanın damar içerisinde serbestçe akabildiği seviyede ve kulaklıkla duyulan ya da elektronik aletlerle algılanan ses ortadan kalkar. Sesin ortadan kalktığı, cıvalı ya da manşonlu aletlerde kulaklıkla farkedilir, elektronik aletlerde ise algılanarak hafızaya kaydedilir. Bu değer küçük kan basıncını ifade eder.

Uygulama

Kan basıncı ölçümleri başlangıçta her iki koldan da yapılmalıdır. Normalde iki kol arasında fark bulunabilmektedir. Kan basıncının yüksek bulunduğu koldaki değerler hastanın kan basıncı olarak kabul edilir. İzlemlerdeki ölçümler tercihan sağ koldan yapılır.

Cıvalı ya da manometreli tansiyon aletlerini kullanarak ölçümler şöyle yapılır:

1- Hazırlık: . Kolluğun içindeki hava ölçüm öncesinde tamamen boşaltılmalıdır. Tansiyon aletinin kolluğu alt ucu dirsek çukurunun 2.5-3 cm üzerinde olacak şekilde kolu sarmalıdır.

Ölçüm: Önce puarın kontrol valvi kapatılır. Daha sonra kolluğun kesesi şişirilir.

Hangi seviyeye kadar şişiriliceğine karar vermek için bilekten nabız (radiyal nabız) kontrol edilir. Nabızın kaybolduğu düzeyin 20-30 mmHg üstüne kadar şişirme işlemine devam edilir. Dinleme aleti dirsek çukurunda serbest konumda ve cilde hafifçe bastıracak şekilde yerleştirilir. Dinleme aleti kolluğun altına sıkıştırılmamalıdır. Puarın kontrol valvi açılarak havanın yavaş yavaş (saniyede 2-4 mmHg kadar) boşaltılması sağlanır. Sesin ilk duyulduğu an büyük tansiyona işaret eder. Sesin artık işitilmez olduğu an ise küçük tansiyon olarak yorumlanır.

Tansiyon ölçme işlemi basit gibi görünse de bilgi ve dikkat gerektirir. Bu nedenle doğru ölçüm ile ilgili başlangıç bilgilerinin hekim tarafından verilmesi uygundur. Elektonik tansiyon aletleri kullanılmadan önce kullanma kılavuzlarının dikkatle okunmalıdır.

KAN BASINCI ÖLÇÜMÜNDEKİ BAŞLICA HATALAR NELERDİR VE BU HATALAR NASIL ORTADAN KALDIRILIR ?

Ölçümden en az 30 dakika öncesine kadar sigara ve kahve içilmemelidir.

Kan basıncı ölçümünden önce en az 5 dakika süreyle oturarak dinlenmek gerekir.

Ölçümler uygun pozisyonda yapılmalıdır. Örneğin kol kalp düzeyinde olmalıdır.

Tansiyon aletinin manşonu uygun boyutlarda olmalı, kilolu kişilerde daha büyük manşonlar kullanılmalıdır.

Ardarda iki ölçüm yapılmalı, ölçümler arasında 5 mmHg´dan daha büyük bir fark varsa üçüncü ölçüme başvurulmalıdır.

Kan basıncı çok değişkenlik gösteriyorsa -hekimin önerisiyle- 24 saatlik sürekli ölçümlere olanak tanıyan özel aletler kullanılmalıdır.

KAN BASINCI ÖLÇÜMLERİNİN HASTANIN KENDİSİ TARAFINDAN YAPILMASI DOĞRUMUDUR ?

Bazan bu yol zorunlu olursa da yanlış ölçüm olasılığı hiç de az değildir. Ayrıca kan basıncının sık sık ölçülmesi hastayı psikolojik açıdan olumsuz yönde etkileyebilir.

HASTANIN BAŞ AĞRISI, BAŞ DÖNMESİ GİBİ YAKINMALARA DAYANARAK KAN BASINCI HAKKINDA YORUM YAPABİLMESİ MÜMKÜNMÜDÜR ?

Bazı hastalar uzun süreli deneyimlerine dayanarak böyle bir yoruma gidebilirse de doğru olan o sıradaki kan basıncı ölçülerek daha gerçekçi bir değerlendirmenin yapılmasıdır Ayrıca bu yakınmalara göre ilaç tedavisinin uygulanması önemli yanlışlıklara yol açabilir.

BÜYÜK (SİSTOLİK) TANSİYON MU, KÜÇÜK (DİYASTOLİK) TANSİYON MU DAHA ÖNEMLİDİR ?

Yaygın inanış küçük tansiyonun daha önemli olduğu yönünde ise de son yıllarda büyük (sistolik) tansiyonun da en az küçük (diyastolik) tansiyon kadar önemli olduğu ortaya konmuştur.

HİPERTANSİYON NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Kan damarlarınızın ve yaşansal önemi olan organlarınızın yüksek kan basıncından zarar görmemesi için siz doktorunuza nasıl yardımcı olabilirsiniz ? Doktorunuz size nasıl yardımcı olabilir ?

Vucudunuzun bazı yerlerinin kana olan gereksinimini azaltarak kalbinizin yükünü azaltabilirsiniz. Örneğin :

Yağ dokusunun beslenmesi için bol miktarda kanlanmaya gereksinim vardır. Eğer kilolu iseniz, kilo verip, vucudunuzun yağ dokusunu azaltarak, kalbinizin yükünü azaltabilirsiniz.

Düşük yağlı, düşük kolesterollü beslenme rejimi ile aterosklerozun ( damar sertliğinin ) başlangıcını geciktirebilirsiniz.

Zorlanmadan yapabileceğiniz (yüzme, yürüyüş, balık tutma, golf ) egzersizler bedeninizi şekle sokmakta yardımcı olacak, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak ve kalori kullanımınızı arttıracaktır. Kendinizi yorgun hissettiğinizde spor aktivitenize ara veriniz. Doktorunuz, yapabileceğiniz egzersiz türünü ve programını seçmede size yardımcı olacaktır.

Vucudunuzda aşırı su ve tuz toplanması kalbinize ek bir yük getirecektir. Aşırı tuz alımını kan damarlarınızın çevresinde de su birikimine, böylece daha kolay daralmasına neden olacaktır. Bu nedenle hafif ve orta derecede hipertansiyon tedavisinde tuz miktarı düşük diyetin önemli bir yeri vardır. Bazı kişilerde sadece bu diyete uymak bile tedavi için yeterli olabilir. Prensip olarak sofrada tuzluk kullanmamak ve ekmeği tuzsuz yemek yeterli olabilmektedir. Yemeğe pişerken az miktarda tuz eklenebilir. Tuz içinde muhafaza edilen, ( turşu, konserve yiyecekler, tuzlu kuru yemişler, salam sucuk, pastırma vs. ) gıdalar eve dahi sokulmamalıdırlar.

Doktorunuz vücudunuzdaki fazla su ve tuz yükünü atmanıza yardımcı olmak için idrar söktürücü ilaçlar verebilir. Ancak bu ilaçları alırken bile tuz alımınızı mümkün olduğunca düşük tutmalısınız. Yemeklerinizi tatlandırmak için, baharatlar, limon, sirke, sarımsak, nar ekşisi veya tuz tadı veren maddeler kullanabilirsiniz. Tuz tadı veren maddeler genelde eczanelerde satılan potasyum tuzlarıdır. Bunları kullanmadan önce doktorunuza danışmalısınız. Sabırlı olduğunuz taktirde tuzsuz yemeklere zaman içerisinde alıştığınızı, damak tadınızın değiştiğini fark edeceksiniz.

Potasyumdan ( meyve ve sebzeler, özellikle, portakal mandalina, greyfurt, muz, domates, patates ) ve kalsiyumdan zengin gıdaların bazı kişilerde kan basıncını düşürmede yardımcı olabileceği öne sürülmüştür. Ancak bu bilgi kesin değildir.

Yüksek kan basıncı olan kişiler az miktarda ( günde bir dubleye geçmemeli ) alkol alabilirler. Ancak kilo vermeye çalışıyorsanız, alkolün kalorisinin çok yüksek olduğunu hatırlamalısınız. Bazı çalışmalar aşırı alkol tüketiminin kan basıncını yükselttiğini göstermiştir.

Sigara içilmesi, koroner arter hastalığı ve kalp krizi için önemli, bir diğer risk faktörüdür. Ayrıca damarlarınızda spazma yol açarak kan basıncınızın kontrol edilmesini güçleştirir. Eğer sigara içiyorsanız, mutlaka bırakmalısınız!

Çalışma saatleri içerisinde kısa dinlenme molaları veriniz. Geceleri ve hafta sonlarını dinlenmekle veya hafif – orta derecede spor aktiviteleri ile geçiriniz.

İLAÇ TEDAVİSİ İLE İLGİLİ BİLMENİZ GEREKENLER NELERDİR ?

Çoğu hastalarda sakinleştirici ilaçlar kan basıncını düşürmede pek yardımcı olmazlar.

İdrar söktürücü ilaçlar halen hipertansiyon tedavisinde etkin biçimde kullanılmaktadır. Aşırı su ve tuz yükünü idrar yolu ile atarak kan basıncınızın düşürülmesine yardımcı olurlar. Etki süreleri ve etkinlikleri değişik pek çok idrar söktürücü ilaç mevcuttur. Bunların bir kısmı, potasyum kaybettirir. Bazılarının ise potasyum tutucu etkisi mevcuttur. Doktorunuz size uygun olanı seçerek kullanım şeklini tarif edecektir. Doktorunuz kan basıncınızın derecesine, yapınıza, uygun başka bir ilaç da seçebilir. İlk ilaçla yeterli kan basıncı düşüşü sağlanamıyor ise, ikinci bir ilaç eklenebilir. Bu nedenle ilk ilacınızı kullanırken evde kan basıncınızı takip ederek, kaydetmenizi istenebilir.

Kan basıncını düşüren pek çok ilaç vardır. Bu ilaçlar ya merkezi sinir sistemi yolu ile yada direkt olarak damarlarınıza etki ederek, küçük arterlerin gevşemesini sağlayacak, böylece kan basıncınız düşecektir. Bu etki sadece ilaca devam ettiğiniz süre için geçerlidir. İlacı kestiğinizde kan basıncınız yeniden (bazen yavaş yavaş günler içerisinde, bazen de hemen ) yükselecektir. Bu nedenle ilaçlar tamamen bırakılamaz. Kan basıncınız düşse bile ilaç tedavisine devam etmeniz gerekir. İyi sonuç alınması için ilaç tedavisine yaşam boyu devam etmek gerektir.

İlaç tedavisine başladıktan sonra dozlar dikkatle ayarlanmalıdır. Bu nedenle başlangıçta, en azından kan basıncınız tam olarak ayarlanana kadar doktorunuzu sık sık görmemiz, iletişimi kopartmamanız gereklidir. Kan basıncı kontrolü sağlandıktan sonra, doktorunuza senede 3-4 kez gitmeniz yeterli olacaktır.

Her hastanın beden özellikleri değişik olduğu için, bünyenize uygun, en az yan eki yapan ilacı bulmak için doktorunuz ilaç tedavinizi birkaç kez değiştirebilir.

KAN BASINCINI DÜŞÜREN İLAÇLARIN YAN ETKİLERİ NELER OLABİLİR ?

Kan basıncını düşüren ilaçları yan etkileri de vardır. Ancak bu yan etkiler ilacı kullananların tümünde görülmez. Bir ilaç grubunda yan etki görüldüğünde bir diğer grup ilaçla değiştirilebilir, yan etki doza bağımlı ise ilacın dozu azaltılarak başka bir ilaçla birlikte kulanmanız önerilebilir. Herhangi bir yan etki görüldüğünde bir sonraki dozu almadan veya ilacı tamamen bırakmaya karar vermeden mutlaka doktorunuzu aramalısınız.

İLAÇ TEDAVİSİNE BİR KEZ BAŞLANDIĞINDA ÖMÜR BOYU DEVAM ETMEK GEREKİR Mİ ?

Çoğunlukla böyle bir durum söz konusu ise de hafif hipertansiyonu olan hastalarda bir takım genel önlemlere dikkat etmek koşuluyla (diyet, zayıflama, düzenli egzersiz gibi) ilaç tedavisine bir süre ara vererek kan basıncı değerlerini izlemek ve normal değerler saptanırsa ilaç kullanmamak söz konusu olabilir. Bu yaklaşım ancak hekimin kararıyla uygulanabilir.

Hipospadias

Doğuştan sünnetli çocukların tek şansı ameliyat

Halk arasında ‘peygamber sünnetli’ ya da ‘yarım sünnetli’ olarak bilinen hipospadias hastalığında, erkek çocuklarda idrar çıkış deliği normal yeri dışına açılıyor. Yaklaşık 250 erkek bebekten birinde bu sağlık problemi görülüyor.

Erkek çocuklarda idrar deliğinin penisin en uç noktasında olmayıp daha aşağı bir seviyeye açılması anlamına gelen hipospadias’ın zamanında ameliyat edilerek düzeltilmesi gerekiyor.

Her 250 doğumdan birinde görülen hipospadias’ın ameliyatla tedavisinde sünnet derisinden de yararlanılabiliyor. Bu yüzden uzmanlar hipospadias’ı olan çocukların kesinlikle sünnet ettirilmemesini istiyorlar. Uzmanlar hipospadiası olan çocukların ameliyat edilmediği taktirde gelecekte idrar yapmada güçlük, cinsel ilişki kuramama ve çocuk sahibi olamama gibi sorunlarla karşılaşabileceğine dikkat çekiyorlar.

Halk arasında “peygamber sünneti” olarak nitelendirilen hipospadias adı verilen bu problemde kalıtım da rol oynuyor. Bir çocukta hipospadiasa rastlanırsa aynı ailede başka bir erkekte hipospadiasa rastlanma oranı yüzde 20’ye yaklaşıyor. Deneyimli merkezlerde bu gelişme bozukluğu bir yaşın altında ameliyat ediliyor ve çocuklar hızla iyileşiyor.

Ameliyat için en uygun yaşların 8-18 ay arasında olduğu belirtiliyor.

Bu anormal idrar deliği gelişiminin nedeninin henüz tam olarak açıklanamadığı vurgulanıyor. Ancak, çok ciddi hipospadiaslarda yani idrar deliğinin testisleri taşıyan torba üzerinde ya da makata yakın olarak oluşması durumunda çocuğun genetik ve hormon yapısının mutlaka değerlendirilmesi gerekiyor.

Hipospadias tedavisi ile ilgili olarak dikkat edilmesi gereken noktalar:

Hipospadiası olan penislerde önemli problem penisin sertleşme esnasında çengel şeklinde kıvrılmasıdır. Hipospadiaslı çocuklarda bu yüzden işeme problemleri haricinde ileri yaşlarda cinsel ilişki açısından da ciddi sorunlar görülür.

Hipospadiasın tek tedavisi cerrahidir. 200’den fazla ameliyat tekniği geliştirilmiş olsa da bu tekniklerin uygun şekilde uygulanması için mutlaka bu konu üzerinde uzmanlaşmış çocuk cerrahları ya da çocuk ürologlarına başvurulması gereklidir.

Yapılacak ameliyatlarda onarım için sünnet derisi kullanıldığından dolayı hipospadiaslı çocuklar kesinlikle sünnet edilmemelidir.

Hipospadiaslı çocuklar kimi zaman sünnet sonrası tanınır. Bu yüzden sünnet yaptırılmak istenen çocukların sünnet öncesi mutlaka konu ile ilgili bir uzman tarafından muayene edilmesi gereklidir.

Horlayan Bir Kimseyi Tanıyormusunuz?

İleri derecede horlama, uykunuz süresinde nefes alıp vermenizle ilgili ciddi bir sorununuz olduğunun habercisi olabilir. Horlama, tıkanmaya meyilli bir hava yolunun belirtisidir. Gerçekte horlama sesleri, daralmış hava yollarında vücudun ekstra  efor sarfederek  nefes almaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Horlama, Uyku Apnesi denilen tehlikeli bir uyku bozukluğunun önemli bulgularındandır.

Obstruktif  Uyku Apnesi (Uykuda Solunum Yolu Tıkanması)

Hayatı  tehdit  edebilen  bu rahatsızlığın uygun şekilde tedavi edilmesi  gerekir. Hava yolunun  uyku sırasında sıkça tıkanması  kısmi ya da  total olabilir. Uyku Apnesi’nin semptomları arasında  horlama, ileri derecede  gündüz uyuklama  hali, kilo alma, seksüel disfonksiyon, sabah başağrıları ve depresyon sayılabilir.
Eğer tedavi  edilmezse Uyku Apnesi, sıklıkla  yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, kalp krizi ve felçlere  neden olabilir.

Tanı
Yakın geçmişteki araştırmaların ışığında, uyku uzmanları artık  nefes alma ile ilgili problemleri  erken dönemlerde  tespit edebiliyorlar. Uyku testi uykunun  değişik fazlarını tanımak, ölçmek ve bu arada çeşitli  fizyolojik  aktiviteleri kaydetmek, uyku sırasındaki bunlarla ilişkili   problemleri  sınıflamak için  kullanılır. Daha sonra uzman doktorunuz bu testi  yorumlar, varsa  şiddeti ve  ne yapılması gerektiği hakkında   sizi  bilgilendirir ve sizin için en uygun tedaviyi  size  açıklar.

Tedavi
Bugün Uykuda Solunum Yolu Tıkanması Sendromu ile ilgili  çeşitli tedavi  yöntemleri  kullanılmaktadır.

*Medikal Tedavi

*Cerrahi Tedavi

Medikal Tedavi yöntemleri  ile  başarıya  ulaşılamazsa çeşitli  cerrahi tekniklerle   hava yolu  tıkanması giderilmekte ve sonuçlar oldukça tatmin edici  olmaktadır.

Takip
Uygun tedavi yapıldıktan sonra, 6 ila 12 ay içerisinde  tedavinin başarısını ölçmek ve  başarılı tedavinin devamını kesinleştirmek için ikinci bir uyku testi yapılmalıdır.

Uyku Apnem var mı?
Eğer aşağıdaki sorulardan iki veya daha fazlasına “her zaman” ve “sıklıkla” yanıtını veriyorsanız  lütfen Kulak Burun Boğaz Hastalıkları uzman  hekimlerine danışınız.

Isı ile ağrı iletisinin önlenmesi? Radyofrekans termokoagulasyon- tedavileri:

Radyofrekans enerjisinden faydalanılarak sinirler üzerinde ısı lezyonu oluşturma prensibi ile uygulanan yöntemlerdir. Uygulamada sinir hasarı lokalize, kontrol edilebilir olma özelliğindedir. Isı lezyonu ile oluşan blok 6 ay ile 2 yıl arasında sürebileceği için geri dönüşümsüz olarak kabul edilir. Bu nedenle hasta seçimi çok dikkatli yapılmalıdır.

Başka hiçbir tedavinin etkin olamadığı durumlarda bu yöntem tercih edilmektedir. Sırt, boyun ağrılarında, faset eklemlere bağlı ağrılarda, inatçı pelvik ağrılar ve sakroiliyak ağrılarda, inatçı baş ağrılarında, travmatik veya dejeneratif servikal kök ağrılarında, yüz ağrılarına yol açan, sempatektomi ve kanser ağrılarında kullanılmaktadır.

İdrar Yolu Enfeksiyonları

Toggle content goes here, click edit button to chang

İdrar yolu enfeksiyonları oldukça yaygın bir rahatsızlıktır. Enfeksiyon idrar torbasının (mesane) basit iltihaplanması veya diğer idrar sistemi organlarının (örneğin böbrekler) daha ileri düzeyde iltihaplanması şeklinde olabilir. Bu broşür, basit enfeksiyonların nedenlerinin ve tedavi yöntemlerinin tanıtılması amacıyla hazırlanmıştır.

Basit enfeksiyon ve Komplike enfeksiyon nedir ?

Altta yatan başka bir hastalığa bağlı olmayan sadece idrar torbasını içeren iltihaplanmalar “basit enfeksiyon (sistit)” ve bunun dışında kalan tüm idrar yolu iltihapları “komplike enfeksiyon” olarak adlandırılır. Altmış yaşın altındaki erkeklerde tüm idrar yolu enfeksiyonları komplike olarak öngörülür ve altta yatan başka bir hastalık şüphesiyle ileri değerlendirilmeye alınır.

Sistit neden oluşur ?

Altta yatan başka bir hastalığı olmasa da bazı bayanlarda sistit daha kolay gelişir. Sistit gelişiminde bazı faktörlerin etkili olduğu gösterilmiştir.

İdrar kanalının kısalığı

Erkeklere oranla tüm kadınlarda idrar kanalı oldukça kısadır. Böylece dışarıdaki mikropların idrar torbasına ulaşması daha kolay olmaktadır. Sistite neden olan mikropların çoğu kendi makat çevresindeki ve bacak arasındaki mikroplarla aynıdır. Cinsel ilişki esnasında sürtünme hareketine bağlı olarak bu bölgedeki mikroplar vajen ve idrar kanalının ağzına doğru itilirler. Bu yüzden sistit cinsel açıdan aktif olan kadınlarda diğer kadınlara göre daha sık görülür.“Balayı sistiti” olarak adlandırılan rahatsızlığın nedeni de cinsel aktivitenin artmasıdır. İdrar yapmanın temizleyici etkisi: Cinsel ilişkiden hemen sonra idrar yapmayı adet edinen kadınlarda idrarın, idrar kanalına taşınan mikropları temizlemesine bağlı olarak daha seyrek sistit görülür.

Sistit belirtileri nelerdir ?

En sık belirtiler idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma isteğidir. İdrar yaparken yanma bazı bayanlarda çok şiddetli olabilir. Ateş basit sistitte sık rastlanan bir bulgu değildir. Ateşiniz 38 derece ve üstünde ise hemen doktora başvurmalısınız. Eğer ateş ile beraber böğür ağrısı da varsa böbrek iltihabı şüphesi ile hastaneye yatmanız gerekebilir.

Tedavisi nasıl yapılır ?

Basit sistit tedavisi sıklıkla 3-5 günlük antibiyotik kullanımı ile yapılabilir. Ancak doktorunuzun önerisine göre bu süre uzatılabilir.

Basit sistit tekrarlar mı?

Sistit atakları bayanların çoğunda tekrarlamaz. Tekrarlayan sistit atakları için mutlaka üroloji uzmanına danışılmalı ve gerekirse ileri tetkikler yapılmalıdır.

e this text.

İleri Yaş Gebeliği

Annelik her kadının tatmak istediği bir duygu, ancak yoğun iş hayatı ve kadınların sorumluluklarının hızlı artışı ileri yaşta anne olmayı beraberinde getiriyor.  Yaş ilerledikçe risklerin arttığı da bilinen bir gerçek. Zaten riskli gebelik dendiğinde ilk akla gelen risk faktörlerinden birisi ileri yaş. Bu hamileliklerde Down Sendromu (Mongolizm) başta olmak üzere bazı kromozomal bozuklukların görülme sıklığında önemli artışlar gözleniyor.  Öte yandan artan yaş ile birlikte anne adayında hipertansiyon, şeker hastalıkları gibi sistemik hastalıkların görülme sıklığında da bir artış var.  İşte bu nedenlerden dolayı ileri yaş gebelikleri yüksek riskli gebelikler olarak kabul ediliyor.   Anne olmak için 20 ile 35 yaşlar arası en uygun dönem gibi görünmektedir. Gebeliğinde 35 yaş ve üstünde olan anne adayları, ileri anne yaşı grubuna girmektedirler.

Anneyi bekleyen riskler

Bilim alanında yaşanan gelişmeler sonucu yardımcı üreme teknikleri ile hamile kalan kadın sayısında büyük bir artış var. Yıllarca hamile kalamamış pek çok kadın bu yolla hamile kalmanın mutluluğunu yaşıyor. Bunun doğal sonucu olarak ileri yaş gebelikleri daha çok görülüyor. Öte yandan kadınların sosyal ve iş yaşantısında giderek artan rollerinin evlenme ve anne olma yaşını ilerilere çektiği bir gerçek. İşte bu açıdan her geçen yıl bir öncesine oranla daha fazla sayıda ileri yaş gebeliği yaşanıyor.  İleri anne yaşı olan gebelerde gebeliğe bağlı hipertansiyon, şeker hastalığı, peripartum kardiyomyopati (doğum öncesi ve sonrası dönemde gelişebilen kalp yetmezliği ), doğum sonrası kanamalar , plasental anormallikler, erken doğum, ölü doğum ve artmış sezaryen oranı dikkati çeken başlıca problemler arasındadır. Anne yaşının artmasıyla gebelikte diğer sistemik hastalıklar olma şansı da artmaktadır. Ancak ileri yaşta olmasına rağmen, genel sağlık durumu normal olan hastalarda bu risk minimale indirilebilir.

Bebeği bekleyen riskler

İleri yaşta anne olmak sadece hamileler açısından değil bebekler açısından da riskler taşıyor.  35 yaşın üzerinde oluşan gebeliklerde ortaya çıkan önemi sorunlardan biri de artmış kromozom anormalliği olasılığıdır. Bunlar arasında Down sendromu (mongolizm) önemli bir yer tutar. Annede oluşan gebeliğe bağlı hastalıklar, gebeliğe bağlı hipertansiyon ,şeker hastalığı ve plasental anormallikler nedeniyle bebeğin erken doğurtulduğu durumlarda bebek erken doğumdan kaynaklanan risklere maruz kalmaktadır.

Alınması gereken önlemler

Her ne kadar ileri gebelikler daha çok risk taşısa da bu konuda alınabilecek tedbirler mevcut. İleri anne yaşında bebekte oluşabilecek kromozom anormalliklerini tespit etmek amacıyla prenatal tanı yöntemlerinden olan, amniyosentez ve koryon villus biyopsisi (CVS) etkin olarak kullanılıyor.  Bu hastalar ileri yaş gebeliklerinde oluşabilecek problemler veya gebelik öncesi var olan hastalıklar yönünden yakından izlenmelidirler.

İnmemiş Testis

Testisin inişi kasık fıtığı oluşumu bölümünde anlatılmıştı. Bu iniş sürecinde meydana gelen aksaklıklar sonucu testis iniş yolu boyunca herhangi bir noktada kalabilir.

Erkeklik hormonu ve sperm üretiminden sorumlu organ olan testis, bebeklerin yaklaşık % 4,3’ünde doğumda yerinde bulunmaz. Bu hastaların ¾’ünde 3 ay dolmadan testis yerine iner. Bebekler bir yaşına geldiklerinde ise yalnızca % 0.96 sı inmemiştir. Muayenede testisin yerinde olmaması boş torba olarak tanımlanmaktadır ve bu durumda şu olasılıklar söz konusudur:

• Testisin yokluğu: Testis ya anne karnındaki dönemde hiç oluşmamıştır ya da oluştuktan sonra meydana gelen damarsal tıkanıklıklar nedeniyle testis kaybolması söz konusudur. Tek ya da çift taraflı olabilir. Tek taraflı olanlar genellikle aynı taraf böbrek yokluğu ile birliktedir.

• Testis erimesi(Atrofi): Testis önceden mevcut olduğu halde daha sonra ortaya çıkan etkiler(damarlarda tıkanma, burulma ya da zedelenme-travma) sonucu testis erimesi meydana gelmiştir. Yapılan ameliyatta bu hastalarda sperm kanalının torba içinde ya da kasık kanalın bir noktasında son bulduğu görülür. Bu durumda da geri kalan yapıların çıkarılması önerilir.

• Karın içindeki inmemiş testis:Yine muayenede bulunamayan testis söz konusudur. Testis ne torbada ne de kasık kanalı içinde muayene ile bulunamaz. Tüm inmemiş testisli bebeklerin % 5-10’unda söz konusudur.

• Kanal içindeki inmemiş testis : İnmemiş testis denilince genellikle akla gelen ve en sık karşılaşılan tiptir. Kasık kanalı içinde herhangi bir noktada testis ele gelir

• Geri çekilen(Retraktil) testis: Testisin asıcı kaslarının kasılması sonucu geçici olarak torba dışına(kasığa doğru) çekilmesi normal bir reflekstir. Bu refleks testisin ısı farklılıklarına ve travmaya karşı korunmasını sağlar. Retraktil testis tedavi gereken bir durum olmadığı kabul edilir. Retraktil-inmemiş testis ayırımının bir uzman tarafından yapılması gerekir.

• Ektopik testis: Testis normal iniş yolu üzerinde bir noktada bulunmayıp, farklı bir yerleşim gösterir. Anüsün ön kısmı, kasık, penis kökü ya da karşı torba yerleşimleri bildirilmiştir.

Tanı: Yumurtanın yokluğu ya bebeğin ailesi ya da doktoru tarafından fark edilir. Yenidoğan bebeğin olağan muayenesinde mutlaka yapılması gereken bir muayene olup, ailenin yönlendirilmesi gereklidir. Muayenede bulunamayan testis söz konusu olduğunda mutlaka konu ile ilgili uzmana başvurulmalıdır. Zaman zaman her şey normal olduğu halde testis fark edilemeyebilir. Konu ile ilgili uzman tarafından da muayenede bulunamaması halinde, yardımcı görüntüleme araçlarından yararlanılmalıdır:
Tanı da ultrasonografi en sık başvurulan, en yararlı tanı aracıdır. Testisin yerini, ilişkilerini ve boyutlarını öğrenme, diğer testis ile karşılaştırma olanağı sağlar. Laparoskopi: Yerinde ve kasıkta bulunamayan hastalarda hem testisin varlığını ve konumunu saptamak hem de uygu olgularda tedaviye yönelik girişim amacıyla giderek daha yaygın kullanılmaktadır. Magnetik rezonans görüntüleme(MR ya da emar) ve bilgisayarlı tomografi gerekli hastalarda kullanılmaktadır.

Araştırma operasyonu: Bulunamayan testis olgularında hem araştırma hem de tedavi amaçlı olarak uygulanmaktadır.
Birlikte fıtık sıktır. Belirtili olarak bulunmasa da çoğu hastada operasyonda karşılaşılmaktadır.

Tedavi: Erkeklerde torbalardaki ısı vücut ısısından 2-4 derece daha düşüktür. Bu sıcaklık testisle ilgili yapıların gelişmesi ve normal işlev görmeleri için zorunludur. Vücut içinde bulunan testiste yüksek ısı nedeniyle olumsuz değişiklikler meydana gelir. Bu değişiklikler 6. ayda başlamaktadır. Giderek artan yapısal bozukluklar uzun sürdüğünde çocuk sahibi olma yeteneğinin kaybına(steriliteye) kadar varan sonuçlara yol açabilir. Ameliyatla yerine indirilen testisler normal gelişimine kaldığı yerden devam ederler.
İnmemiş testis öyküsü olanlar arasında sterilite oranı yüksek olmasına karşın, erken yaşta indirilmiş olanlarda bu oranın düşük olduğu bildirilmektedir.
İnmemiş testisten kötü huylu tümör çıkma olasılığı da normale oranla 5-10 kez daha sıktır. Ancak genellikle 30-40 yaştan sonra görülmekte olup erken yaşta testisin yerine indirilmesi ile bu oranının azalmadığı bildirilmekte olup konu tartışmalıdır.

Tedavi zamanı: 80’li yıllarda; 3 yaşına kadar geciktirilen cerrahi tedavi 90’lı yıllarda 2 yaşına ve nihayet 1,5 yaşına kadar inmiştir. Bugün genel eğilim testisi yerine indirme operasyonunun 12 aydan önce, en geç 18. ayda yapmak tarzındadır.

Hormonal tedavi: Günümüzde düşük başarı oranı ve yan etkiler nedeniyle fazla taraftar bulmamaktadır. Ancak bazı yazarlar düşük doz hormon uygulamasının yan etkiler olmaksızın operasyonu kolaylaştırdığını savunmaktadırlar.

Operasyon yine günübirlik cerrahi(daysurgery) tarzında yapılır. Hazırlık fıtıktaki gibidir. Genellikle birlikte fıtık onarımı da gerçekleştirilir. Teknik basitçe testisin torba derisinin altına yerleştirilmesi şeklindedir. Eğer testis erimesi söz konusu ise kalıntıların çıkarılması(ailenin izni ile) gerekir. Hastalar 2 hafta sonra ve 6 ay sonra kontrol edilmelidir.

Ameliyat sonrası problemler: Deneyimli ellerde bu oran % 5’in altındadır. En sık problem atrofi(testis erimesi)dir. Yara enfeksiyonu, geri kaçma, geç dönemde sperm kanalı tıkanıklığı ve çocuk sahibi olamama diğer problemler olarak sayılabilir.

İnsülinler ve İnsülin Uygulama

İnsülin ,vücudumuzda pankreas adı verilen organdaki beta hücreleri tarafından salınan bir hormondur.

İnsülin ,enzimler tarafından parçalanarak şekere dönüşen yiyeceklerin,kandan hücre içine girişini sağlar.Kanadan hücre içine giren şeker enerji üretmek için hücre içinde yakılır.

İnsülin alınmasının nedeni : İnsülin kan şekerimizi düşürür.İnsülin tedavisi bağımlılık veya alışkanlık yapmaz.İnsülin tedavisinin geciktirilmesi şekerin organlara vereceği hasarı arttırır.İnsülin dozu ve tipi doktorunuz tarafından belirlenir.

İnsülin çeşitleri :Eskiden bütün diyabetli hastaların tedavisinde sığır ve domuz insülini kullanılırken ,günümüzde insan pankreasından salgılanan insüline kimyasal olarak çok benzeyen (insan ) insülini kullanılmaktadır.

 

LİLLY NOVA NORDİSK
Çok kısa etkililer HUMOLOG
(berrak görünümlü)
NOVORAPİD
(berrak)
Kısa etkililer HUMULİN R
(berrak )
ACTRAPİD
(berrak)
Orta etkililer HUMULİN N
(bulanık)
İNSİLOTARD
(bulanık)
Karışım insülinler HUMULİN M 70/30
HUMULİN M 80 /20
(bulanık)
MİXTARD
10,20,30,40,50
(bulanık)
Glargine
(uzun etkili)
HENÜZ YOK

İnsülinin emilimini etkileyen faktörler:

 

Enjeksiyonun yeri : İnsülin uygulaması normal enjeksiyon uygulamasından farklıdır.insülin yağ dokusundan emilir.Bu yüzden derimizin yağ tabakası olan kısmına uygulanır.( kollar,bacaklar,ve göbek bolgesine ).En çok yağlı bölüm göbek çevresi olduğundan en çok emilim gösteren bölge göbek bölgesidir.
Enjeksiyonun derinliği : İnsülin kalemlerinin iğneleri farklı büyüklüktedir. Genelde çocuklar için 5-6 mm,Yetişkin-zayıf hastalara 8mm, kilolu hastalar için se 12 mm kalınlıktati iğne uçları önerilir. İnsülin uygulaması hangi bölgeden olursa olsun dik açıyla uygulanmalıdır. ( Kolumuzda yağlı bölgeyi kavrayamadığımızdan 45 derece açı ile uygulanır )
Gemilim hızı : İnsülin uyguladıktan sonra bölge kesinlikle ovalanmamalı,masaj uygulanmamalıdır.Eğer kanama varsa kuru pamukla sadece 1-2 sn bastırılmalıdır.Masaj yapıldığında insülinin emilimi çok hızlı olmakta ve ani şeker düşmesine neden olabilmektedir.
İnsülinin Türü : İnsülin çeşitlerine göre emilim hızları farklıdır.Bu yüzden doktor yada hemşirenizin söylediği süre kadar ,insülini yapıp yemek için beklemeliyiz.
Yaş : Küçük çocuklarda ve yağ dokusu az olan çok zayıf hastalarda insülinin emilimi daha hızlıdır.
İnsülinin dozu : Küçük dozlarda yapılan insülin daha hızlı emilir.
Egzersiz : İnsülini uyguladığımız bölgeyi çalıştıran bir egzersiz insülinin istenilenden daha hızlı emilmesini sağlar.
Ortamın ve vücudun ısısı : Yüksek ısı insülinin daha hızlı emilimini sağlar.

İnsülin Uygulama Yöntemleri :

 

İnsülin uygulama kalemleri
Enjektör
İnsülin kalemleri

İnsülin Uygulama Bölgeleri ve İnsülin uygulama

ENJEKTÖR İLE İNSÜLİN UYGULAMA:

 

Ellerinizi yıkayın.
İnsülin flakonunu ellerinizin arasında yuvarlayın.
Flakonun kapağını alkollü ped ile silin.
Enjektöre uygulanacak insülin miktarı kadar hava çekin.
Enjektörü flakona sokun ve havayı flakonun içine boşaltın.
İğneyi çıkarmadan flakonu çevirin.
Uygulanacak dozda insülini enjektöre çekin.
Enjektör içinde hava olup olmadığını kontrol edin.
İğneyi flakondan çıkarın ve dikkatlice kapağını kapatın.

Uygulama :

 

Enjeksiyon bölgesini seçin.
Bölgeyi gerkirse alkollü pamuk ile silin.( alkolün uçmasını bekleyin,çünki alkol insülinin etkisini değiştirir.)
Cildinizi baş ve işarte parmağınızla hafifçe sıkıştırıp kaldırın.İğneyi cilde dik açıyla batırın.
Enjektörün pistonuna bastırarak insülini cilt altına verin.
Beşe kadar sayın ve iğneyi cillten çıkarın,ve cildi serbest bırakın.
Bölgeyi kesinlikle ovalamayın.Kanama olursa kuru pamukla 1-2 sn bastırın.
Her uygulamada enjektörü yenileyin.

İNSÜLİN KALEMİ İLE UYGULAMA

Önemli Noktalar :

 

İnsülin kaleminizi 25o C ye kadar oda sıcaklığında saklayabilirsiniz.
İğne uçlarını en fazla 2 kez kullanınız.
Her iğne ve kartuş değişiminde kalemin havasını çıkarınız.
İnsülinlerinizi hergün aynı saatte uygulamaya çalışınız.
İnsülin çeşidinize göre önerilen zaman bekledikten sonra mutlaka yemeğinizi alınız.
Kan şekeri takiplerinizi doktor ve hemşirenizin söylediği aralıklarda kontrol edip,kaydediniz.
İnsülin yapılan bölgeleri dönüşümlü olarak kullanınız.
Kullanmadığınız insülinlerinizi buzdolabının kapak kısmında saklayınız.ASLA dondurmayınız.Bu hem insülinin bozulmasına hem de kalem içine konulduğunda patlamasına neden olur.
Paketi açılan insülinlerin ömrü 1 aydır.1 ay sonunda atınız.
İnsülinlerinizi seyehate giderken termos içinde yada buza paketiyle birlikte sararak taşıyınız.Isı farklılıkları nedeniyle bozulabileceğinden bagaja koymayınız.
Doktorunuz ve diyabet hemşirenizden sormak istediğiniz konular hakkında yardım isteyebilirsiniz.
Unutmayın ki 1 ünite insülin bile kan şekerinizi ayarlamakta önemlidir.Bu nedenle insülin uygulamayı en iyi şekilde öğrenmeli ve uygulamaya çalışmalısınız.

Jinekolojik Kanserler

Kanser dünyada ölüme en fazla yol açan ikinci hastalık olma özelliğini korurken jinekolojik kanserlerde de artış gözleniyor. Rahim ağzı, rahim, yumurtalık, vajen, vulva ve tüplerde görülen kanserlerinden oluşan jinekolojik kanserlerden korunmak için yılda bir kere kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurulması ve test yaptırılması öneriliyor. Jinekolojik kanserlerde ortak bir neden bulunmuyor. Kanser tiplerine göre risk faktörlerinin değiştiği belirtiliyor.

Rahim ağzı kanseri: Sigara kullanımı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar özellikle insan papillom virüs enfeksiyonu (HPV), erken yaşta cinsel ilişki, kocası çok eşli kadınlar, düşük sosyo ekonomik durum risk faktörü kabul ediliyor.

Rahim kanseri: Şişmanlık, diyabet öyküsü, geç menopoz yaşı, kısırlık, progesteron olmaksızın tek başına östrojen kullanımı riski artırıyor.

Yumurtalık kanseri: Belirgin bir neden saptanamamıştır. Ancak yaş, ailesel faktörler yüksek hayvansal yağ içeren diyet, pudra kullanımı gibi çevresel ve genetik faktörlerin yumurtalık kanserinde etkili olduğu düşünülüyor. Örneğin yaşam boyu bir kadının yumurtalık kanserine yakalanma riski yüzde 1.4 iken, birinci derece akrabası yumurtalık kanseri olanda  yüzde 5, iki adet birinci derece akrabasında olan kadınlarda yüzde 7’ye kadar yükselmektedir.

Belirtiler neler?

Jinekolojik kanserlerin belirtileri tutulan organa göre farklılık gösteriyor. Rahim ağzı kanserinin belirtisi cinsel ilişki sonrası lekelenme tarzında vajinal kanama, adet miktarında ya da süresinde artış, kahverengi vajinal akıntı olarak ortaya çıkıyor.   İleri evrelerde bel ve kasık ağrısı, idrar yapmada güçlük ya da bacak ödemi görülebilir. Rahim kanseri erken bulgu veren bir kanserdir, menopoz öncesi ya da menopoz döneminde anormal kanamalarla belirti verir. Yumurtalık kanseri ise  neyazık ki  geç bulgu verir ve bulguları spesifik değildir. Karın şişliği, ağrı, hazımsızlık, karın çevresinde artış, anormal vajinal kanama en sık görülen belirtilerdir. Geç bulgu vermesi nedeniyle yumurtalık kanseri olgularının yüzde 70’i evre 3 ve 4’de tanı konur. Vulva kanserinin en sık bulguları ise kronik kaşıntı, vulvada ele gelen kitle, ağrı, kanama ve ülserlerdir.

Jinekolojik kanserlerin ölüme yol açma riski

Jinekolojik kanserlerin ölüme yol açma oranları hastalığın evresine, histolojik tipi ve derecesine, hastanın genel durumuna yaşına ve yapılan cerrahiye bağlı olarak değişiklik gösteriyor. En kötü yaşam süresine sahip olan kanserin, geç bulgu vermesi nedeniyle yumurtalık kanseri olduğu vurgulanıyor.  Tanı sonrası  ortalama yaşam süresi yüzde 35’dir. Rahim kanseri ise daha erken belirti verdiği için yaşam süresi yumurtalık kanserine göre daha iyidir. Tüm evreler için yaşam süresi  oranları şu şekildedir: Evre I yüzde 75, evre II yüzde 60, evre yüzde 30 ve evre 4 için yüzde 10’dur. Pap smear yöntemi ile erken tanısı artan rahim ağzı kanserinde ortalama yaşam süresi yüzde 80 civarındadır. Evre I yüzde 90, evre 2  yüzde 65, evre 4 için ise yüzde 15’dir.

Tanıda kullanılan yöntemler

Jinekolojik kanserlerin erken tanısı için geliştirilen yöntemler sayesinde tedavideki başarı oranı da artıyor. Jinekoloji kanserlerden rahim ağzı kanserini son yıllarda erken tanının en çok arttığı kanser türü olarak değerlendiriliyor.  Bu kanserde Pap smear testi denilen rahim ağzından dökülen hücrelerin sitolojik incelemeleriyle yapılan tarama yöntemi ile gelecekte kanserleşme potansiyeli olan hücresel değişiklikler erken dönemde tanınmaktadır. Bu lezyonların yok edilmesiyle rahim ağzı kanserinde ölüm oranında belirgin bir azalma tespit edilmiştir. Öyle ki, tek bir negatif Pap smear testi, rahim ağzı kanseri riskini yüzde 45 oranında azaltıyor. Yaşam boyu dokuz negatif Pap smear testi ise bu riski yüzde 99 oranında azaltmaktadır. Rahim ağzı kanseri için en etkin tarama yöntemi olan Pap smear testi 18 yaşın üzerinde cinsel aktivitesi olan her kadına yılda bir kez önerilmektedir.

Rahim ve yumurtalık kanserinde erken tanı

Jinekolojik kanserlerde kullanılan tarama yöntemleri rahim kanserinde çok etkili değil.  Rahim kanseri  genellikle erken belirti verdiği için tanısı rahatlıkla konulabiliyor. Ancak  Riski yüksek olan şişman, diyabetik,  östrojen tedavisi gören  kişilerde tarama yapılabiliyor.. Tarama için vajinal sonografi, endometrial biyopsi ve ofis histeroskopi kullanılabildiğini belirtiliyor.   Vajinal sonografiyle ölçülen rahim içi tabakasının kalınlığı 4 milimetrenin altındaysa rahim kanseri riski çok düşüktür. Tüm jinekolojik kanserler arasında en ölümcül olan yumurtalık kanseri için etkin bir erken tanı ve tarama yöntemi  neyazık ki  yoktur. Yıllık rutin muayene erken tanı için yeterli değildir. İlk kez 1980’li yıllarda tanımlanan Ca-125 tümör belirteci adlı yüzey antijeniyle yumurtalık kanserinin yüzde 80’i saptanabiliyor.  Ancak menopoz öncesi döneminde Ca-125 değerleri gebelik, rahim iç dokusunun rahim dışındaki bölgelerde bulunması olarak tarif edilen endometriozis, iyi huylu yumurtalık kistleri gibi bir çok nedene bağlı olarak yükselebilir. Ayrıca erken dönemdeki yumurtalık kanserlerinin yüzde 50’sinde Ca-125 normal olarak bulunmaktadır. Transvajinal sonografi ve Doppler ultrason ile Ca-125’in birlikte kullanımı taramanın niteliğini artırsa da rutin inceleme için yeterli değildir.

Jinekolojik kanserlerde tedavi

Jinekolojik kanserlerin tedavilerindeki başarı hastalığın evrelerine göre farklılık gösteriyor. Etkin tedavinin genellikle cerrahi olduğuna dikkat  çekiliyor.  Yumurtalık kanserinin tüm evrelerinde cerrahi uygulanır.  Genellikle bu olgular geç dönemde bulgu verdikleri için hasta ileri evrede başvururlar. Hastalara tam cerrahi evreleme yapılmalı ve tümör kitlesi minimum seviyeye indirilmelidir. Cerrahi evreleme sadece rahim ve yumurtalıkların alınması değil kanserin tüm karın içinde yaygınlığının araştırılması ve yayıldığı belirlenen bölgelerin temizlenmesi anlamına gelir. Böylece hasta ileride alacağı kemoterapiden maksimum fayda görür. Genellikle yumurtalık kanserinin ilk sonrası kemoterapi takiben  ve   “ikinci bakış ameliyatı” denilen tekrar bir operasyon yapılır. Bu ameliyatın sonucunda gerekirse tekrar kemoterapi verilir. Rahim ağzı kanserinin erken evrelerinde cerrahi uygulanırken ileri evrelerde radyasyon terapisi temel tedavi seçeneğini oluşturur. Rahim kanserinde ise yine cerrahi ilk tedavi seçeneğidir. Sonrasında radyoterapi ve gerekirse kemoterapide uygulanabilir. Jinekolojik kanserli olgularda tedavi ve izlem multidisipliner yapılmalıdır. Hastalıkların nükslerinde birden fazla tedavi  kombine olarak kullanılabilir.

Korunmak için öneriler

Jinekolojik kanserlerin nedenleri çok farklı olduğu için korunmada da birçok faktörü dikkate almak gerekiyor. Rahim ağzı kanserinden korunmak için cinsel yolla bulaşan hastalıklardan özellikle insan papillom virüs (HPV) enfeksiyonundan korunma ön plana çıkıyor.  Üreme çağında doğum kontrol hapı kullanan  kadınlarda, rahim ve yumurtalık kanserlerin görülmesinde belirgin oranlarda azaldığı bilinmektedir. Sigara kullanımı da rahim ağzı kanser riskini artırdığından sigaranın bırakılmasını önerilmektedir.

Rahim ağzı kanseri:  Rahim ağzı kanserinin erken tanısı ve tedavisi mümkün olduğundan mutlaka her yıl belirgin bir yakınma olmasa da Pap smear testi yapılmalıdır. Son yıllarda HPV enfeksiyonları için aşı çalışmaları sürdürülüyor. Ancak henüz rutin kullanıma girmiş değil.

Rahim kanseri:  Aşırı kilo alımının engellenmesi,  karşılıksız östrojen alınmaması ve kanserleşme potansiyeli olan rahim hastalıklarının uygun tedavi edilmesi gerekiyor.

Yumurtalık kanseri:  Doğum kontrol haplarının kullanılması ve ailede yumurtalık kanseri varlığında koruyucu girişimler önerilebilir. Yani yumurtalık alınabilir. Ancak bu her zaman yumurtalık kanserini ortadan kaldırmayabilir. Jinekolojik kanserlerden korunma en iyi rutin yıllık muayenelerin ihmal edilmeden yaptırılması ile gerçekleşir

Koroner Arter Cerrahisi

KORONER BYPASS CERRAHİSİNEDİR ?

Koroner bypass cerrahisi veya kısaca CABG ( İngilizce Coronary Artery Bypass Grafting baş harflerinden oluşan kısa yazılış) olarak adlandırılan ameliyat tüm dünya da ve ülkemizde en sık yapılan kalp ameliyatı tipini oluşturmaktadır. Kalp kasını besleyen koroner damarlarında meydana gelen darlık veya tıkanıklığı, göğüsten (meme atar damarı), koldan (kol atar damarı), bacaktan (bacak toplar damarı) damarlar alarak, tıkanıklığın alt seviyesine dikilerek yapılan köprüleme ameliyatlarıdır. Koroner arterler kalbe oksijen ve besin maddelerini sağlayan atar damarlardır. Kalp tüm vücuda kan pompalayan organ olup, onu oluşturan kalpkaslarının devamlı çalışması, hiç durmaması nedeniyle vücudumuzdaki diğer kaslardan farklılık gösterir. Kalp kasına bu gücü veren koroner damarlardır. Koroner damarlarda meydana gelecek bir darlık ya da tıkanıklık kalp kasına yeterli oksijeni getiremeyeceği için kalp kasının ölümüne neden olur ki bu da kalp krizi veya miyokard infarktüsü olarak adlandırılır.

KORONER DAMARLARDA MEYDANA GELEN TIKANIKLIK KALP TE NELERE YOL AÇABİLİR ? NELER YAPILABİLİR?

Koroner damarlarda meydana gelen bir tıkanıklık önceleri kısa süreli göğüs ağrıları (angina pektoris) olarak görülebildiği gibi (birkaç dakika sürebilen dinlenmekle veya alınan ilaçla geçebilen ağrılardır) ani olarak gelişebilen kalp krizi ile de karşımıza çıkabilir. Bazı hastalarda, özellikle de şeker hastalığı olanlarda ağrı olmadan da kalp krizi meydana gelebilmekte olup bu ‘’sessiz kalp krizi ‘’ olarak adlandırılmaktadır.

Unutulmamalıdır ki elektrokardiogramı normal olup daha önce hiçbir şikayeti olmayan kişilerde de ani olarak kalp krizi gelişebilmektedir. Kendiniz veya doktorunuz sizdeki mevcut klinik bulgulardan ve mevcut risk faktörleriniz dolayısı ile bir koroner arter hastalığından kuşkulanabilir veya doktorunuz tarafından koroner arter hastalığı ön tanısı konulabilir. Koroner arter hastalığındaki risk faktörleri; erkek cinsiyet (kadınlarda menopoz sonrası bu risk faktörü erkekler ile eşitlenir. ), yüksek kolesterol, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, sigara olarak sayılabilir. Koroner arter hastalığının teşhisi girişimsel olmayan teknikler (efor testi ve talyum testi) ve girişimsel olan teknik (koroner arter anjiografisi) ile konur. Efor testi ve talyum testi poliklinikten ayakta yapılırken, anjiografi için hastanın yatması gerekmektedir. Efor testi veya talyum testi ile ancak ön tanı konulabilmektedir. Kesin tanı için mutlaka koroner anjiografiye gerek vardır. Koroner anjiografi bacak veya koldan atar damardan sokularak koroner damar ağızlarına kadar gönderilen küçük bir kateter aracılığı ile boyalı bir madde verilerek damarlardaki tıkanıklığın gösterilmesi temeline dayanır. Koroner arter hastalığı teşhisinin anjiografi ile kesin olarak konmasından sonra çeşitli tedavi şekilleri olup bu hastadaki mevcut durum ile değişkenlikler gösterebilmektedir. Tedavi şekilleri; ilaç (medikal), balon veya kafes (stent) ve cerrahi olabilmektedir.

KORONER BYPASS CERRAHİSİNİN AMELİYAT ENDİKASYONLARI NELERDİR ?

İlaçla tedaviye cevap vermeyen ciddi ağrıları olan hastalar. (Bu grupta ki hastalar 1, 2 veya 3 damar sistemini de ilgilendirebilir. )

Kararsız (unstable) ağrıları olan hasta grubu (ağrıları istirahatta gelip, 2-3 dakikadan fazla süren ve ilaçlara cevap vermeyen grup).

Sol ana koroner damar tıkanıklığı olan hasta grubu.

3 damar hastalığı olup aynı zamanda klinik olarak belirti veren  hasta  grubu.

Başarısız balon ve stent girişimleri.

Kalp krizi sonrası ağrıları devam eden hastalar (post-infarkt angina).

Kardiyojenik şok.

Yukarı da sayılan endikasyonlar dışında unutulmaması gereken durum, koroner arter hastalığının komplike bir olay olduğu her hasta için ameliyat endikasyonlarının farklılıklar gösterebileceği akılda bulundurulmamalıdır. Böylesi bir durumda doktorunuzdan mutlaka bilgi almalısınız.

KORONER BYPASS CERRAHİSİNİN ALTERNATİFLERİVAR MI ?

İlaç tedavisi, balon ve stent girişimleri koroner bypass cerrahisine ancak uygun, seçilmiş olgularda alternatif olabilir. Ancak unutmayınız ki sizin için ameliyat kararı verildiği anda, öncesinde bu alternatifler değerlendirilip, bunların sizin için uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Kafanızda oluşabilecek soruları kardioloğunuz ve cerrahınızla görüşüp, cevap alınız.

KORONER BYPASS OPERASYONU NASILYAPILIR?

Operasyonların büyük bir bölümünde göğüs kemiği orta hattan aşağıya doğru kesilir ki bu median sternotomi olarak adlandırılır. Bu kesi ile cerrah çalışabileceği en rahat görüş alanınını elde eder. Hasta ameliyatta kalp-akciğer makinesi olarak adlandırılan cihaza bağlanır. Daha sonra kardiopleji olarak isimlendirilen özel kimyasal bir solüsyon ile kalp durdurulur ve bu aşamadan itibaren göğüs, bacak ya da koldan alınmış olan damarların kalp üzerindeki koroner damarlar üzerine dikilmeleri(anostomozları) tamamlandıktan sonra kalp çalıştırılır. Damarların boşta kalan uçları kalp ten çıkan büyük damar olan aort üzerine dikilir (göğüs atardamarının ucu zaten aorta bağlı olduğu için buna gereksinim yoktur). Bu işlemler tamamlandıktan sonra kalp-akciğer makinesinden hasta ayırtılarak göğüs kemiği kapatılır ve ameliyat sonlandırılır.

Diğer operasyon teknikleri olarak seçilmiş vakalarda yapılan atan kalpte yapılan bypass (bu operasyon tipin de kalp-akciğer makinesine hasta bağlanmadan anostomozlar yapılır). Uzun dönem sonuçları henüz net olarak alınmayan bu tekniği biz ekip olarak sadece kalp-akciğer makinesine girmesinde sakınca olan hastalara uyguluyoruz (böbrek, karaciğer yetersizliği, kanserolan hasta grubu gibi).

Yine median sternotomi yerine daha küçük kesiler yaparak kalp-akciğer makinesi kullanarak ya da kullanılmadan yapılan ameliyatlar ki bu teknik minimal invaziv kalp cerrahisi olarak adlandırılır. Bu ameliyat tekniğini yine seçilmiş olgularda kullanıyoruz..

Yine son 1-2 yıldır kullanıma giren ancak daha henüz emekleme döneminde bulunan robotik cerrahide başka bir operasyon tekniğidir.

KORONER BYPASS CERRAHİSİNİN RİSKLERİ VEKARŞILAŞILABİLİNECEK  KOMPLİKASYONLARI NELERDİR ?

Kardioloğunuz ve cerrahınız sizin için ilaç, balon ya da stent tedavisinin başarısız veya yararsız olacağına karar verdikleri, mevcut durumdaki riskin ameliyat riskinden fazla olduğu anda operasyon seçeneğini size sunacaktır. Koroner bypass cerrahisinde beklenebilecek komplikasyonlar; kanama, infeksiyon, felç (ileri yaş ve daha önce geçirilmiş olan felç ile risk artabilir), böbrek yetersizliği (cerrahi öncesi mevcut böbrek yetersizliği ile provoke olabilir), ameliyat sırasında kalp krizi gibi komplikasyonları taşımaktadır. Bu komplikasyonların görülme olasılıklarının az ancak mevcut olduğu unutulmamalıdır.

KORONER BYPASS CERRAHİSİ SONRASIERKEN DÖNEM SONUÇLARINASILDIR?

Başarılı bir koroner bypass sonrası hastaların göğüs ağrısı problemleri tamamıyla kaybolur. Bazı hastalarda cerrahi kesinin olduğu bölgede ağrıları devam eder ancak bu ağrılar ameliyat öncesi ağrılardan tamamıyla farklı olup ağrı kesicilere cevap verirler. İlk 48-72 saat sonrasında bu ağrılar kaybolur. Operasyon sonrasında hastalar ameliyat travmasına rağmen kendilerini yıkanmış gibi rahat hissederler çünkü göğüsleri üzerinde baskı, sıkıntı yaratan ağrıdan kurtulmuşlardır.

BAŞARILI BİRKORONER BYPASS AMELİYATI SONRASIUZUN DÖNEM SONUÇLARINEDİR ?

Koroner bypass cerrahisinin uzun dönem sonuçları mükemmeldir. Hastaların büyük bir çoğunluğu ağrı şikayetlerinin tamamıyla geçtiği, nefes darlığı şikayetlerinin kalmadığı, gerek iş yaşamlarında gerekse özel yaşamlarında performanslarının arttığı, mükemmel bir yaşam sürdüklerini ifade etmektedir. Hastaların küçük bir bölümünde 10 yıl veya daha uzun süre içerisinde ameliyat tekrarı gerekebilmektedir.

Kadınların En Önemli Tarama Testi: Pap-smear Test

PAP-TEST

Pap-Test Dr.George Papnicolaou tarafından adlandırılmış ve rahim ağzı kanserlerinin taramasında kullanılan bir testtir. Rahim ağzında kanser veya kanser öncesi değişiklikleri taramada faydalı olur. Kanser öncesi hücreler rahim ağzının tam yüzeyindedir. Bu tarama testiyle buradan alınabilirler ve incelenebilirler. Pap-Smear Testler ile rahim ağzı kanserlerinden meydana gelen ölümlerin azalmasında çok başarılı olunmuştur. Bir kadın rahim ağzı kanseri olmadan önce kanser öncesi birkaç evre geçirir. Bu evre genellikle bir yılın üstünde bir süreçtir.

Rahim Ağzı

Rahimin dar ve aşağıdaki bölümüdür, vajinaya açılır, cildinize benzer ince bir doku tabakasıyla örtülüdür. Bu dokuyu oluşturan hücreler sürekli çoğalırlar. Bu çoğalma sırasında alt tabakayı oluşturan hücreler yavaşca rahim ağzı yüzeyine doğru yer değiştirirler, yüzeye oluşan bu hücreler vajinaya dökülürler. Bu çoğalma süresince bir şekilde değişiklik olduğunda anormal hücreler oluşur. İşte bu anormal hücreler kansere dönüşebilir. Şayet anormal hücreler bulunursa, sıklıkla basit bir işlemle tedavi edilebilirler.

Pap-Test normal jinekolojik muayene sonucunda doktorun ofisinde yapılabilen basit bir testtir. Bu testi planlıyorsanız iki üç gün önceden vajinayı yıkamayın ve vajinal ilaç kullanmayın. Çünkü bü işlemler hücrelerin kaybolmasına yol açabilirler. Adet kanaması sırasında değilseniz bu test daha iyi sonuç verir. Jinekolojik muayene sırasında bu testi yapmak için vajinaya rahim ağzını gösteren spekulum isimli özel bir alet uygulanır.

Hücreleri rahim ağzından almak için bir pamuk uçlu çubuk veya fırça kullanılabilir. Bu işlem ağrılı değildir. Hücreler rahim ağzı açıklığının içinden ve rahim ağzının dış kısmından alınır. Bunlar incelenmek üzere laboratuvara gönderilir. Laboratuvar normal görünmeyen hücreleri araştırır. Sonuçlar hücrelerin görüntülerine göre sınıflandırılır.

Pap-Test Her Zaman DoğruSonuç verir mi?

Her zaman yüzde yüz doğru sonuç vermez. Diğer laboratuvar testlerinde olduğu gibi yanlış sonuç almak olasıdır. Hastalık olmasına rağmen sonucun temiz çıkmasına değişik nedenler yol açabilir. Yeterli hücre yoksa, çok sayıda hücre varsa, hücrelerin rahim ağzının hem içinden hem de yüzeyinden alınamayışı, enfeksiyonun anormal hücreleri ortamdan uzaklaştırılması gibi nedenler. Böyle durumda birkaç hafta veya ay sonra Pap-Test’i tekrarlamak gerekir. Bazen de doktorunuz kolposkopiye başvurabilir. Bu alet doktor ofisinde kullanılan özel bir mikroskopdur. Rahim ağzına kolposkopdan bakan doktor anormal değişiklikleri görebilir ve bu gözlem sırasında biyopsinin gerekli olup olmadığını eğer gerekliyse de biyopsi tipine karar verir.

Bütün bu işlem sadece birkaç saniyelik bir rahatsızlığa yol açar.

Sonuç :

Pap-Smear testi rahim ağzı kanserine dönüşebilecek hücresel değişiklikleri saptamaya yarayan en pratik ve en iyi yöntemdir. Böylece erken tanıyla kanserden korunmak mümkün olabilir. Jinekolojik muayene için yılda bir kez doktorunuza görünmeniz gerekmektedir. Bu muayene sırasında da Pap-Smear testiniz yapılır.

Anormal vajinal kanama, lekelenme ya da akıntı durumunda vakit geçirmeden doktorunuza görünmeniz gerekir. Bu belirtiler bazı şeylerin yolunda gitmediğinin işaretidir. Pap-Test’iniz anormal çıkarsa paniklemeyin doktorunuzun önerilerine kulak verin. Pap-Test sonuçları anormal çıkan kadınların pek azında ilerlemiş kanser vardır. Pap-Test sayesinde son kırk yılda rahim ağzı kanserleri azalmıştır. Buna karşılık genç kadınlarda anormal hücre saptanma oranı artmıştır. Bu da gösteriyor ki rahim ağzı kanserini önlemede Pap-Test çok önemlidir. Bu testi yaptırmak sağlık kontrolünüzün temel bir anahtarıdır. İlk Pap-Smear Test’inizi 18 yaş veya seksüel aktivite başladığında yaptırabilirsiniz.

Rahim Ağzı Kanserinin Oluşumu İçin Risk Faktörleri :

· Birden fazla seksüel eşiniz varsa

· Genital siğiliniz varsa

· AIDS virüsü varsa

· Sigara içiyorsanız

Bu risk faktörlerini taşıyorsanız her yıl düzenli olarak Pap-Test’i yaptırmayı asla ihmal etmeyiniz.

Kalça Kırıkları

Kalça eklemini oluşturan uyluk kemiğinin boyun kısmında veya trokanterik bölge denen boynun daha alt kısmında olan kırıklara kalça kırığı denmektedir. Bu kırıklar daha çok yaşlılık döneminde  görülen önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 300.000 insan bu nedenle hastanede yatırılarak tedavi edilmektedir.

Kalça kırığı nasıl ve neden oluşur: Yaşlılarda genellikle basit düşmelerle, gençlerde ise trafik kazası veya yüksekten düşme gibi yüksek enerjili travmalarla meydana gelir. Yaşlılarda osteoporoz (kemik erimesi) önemli bir etkendir. Osteoporozun özellikle menapoz sonrası kadınlarda daha yaygın oluşu ileri yaş döneminde kalça kırıklarının kadınlarda daha sık görülmesine neden olmaktadır. Zayıflamış kemik, hastanın örneğin evde ayağının bir yere takılıp düşmesiyle kolaylıkla kırılabilmektedir. İleri yaşla birlikte görmede, reflekslerde ve kas güçlerinde azalma, düzensiz tansiyon kişiyi düşmeye yatkın hale getirir. Yaşlı bir insanın ayaktayken yere düşmesi kalça kırığı için gereken enerjiyi fazlasıyla oluşturmakta, buna rağmen yaşlılardaki düşmelerin %2 den azı kalça kırığına neden olmaktadır.

Tanı: Kaymış kalça kırıklarında tanı koymak kolaydır. Hasta yürüyemez ve kalça bölgesinde hareketle artan şiddetli ağrısı olur. Kırık taraftaki bacak kısalmış ve dışa dönmüş durumdadır. Tanı için röntgen çoğu kez yeterli olur. Ancak yorgunluk kırıklarında ve kaymamış kırıklarda hafif bir kalça ağrısı ile aksayarak yürümek mümkün olabilir. Bu durumda ilaveten bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans gibi ileri tanı yöntemlerine başvurulur.

Riskler: Yaşlılarda güçlükle dengede olan organ sistemleri ve ruhsal durum kalça kırığının oluşması ile tamamen bozulur. Yatağa bağımlı hale gelen hastanın metabolik dengeleri hızla bozulur. Şeker hastalığı, kalp hastalığı gibi önceden var olan hastalıkları giderek ağırlaşır. Yatağa temas eden yerlerinde yatak yaraları çıkabilir. Uzun süreli yatağa bağımlılık sağlıklı yaşamla bağdaşmamaktadır.

Tedavi: Amaç hastayı yatağa bağımlılıktan bir an önce kurtarmak ve eskisi gibi yürümesini sağlamaktır. Bunun için tek çözüm cerrahi tedavidir. Cerrahi tedavide  iki farklı seçenekten birine karar verilir: Bunlardan birincisi kırık parçaları uç uca getirip kaynatmayı hedefleyen  ameliyatlardır. Osteosentez denen bu ameliyatlar çok yaşlı olmayan, ev dışı aktif yaşam beklentileri olan ve hastaneye gecikmeden getirilmiş hastalara yapılabilir.  Bu ameliyatlarda özel vida veya çivi sistemleriyle kırık sabitleştirilir. Kaynama süresi boyunca hasta o tarafına tam yük verilmeden yürütülür. İkinci seçenek ise protezlerdir. Fizik aktiviteleri kısıtlı, hafıza problemi olan ve  çok yaşlı hastalarda ameliyat ile kırığın üst parçası çıkarılıp yerine metal protez yerleştirilir. Böylelikle hastanın hemen yürütülmesi mümkün olur.

Korunma: İleri yaş grubunda görülen kalça bölgesi kırıkları daha çok osteoporoza bağlı olduğundan ve evde basit düşmeler sonucu oluştuğundan bazı önlemlerle kırık riski azaltılabilir. Osteoporozun ilaç ve egzersilerle önlenmesi ve tedavisi dışında yaşama alanında uygulanacak bazı önlemlerle düşme riski de azaltılabilir. Yürüme alanından halı parçalarının, kapı eşiklerinin ve kabloların kaldırılması, halıların sabitlenmesi, banyo gibi ıslak alanlarda kaymayan zemin örtüleri kullanılması, banyo ve tuvaletlere tutamak konulması ve yaşam alanının yeterli aydınlatılması bu önlemlerdendir.

Unutulmamalıdır ki kırıkları önlemek, onları tedavi etmekten çok daha kolay ve ucuzdur.

Kalıcı port ve pompa uygulamaları

Özellikle kansere bağlı dirençli ağrıların tedavisinde intraspinal veya epidural bölgeye uygulanan tedavi yöntemlerinden birisidir. Hastaların analjezik tedavilerini kendilerinin uygulayabileceği konfor ve kolaylığı sağlayabilmektedir.

Kalp Krizi

Kan Uyuşmazlığı

Karpal Tünel Sendromu

Kasık Fıtığı

Katarakt Cerrahisi Fako Yöntemi

Kemoterapi alan hastalar için genel bilgiler

Kemoterapi ilaçları hakkında genel bilgiler

Kıl Dönmesi

Kırışıklık, Leke, Şekil Bozukluğu ve Sivilce İzleri

Kısırlık Nedir?

Kış Hastalıkları

Kolestrol Yüksekliği

Kolonoskopi

Koroner Anjiografi ile İlgili Bilmeniz Gerekenler

Kuş Gribi Hakkında Merak Edilenler

Labial Yapışıklık (Labial Sineşi, Labial füsion-agglutination)

Kız çocukların cinsel organlarındaki küçük dudaklar olarak tanımlanan ve iki yanda bulunan yapıların birbirlerine yapışarak giriş kısmının, hatta bazen idrar çıkış deliğinin de önünün beyaz-mavimsi, ince bir doku ile kapanması durumudur. Doğuştan olmayıp genellikle ilk 6 aydan sonra oluşur. Yapışma alt köşeden başlayarak klitorise kadar ilerleyebilir.Bölgeyi nemli tutan salgıların azaldığı bir dönemdeki kuruluk ya da bölgenin tahrişine bağlı oluşmaktadır. Tahriş; kostik sabun ya da şampuanlar, kıl kurdu, cinsel istismar veya mantar türü enfeksiyonlar sonucu oluşabilir. Bir çok hastada idrar yapma problemi ortaya çıkınca fark edilir. Oluşan kapanma gerisinde idrar birikmesi ya da idrar yolu enfeksiyonuna bağlı yakınmalar görülebilir.

Tedavi öncelikle tahriş ya da enfeksiyonun ortadan kaldırılmasına yönelik olmalıdır. Yapışıklığın düzelmesi için 2-3 haftalık hormon içeren pomat uygulamaları genellikle yeterli olmaktadır. İnatçı olgularda cerrahi olarak ayrılması(release) uygulanır. İşlem künt olarak(kesmeden) dudakları ayırmaktan ibaret olup, kesme gerektiren bir durum yoktur. Cerrahiden sonra sık bölgesel bakım ve kontrol ile 2-3 haftalık uygulaması önerilmelidir. Tekrarlama eğilimi yüksek olduğundan lokal uygulama ve tahriş edicilerin uzaklaştırılması ihmal edilmemelidir.

Lameze Yöntemi

• Bu yöntemle anne adayı doğum sırasında bebeğin anne karnından dışarı hangi mekanizma ile çıkacağını bildiğinden,hangi kasları niçin kastığını,hangi organların nasıl ve niçin açıldığını,bebeğin doğum kanalında nasıl ilerlediğini bildiğinden doğumun hangi safhasında olduğunu daima fark edecek ve doğum ekibinin verdiği bilgileri rahatlıkla anlayacaktır.

• Doğumun her safhasında psikolojik olarak hazırlanmış,fizik olarak güçlü bir organizmayla bilinçli bir şekilde cevap verecektir.

• Lamaze yönteminin esası ünlü Pavlow’un şartlı refleksine dayanır.Bir kişinin beyni belli bir uyarıyı kabul edip analiz etmek ve doğru olan cevabı vermeye göre eğitilebilir.

• Bu yöntemi Lamazeden önce uygulayan Rus psikologlar Bu yönteme ‘Psikoprofilaksi’adını verdiler.Kabaca beynin ve şuurun korunması demektir.

• Bu araştırmacıların yaptığı çalışmalarda;bilinçli eğitilmiş gebeler her rahim kasılmasında korku ve kendini sıkmak yerine,gevşeme ve bilinçli nefes almayla cevap vermiş,bu kadınların doğumları son derece kısa sürmüş ve kolay olmuştur.

• Rus bilim adamları 1950 yılında Paris’te bu deneyimlerini bir kongrede anlatmışlar ve Pariste klinik direktörü olan Dr.Lamaze bu tekniği öğrenmek amacı ile Rusya’ya gitmiştir.

• Geri döndüğünde Fransa’da ağrısız doğum denilen bir tekniği başlatmıştır.Daha sonra bu teknik tüm dünyaca benimsenmiştir.

• Her ne kadar bazı kişiler Lamaze yöntemi ile hazırlandıktan sonra doğum sırasında hiç ağrı çekmediklerini söyleyecek kadar ileri gitmişlersede asla herkes ağrı çekmeyecek anlamına gelmez. Kesinlikle ağrılar daha az olacaktır.Ama yinede ağrı kesicilere ihtiyaç duyulabilir.

 

• Lamaze yöntemi ile hazırlanmış gebelerde sezaryan ve müdahaleli doğum,hazırlanmamış gebelere oranla çok daha az olacaktır.

• Ama bu asla dotor müdahalesi olmadan doğum olacak anlamına gelmez.Bazen doktor müdahalesine rağmen sezaryan gerekebilir.

• Tabiki bizim amacımız;sağlıklı bir bebek doğurtmak ,annede sorunsuz bir doğum gerçekleştirmek,bu olaydan tüm ailenin bilinçlibir şekilde mutluluk duymasını sağlamaktır.

 Lamaze Yönteminin Kazançları

• Bize göre en büyük kazanç;bir kadının hayatındaki en önemli olayda bilinçli ve aktif rol almasıdır.

• Çoğu yerde olduğu gibi unutulmuş pasif bekleyen kişi olmaktan kurtulacak ve doğumda eşine yardım ederek aktif rol alacaktır.

• Lamaze yöntemi ile doğuma hazırlanmış ve doğumda aktif rol alan babaların;

• Çocuk sevgileri neredeyse annelik duygusu kadar güçlüdür.

• Doğumdan sonraki mesleki yaşantılarındaki belirgin şekilde arttığı ve kendine olan özgüvenin güçlendiği gözlenmiştir.

Lazer Epilasyon İle İlgili Sık Sorulan Sorular

1.  Lazer güvenli midir?

Tıpta 40 yılı aşkın bir süredir kullanılan lazer bugün, göz ameliyatlarından diş dolgusuna kadar çeşitli alanlarda en etkili tedavi seçeneğini oluşturmaktadır.   Doğru vakalarda, doğru dozajla kullanılan lazer son derece güvenli olup bugüne kadar birikici etkisine rastlanılmamıştır.   FDA onaylı bu cihazlar ABD’den İngiltere’ye, Hollanda’dan Avustralya’ya kadar, çeşitli gelişmiş ülkelerde kullanılmaktadır.

2. Lazer nasıl epilasyon yapar?

Milisaniyelik atışlarla cilde uygulanan lazer ışığı, seçici olarak kıl kökünde yoğunlaşıp 1 saniye süreyle büyük bir ısı oluşturur.  Çevre dokuya hiçbir zarar vermeden sadece kökün kendisini, besleyici damarlarını ve yeniden çıkmak üzere bekleyen, üreme özelliğine sahip çekirdek hücrelerini tahrip eder.  Böylece, birbirini izleyen birkaç seans sonunda uygulama bölgesi tüylerden arındırılmış olur.

3.  Lazerin geleneksel yöntemlere üstünlüğü nedir?

Öncelikle, etkisi (sonucu) açısından, başka bir yöntemle kıyaslanamayacak kadar güçlü olduğu, tüm dünyada milyonlara varan sayıda uygulama ile kanıtlanmıştır.  Acısızdır.  Uygulama sırasında, en hassas kişilerce bile ancak küçük bir fiske vuruşu gibi algılanabilir.   Çok kısa sürede, büyük alanlarda çalışma yapılabilir.  Örneğin, dudak üstü 2-3 dakika, her iki koltuk altı 10-15 dakikada temizlenir.  Hiçbir özel bakım gerektirmez.  Önce veya sonra banyo, makyaj, parfüm vs. uygulanabilir.

4.   Birden fazla seansın mantığı nedir, kaç seans gereklidir?

Vücudumuzdaki kılların, doğum, gelişme ve ölüm gibi yaşam evreleri vardır ve tümü farklı evrelerde bulunur.  Kılın lazere en duyarlı olduğu evreyi bulabilmek için, lazer uygulamasının belli aralıklarla tekrarlanması gereklidir.  Seans sayısı kişiye ve aynı kişide çeşitli bölgelere özel olmakla birlikte ortalama 5-6 seans sorunu kökünden çözümlemeye yeterli olur.

5. Seans aralıkları nasıl olmalıdır?

Seans araları yüz bölgesinde 4 hafta, vücut bölgelerinde 8-16 haftaya kadar uzayabilir.   Prensip olarak, hastanın ihtiyaç duyduğu aralarla yinelenir ve bu aralar, tedavi ilerledikçe uzar.  Örneğin, koltuk altında üç seans ikişer ay arayla epilasyon yapılmış bir hasta, bundan sonraki 4-5 ay uygulama gereksinimi duymayabilir.

6.  Yaz aylarında lazer epilasyon uygulaması yapılabilir mi?

Evet, uygun güneş koruyucuları kullanıldığı sürece, yazın lazer epilasyon uygulamasının hiçbir sakıncası yoktur.

Lazer Epilasyon İle İlgili Sık Sorulan Sorular

1.  Lazer güvenli midir?

Tıpta 40 yılı aşkın bir süredir kullanılan lazer bugün, göz ameliyatlarından diş dolgusuna kadar çeşitli alanlarda en etkili tedavi seçeneğini oluşturmaktadır.   Doğru vakalarda, doğru dozajla kullanılan lazer son derece güvenli olup bugüne kadar birikici etkisine rastlanılmamıştır.   FDA onaylı bu cihazlar ABD’den İngiltere’ye, Hollanda’dan Avustralya’ya kadar, çeşitli gelişmiş ülkelerde kullanılmaktadır.

2. Lazer nasıl epilasyon yapar?

Milisaniyelik atışlarla cilde uygulanan lazer ışığı, seçici olarak kıl kökünde yoğunlaşıp 1 saniye süreyle büyük bir ısı oluşturur.  Çevre dokuya hiçbir zarar vermeden sadece kökün kendisini, besleyici damarlarını ve yeniden çıkmak üzere bekleyen, üreme özelliğine sahip çekirdek hücrelerini tahrip eder.  Böylece, birbirini izleyen birkaç seans sonunda uygulama bölgesi tüylerden arındırılmış olur.

3.  Lazerin geleneksel yöntemlere üstünlüğü nedir?

Öncelikle, etkisi (sonucu) açısından, başka bir yöntemle kıyaslanamayacak kadar güçlü olduğu, tüm dünyada milyonlara varan sayıda uygulama ile kanıtlanmıştır.  Acısızdır.  Uygulama sırasında, en hassas kişilerce bile ancak küçük bir fiske vuruşu gibi algılanabilir.   Çok kısa sürede, büyük alanlarda çalışma yapılabilir.  Örneğin, dudak üstü 2-3 dakika, her iki koltuk altı 10-15 dakikada temizlenir.  Hiçbir özel bakım gerektirmez.  Önce veya sonra banyo, makyaj, parfüm vs. uygulanabilir.

4.   Birden fazla seansın mantığı nedir, kaç seans gereklidir?

Vücudumuzdaki kılların, doğum, gelişme ve ölüm gibi yaşam evreleri vardır ve tümü farklı evrelerde bulunur.  Kılın lazere en duyarlı olduğu evreyi bulabilmek için, lazer uygulamasının belli aralıklarla tekrarlanması gereklidir.  Seans sayısı kişiye ve aynı kişide çeşitli bölgelere özel olmakla birlikte ortalama 5-6 seans sorunu kökünden çözümlemeye yeterli olur.

5. Seans aralıkları nasıl olmalıdır?

Seans araları yüz bölgesinde 4 hafta, vücut bölgelerinde 8-16 haftaya kadar uzayabilir.   Prensip olarak, hastanın ihtiyaç duyduğu aralarla yinelenir ve bu aralar, tedavi ilerledikçe uzar.  Örneğin, koltuk altında üç seans ikişer ay arayla epilasyon yapılmış bir hasta, bundan sonraki 4-5 ay uygulama gereksinimi duymayabilir.

6.  Yaz aylarında lazer epilasyon uygulaması yapılabilir mi?

Evet, uygun güneş koruyucuları kullanıldığı sürece, yazın lazer epilasyon uygulamasının hiçbir sakıncası yoktur.

Lazer Teknolojisi

“Laser” sözcüğü Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation sözcüklerinin baş harflerinden oluşur. Uyarılmış radyasyon salınımıyla ışığın güçlendirilmesi anlamına gelmektedir. Laser, değişik frekanstaki ışıkların çok yoğun, dar ve dağılmayan, tek renkte bir ışık haline gelmesidir. Bütün ışınların aynı yönde ilerlediği, tek dalga boyunda ışıktan oluşan bir ışık çeşididir. Laserle çok ince bir ışınla çok büyük yoğunluk elde edilebilir. Zayıf ışınlar, aynalar ve mercekler yardımıyla odak noktasında toplanarak çok kuvvetli bir hale getirilirler.

Excimer Laser nedir ve ne kadar hassastır?

Excimer, Excited dimer (uyarılmış atom çifti) kelimelerinin baş ve son kısımlarından türetilmiştir. Excimer laser, Argon Florür gazı kullanılarak elde edilen 193 nm dalga boyunda ultraviyole ışından oluşan bir laser çeşididir. Aslen 1980´lerin başında IBM tarafından bilgisayar yongalarının (microchip) hassasiyetle şekillendirilmesi için geliştirilmiştir. Kırma kusurlarını düzeltmek için yapılan LASIK ve PRK tedavilerinde kullanılır. Soğuk bir ışık olması, dolayısıyla çevre dokulara zarar vermemesi excimer laseri kornea cerrahisi için ideal kılar. Bu laser kornea hücreleri arasındaki moleküler bağları kopararak korneaya şekil verir. Her laser atımı 0.25 mikron hassasiyetle bu bağları koparır. Bir örnek verirsek düşük miyop bir gözde istenen düzelmeyi sağlamak için yaklaşık 50 mikron kornea dokusu ortadan kaldırılır ki bu bir saç telinin kalınlığı kadardır.

Excimer laser ışını öyle ince bir ışındır ki bir saç telini delmek için 200´ün üstünde atıma gerek vardır. Tedavi sırasında laser ışığının yönü, odak noktası, yoğunluğu ve salınımı doktor , teknik ekip ve bilgisayar tarafından çok hassas bir şekilde kontrol edilir.

Liposuction

BÖLGESEL FAZLALIKLARINIZDAN LİPOSUCTİON İLE KURTULUN

· Liposuction’ı nasıl tarif ediyorsunuz?

Liposuction Yunanca’da yağ anlamına gelen “lipos” ve İngilizce’de emmek anlamına gelen “suction” kelimelerinin birleşimidir. Yağ dokularının vakumla dışarı alınması anlamına gelmektedir. İlk defa 1970’li yılların sonlarında uygulanmaya başlanmıştır. Yağ emmek için geliştirilmiş özel vakum cihazları ve bunların ucuna bağlanan değişik şekil ve boyuttaki kanül adı verilen özel aletler ile bu işlem gerçekleştirilir. Ayrıca yağ emmek için geliştirilmiş büyük şırıngalardan, özel uçları olan ultrasonografik cihazlardan ve yağ enjeksiyon pompalarından faydalanılır. Liposuction uygulaması ile birlikte “lipofilling” adı verilen, çökük kısımlara özel olarak alınan yağ dokusunun enjeksiyonu, vücut kontur düzeltmelerini daha mükemmel hale getirmektedir. Liposuction ve lipofilling uygulamasının her ikisi birden “liposculpture” adı da verilir.

· Hangi durumlarda tercih edilir?

Liposuction bir zayıflama ameliyatı olmayıp, düzensizlik oluşturan anormal yağ birikimlerinin alınmasıdır. Derinin altında, deri ve kaslar arasında bulunan yağ tabakası yüzeysel ve derin olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Kilo alınmasına bağlı olarak vücudun çeşitli bölgelerinde yağ tabakasında anormal artış meydana gelmektedir. İnce yapılı kadınlarda bile rastlanılan bu durum kilo verilmesi durumunda dahi ortadan kalkmayabilmektedir. Dişi cinsiyete özgü bu durum kadınların çoğunda bulunmakta ve dış görünüş olarak onları çok rahatsız etmektedir.

· Vücudun her bölgesinde uygulanabilir mi?

Yüz ve boyun da dahil olmak üzere anormal yağ birikiminin bulunduğu her bölgeye liposuction uygulanabilmektedir.

· Liposuction uygulanacak hastanın yaşı, cildinin kalitesi operasyon sonrası sonucu nasıl etkilenmektedir?

Hastalar deri elastikiyeti, yağ miktarı ve yaşa göre dört gruba ayrılmaktadır.

1. Grup: Deri gerginliği çok iyi ve az miktarda anormal yağ birikimi olan 30’lu yaş grubuna kadar olan kadınlardır. Liposuction uygulamasından en cok fayda gören hastalar bu grup hastalardan, tek seansla istenen sonuçlar alınır.

2. Grup: İyi veya orta derecede deri gerginliği olan, deri gevşekliği olmayan orta derecede yağ birikimi olan 40’lı yaş grubuna kadar olan kadınlardır. Bir veya iki seans liposuction ile iyi sonuçlar alınır.

3. Grup: Deri gevşekliği ile birlikte fazla miktarda yağ depolanması olan gruptur. Fazla olan yağ ve deri dokusu ameliyatla alındıktan sonra liposuction aynı anda uygulanmalıdır.

4. Grup: Yağ birikimi olmadan aşırı deri gevşekliği olan genellikle 50-65 yaş arası veya aşırı kilo veren gençlerin oluşturduğu gruptur. Tek çözüm bu fazla dokuların çıkarılmasıdır. Liposuction için uygn grup değildir.

· Operasyonun uygulanma aşamaları neler?

Liposuction kesinlikle ameliyathane şartlarında, bir anestezi doktorunun gözetimi altında uygulanmalıdır. Eğer alınacak yağ miktarı az ve alan küçük ise uygulama alanına lokal anestezik ilaçların enjeksiyonu ve damarlardan sedasyon yapılarak girişim uygulanabilir. Yatağında yapılan planlamadan sonra ameliyat masasına alınan hastanın antimikrobik temizliğini takiben, kanamayı ve ağrıyı azaltıcı karışım enjeksiyonu yapılır.

Etki için 10-20 dakika beklenir. Deride açılan 0.5 santimetrelik kesilerden yağ emen küçük kanüller yağlı alana sokularak vakum pompası veya özel enjektörlerle fazla yağlar dışarı alınır. Eğer daha önceden tesbit edilen ve doldurulması planlanan çukur bölgeler varsa özel enjektör ile alınan yağ bu alanları doldurmakta kullanılır. Girişim tamamlanınca, özel baskılayıcı bantlar yapıştırılır ve korse giyilir. Yaklaşık bir hafta bu korse çıkarılmaz. Düzgün bir iyileşme elde etmek için bu gereklidir. Birinci haftadan sonra korse çıkarılarak masaj ve egzersize başlanır. Ameliyatın ağırlığına göre 1-4 günde işine dönmesine izin verilir. Üçüncü haftadan sonra yorucu aktivitelere başlayabilir. Uygulama alanında oluşan morluklar üç hafta içerisinde kaybolur. Bu süre içinde güneşlenmek zararlıdır. Ayrıca liposuction bölgesinde oluşan ameliyat ödemi (serum birikmesi) buralardan hiç yağ alınmamış izlenimi verebilir. Bu ödem 4-6 hafta içerisinde gerileyerek tam iyileşme elde edilir. Bizimde tercih ettiğimiz yöntem olan tumescent tekniğinin kullanılması ile 3-4 litreye kadar yağ almada hastaya kan verilmesi gerekli değildir. Bu miktarların üzeride yağ alınacaksa ameliyat öncesi hastadan alınacak bir veya iki ünite kan(ototransfüzyon), girişimin sonunda hastaya geri verilerek başkasına ait kan verilmesi ve bunun getirecegi komplikasyonlar önlenmiş olur.

· Liposuction uygulanan bölgede tekrar yağ birikmesi olabilir mi?

Liposuction eğer uygun ve yeterli olarak uygulanmış ise aynı bölgelerde yeniden yağ birikmesi olmaz. Kilo alınsa bile liposuction uygulanan bölgeler diğer alanlarla aynı oranda gelişir. Bu girişimde yağ hücrelerinin ve reseptörlerin sayısı azaltılarak vücudun diğer alanları ile aynı düzeye getirilir.

· Liposuctionun riskleri nelerdir?

Uzman bir plastik cerrah tarafından yapılan liposuction ameliyatının risk oranı, diğer kozmetik girişimlerdekinden çok daha azdır. Yüzde 5-15 arası hastada aynı bölgeye tekrar liposuction yapılması gerekebilir. Kanama ve enfeksiyon nadiren görülür.

· Hasta bu operasyonu yaptıracağı zaman nelere özen göstermeli, hekimini nasıl seçmelidir?

Liposuction yaptırmaya karar veren bir kişi diğer birçok ameliyatta olduğu gibi, iki hafta öncesinden aspirin ve benzeri antienflamatuar ilaçları almayı bırakmalıİ; sigara içiyorsa bırakmalı en azından ara vermelidir. Sonucun daha kalıcı olabilmesi için diyetle verebileceği kiloyu vermelidir. Böylece düzensizlikler daha belirgin hale gelir. Ameliyat öncesi ve sonrası yapması gerekenler ve sonucun nasıl olacağı hakkında doktoru ile görüştükten sonra, kafasında hiçbir soru işareti kalmadığı zaman kişi ameliyata hazır demektir. Liposuction cerrahi bir girişimdir.

Ameliyathane şartlarında, bu yöntemin doğru bilen ve uygulayanbiri tarafından yapılmalıdır. Uzman olmayan kişiler tarafından yapılan liposuctionın doğurduğu kötü neticeler ve hatta sebep oldukları ölüm vakaları, yöntemin yetersiz ve tehlikeli olması gibi yanlış bir inanışa yol açmıştır. Güvenli ve etkili bir yöntem olduğu için ABD’de en fazla uygulanan estetik girişim liposuction’dır.

Lomber sempatik blok

Alt ekstremitenin vasküler bozuklukları olan aterosklerotik damar hastalıklarına bağlı ağrılar, diabetik gangren, buerger hastalığı, raynaud fenomeni ve hastalığı gibi ağrılarda ayrıca renal kolik ağrısı, kozalji, refleks sempatik distrofi, fantom ağrı, hiperhidroz, akrosiyanoz ve herpes zoster gibi durumlarda kullanılabilmektedir.

Mamogram Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Neden Bir Mamogram’a İhtiyacım Var?

Meme kanseri, pek çok kadının hayatını etkileyebilen bir hastalıktır. Meme dokusunun içerisinin rontgen ile görüntülenmesi anlamına gelen mamogram, meme kanserinin tanınmasında kullanılan bir yöntemdir. Hekiminizle ne kadar sıklıkla mamogram yaptırmanız gereği konusunda konuşunuz.

Mamogram Neden Sıkıştırılarak Yapılır?

Meme dokusunun röntgen yolu ile görüntülenmesi sırasında iki nedenle sıkıştırmak gereklidir:

· Görüntüler açık şekilde elde edilir,

· Görüntüleri sağlamak için daha az radyasyon gereklidir.

Sıkıştırma Sırasında Meme Dokusu Zarar Görür mü?

Bazı hastaların memelerinde deri renginde değişiklik olabilir. Renk değişikliği geçici olup, birkaç gün içerisinde geçecektir.

Mamogram’ın Ardından Memelerde Acıma Hissi Olacak mı?

Nadir olarak, mamogram işleminin ardından sıkıştırma nedeni ile acıma hissi duyulabilir. Bu his geçici olacaktır. Hekim tarafından önerilecek olan aspirin veya parasetemol içeren ilaçlar kullanabilirsiniz.

Mamogram Yaptırmanın Ardından Kendi Kendine Meme Muayenesi’ne Devam Etmek Gerekmektemidir?

Kendi kendine meme muayenesi, belirli aralıklarla gerçekleştirilmesi gereken bir uygulamadır. Kendi kendine gerçekleştirilen meme muayene ve yaptırılan mamogram uygulamaları, meme kanserinin erken tanınmasında en önemli silahlardır. Meme kanserinin erken tanısı, erken başlanan tedavinin başarısının yüksekliği nedeni ile önemlidir.

Mantar Hastalığı

Havuz ve deniz mevsimi. Ama, aynı zamanda cilt hastalıkları bakımından riskli bir dönem.  Sıcak ve nemli ortamlarda kolayca ortaya çıkan hastalıkların başında mantar hastalıklarının geldiği belirtiliyor.

 Yaz aylarını kendinize zehir etmemek için mevsime özgü hastalıklardan korunmanın önemini vurgulayan uzmanlar, sıcak havaların bazı hastalıklar için kolayca bulaşabilecek ortam oluşturduğuna dikkat çekiyorlar. Bu hastalıkların başında da cilt hastalıkları geliyor. En sık görülenler ise mantar hastalıkları.  Sıcak ve nemli ortamların mantar hastalıklarının en rahat bulaştığı ortam olduğunu ve zamanında tedavisinin yapılması gerektiği belirtiliyor.

Mantarların doğada yaygın olarak bulunan mikrop türleri olduğuna işaret ediliyor.  Bunların uygun ortamı bulduğunda insanlarda cilt hastalıklarına neden olmaktadır.  Kolayca bulaşmaları nedeniyle de sık görülüyorlar. Ancak, hastalık vücutta çok değişik görünümde ortaya çıkabiliyor.

Nasıl bulaşırlar?

Mantar hastalıklarının en belirgin özelliğini kolay bulaşabilir olmaları  oluşturuyor. Bu da korunmak için dikkatli davranmanın önemini artırıyor. Mantarların cinslerine göre hayvanlardan, topraktan ve doğrudan doğruya hasta insandan alınabildiği belitiliyor.  Mantar insandan insana kolayca geçer. Hayvanlarda da mantarlar insanlardakine benzer hastalıklar yaparlar. Örneğin hayvanın tüylerinde belli bir alanda dökülme olur. Bu hayvanla temas eden kişiye hastalık bulaşabilir. Kişiden kişiye bulaşma ya doğrudan doğruya cilt teması veya aynı eşyanın kullanılmasıyla olur. Özellikle terlik, ayakkabı ve çorap gibi eşya mantar bulaştırma bakımından çok elverişlidir. Hamamlarda, banyolarda, plajlarda, saunalarda bu yolla hastalık kapılabilir.

Mantar hastalıkları vücutta yerleştikleri bölgelere göre değişik belirtiler gösteriyorlar.  Mantar, örneğin çocuklarda, saçlı deride saçların dökülmesi, kepeklenme, kırık veya cerahatli yaralar şeklinde ortaya çıkar. Vücutta da nemli bölgeler mantar hastalığı için uygun ortamlardır.  Yerleştikleri bölgelere göre değişik belirtiler gösterirler. Yetişkinlerde ayaklarda ve gövdede sık sık mantar hastalıkları görülebilir

Görünümü nasıldır?

 Vücuda yerleşen mantar hastalıklarının iç içe geçmiş halkalar halinde, kepeklenen ufak su kabarcıkları bulunan kırmızı lekeler şeklinde ortaya çıkabilmektedir.  Vücuttaki hafif kaşıntılar da mantar hastalığının belirtileri arasında yer alıyor. Yine gövdede yerleşen ve halk arasında sam yeli olarak bilinen hastalık da bir mantar hastalığıdır. Ama bu hastalığa yol açan mantarlar yukarıda bahsedilenlerden farklıdır. Bunlar gövde, sırt, kollarda kırmızı, kahverengi ya da beyaz lekeler şeklinde görülürler.

Mantarlar bu bölgelerin dışında cinsel organlarda da yerleşebiliyor. Bu durumda en belirgin yakınmanın kaşıntı olduğu vurgulanmaktadır.  Uyluğun üst iç kısımlarında keskin kenarlı kırmızı kahverengi  sınırlarında ufak su dolu kabarcıklar bulunan lekeler şeklinde ortaya çıkarlar. Giderek etrafa doğru genişleme eğilimindedirler.

Sık görüldüğü yerler

Mantar hastalıkları vücutta belli bölgelerde daha çok ortaya çıkıyor. Ayak tabanı, parmak araları ve tırnaklar mantarların severek yerleştikleri bölgeleri oluşturuyor. Özellikle ayak tırnaklarında daha sık görülüyor. Mantar hastalığı olan tırnaklar, kalın, kirli sarı kahverengi bir renkte, kolay kırılabilir bir görünüm alıyor.  Zamanında tedavi edilmediğinde mantar hastalıklarının daha önemli sağlık sorunlarına neden olabileceği belirtiliyor. 

Ayağın devamlı kapalı kalması, nemin uzaklaşamaması nedeniyle mantarların ayağa yerleşmesi kolaylaşmakta ve hastalığın görülme sıklığı artmaktadır.  Ayak mantarı öncelikle parmak aralarında hafif kepeklenme, sulanma ve şiddetli kaşıntı şeklinde görülür. Bazen hastalık ayak tabanında başlar, burada da su dolu kabarcıklar, pullanma ve kaşıntı olur. Tedavi edilmediğinde bütün ayağa çoğu kez iki ayağa da yayılır. Eğer çevrede bulunan diğer mikroplar bu mantar zeminine bulaşacak olursa lenfanjit (yılancık) veya flebit dediğimiz daha ağır seyreden tablolar meydana gelir.

Korunma yolları

Ayakta mantar hastalığının olmaması için ayakların nemli kalmaması gerekiyor. Yaz aylarında sandalet tipi ayakkabıların kullanılması, ter emen çorapların giyilmesi, ayakların yıkandıktan sonra iyice kurulanması da mantar bulaşma riskini azaltıyor. Başkasına ait terlik ayakkabı gibi eşyanın kullanılmaması gerekiyor.

Tanı nasıl konuluyor?

Mantar hastalığının tanısı klinik görünüme dayanılarak konuluyor. Tanının kesinleştirilmesi için dokudan kazıma yoluyla örnek alınıyor. Bu örnek mikroskopta incelenerek mantarın türü tespit ediliyor. Bazı tip mantarların tanısında wood lambası denen özel bir ışıktan tanıda yararlanılıyor.

Tedavisinde nasıl bir yol izleniyor?

Mantarların tedavisi için önce mantarın yerinin ve tipinin saptanmasının gerekliliği üzerinde duruluyor.  Tedavinin şekli buna göre belirlenir. Ağızdan alınan haplar ve dışardan sürülen kremlerle bugün için mantarın kesin tedavisi yapılabilmektedir. Ancak tedavi sürelerinin uzun olduğu ve korunma önlemlerine devam edilmezse hastalığın tekrarlayabileceği unutulmamalıdır.

Öneriler

Banyodan sonra vücudunuzu nemli bırakmayın, iyice kurulanın.

Plajda ya da havuzda başkasına ait terlik, ayakkabı ya da havlu kullanmayın.

Islak ve nemli zeminlerde çıplak ayakla dolaşmayın.

Mantar hastalıklarının tedavisinin en az 3 ay sürdüğünü unutmayın ve  hekiminizin önerdiği ilaçları düzenli olarak kullanınız. 

Meme kanseri ile başedebilme

Yaşam biçiminizde yapacağınız bazı değişiklikler, hastalığınızın tedavisi sürecinde size çok yardımcı olacaktır.

  • Tedavinin yaratacağı sıkıntıları aşabilmeniz için vücudunuzun güçlü olması gerekir.
  • Bu hastalığa karşı savaşınızda size yardımcı olacak bağışıklık sisteminizi güçlendirmelisiniz.
  • Tedavi sırasında bile yaşamın tadını çıkarmak ve duygusal olarak güçlü olmak için çaba harcamalısınız.
  • Günlük yaşamınızda daha sağlıklı tercihler yaparak gelişebilecek diğer sağlık sorunlarını engellemelisiniz. Unutmamalısınız ki yandaş hastalıklar tedavinizi daha karmaşık hale getirecektir.

Genel Öneriler:

  • Mümkün olduğunca östrojenden uzak durun,
  • Alkol tüketiminizi azaltın,
  • Sigarayı bırakın,
  • Enfeksiyon riskinizi azaltın,
  • Nitelikli beslenin,
  • Uygun düzeyde spor yapın,
  • Kendinizi yorgun hissettiğinizde dinlenin,
  • Kendinizi iyi hissetmeme koşulunda yardım alın.

Mümkün olduğunca östrojenden uzak durun

Yüksek düzey östrojenin meme kanseri ile doğrudan ilişkisi vardır. Menopoz tedavisi başta olmak üzere herhangi bir nedenle kullanmakta olduğunuz östrojen tedavisi varsa mutlak gerekli olup olmadığını doktorunuz ile tartışmanız akılcı olacaktır. Ayrıca vücudunuzdaki östrojen düzeyini yükseltecek kilo alımı ve alkol tüketimi gibi unsurlardan da kaçınmalısınız. Düzenli spor yapmanın da östrojen düzeyinizi azaltacağını akılda bulundurun.

Alkol tüketiminizi azaltın

Her gün düzenli olarak alkol tüketen kadınlarda meme kanseri riskinin %40 oranında yükseldiği bilinmektedir. Alkol vücuttaki östrojen metabolizmasını etkilemekte ve kan östrojen düzeyini yükseltmektedir.

Sigarayı bırakın

Sigara birçok kanser için risk unsurudur. Meme kanseri tanısı almış olsanız bile sigarayı bırakmak için geç kalmış sayılmazsınız. Çünkü sigarayı bıraktığınız zaman vücudunuz güçlenecek, hastalığın ve tedavinin yarattığı stres ile daha kolay başa çıkabileceksiniz. Ayrıca sigaranın, tedavi sürecinde yaratabileceği komplikasyonları da azaltmış olacaksınız. Sigara içenlerin bağışıklık sistemlerinin içmeyenlerden daha zayıf olduğu için sigarayı bırakma koşulunda bağışıklık sisteminizi de güçlendirmiş olacaksınız.

Enfeksiyon riskinizi azaltın

Enfeksiyon riskinizi azaltmak için bakterilerden ve virüslerden uzak durmalısınız. Grip ve zatüre için aşılanmayı doktorunuzla tartışmak uygun olacaktır. Özellikle de grip mevsiminde kalabalık yerlerden kaçınmak akılcı olacaktır. Bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en kolay ve etkin yönteminin ellerinizi sık yıkamak olduğunu da akıldan çıkarmayın.

Nitelikli beslenin

Nitelikli beslenmek sizi, kötü beslenmenin neden olabileceği birçok hastalık durumundan koruyacaktır. Ayrıca hastalığınız ve tedavi süreci kaçınılmaz olarak iştahınızı etkileyecektir. Bu sınırlı gıda alımı döneminizde, vücudunuzun gereksinimi olan besinleri alıp alamadığınızı diyetisyen ile tartışmanız faydalı olacaktır. Böylelikle hem kendi ağız tadınızla uyumlu hem de daha nitelikli beslenmeniz mümkün olabilecektir.

Uygun düzeyde spor yapın

Düzenli spor yapmak fiziksel ve duygusal olarak sizi daha güçlü kılacaktır. Hastalığınıza ve tedavi sürecine dayanma gücünüzü arttıracaktır. Çünkü spor östrojen düzeyinizi ayarlamakta, genel iyilik hali yaratmakta, enerji düzeyinizi yükseltmekte, bağışıklık sisteminizi güçlendirmekte ve duygusal olarak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlamaktadır. Daha önce spor yapmak gibi bir geleneğiniz yoksa, profesyonel yardım alarak özel durumunuz ile uyumlu hedefler belirlemek ve güvenli bir egzersiz programı planlamak öncelikli işlerinizden olmalıdır.

Kendinizi yorgun hissettiğinizde dinlenin

İçinde olduğunuz mücadelenin yanı sıra uygulanan tedaviler de sizin kendinizi yorgun hissetmenize neden olabilir. Aslında yorgunluk hali, tüm kanser ve kanser tedavilerinde en sık rastlanan durumdur. Bu yorgunluk hissi hangi boyutta olursa olsun insanın yaşam kalitesini etkilemektedir. Vücudunuza dinlenmek için zaman ayırmak önemlidir. Vücudunuzun kendisini onaracak gücü bulmasında, bu zaman diliminin çok büyük önemi vardır. Yorgunluğun iştah kaybı, azalmış yaşam kalitesi ve umudu kaybetmek gibi yan etkileri vardır. Yapılan çalışmalar kanser ve kanser tedavilerinin komplikasyon oranlarıyla yorgunluk arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir. Yorgunluktan kaçınmak için ilk yapılması gereken, her şeye yetişmek kaygısından uzaklaşmaktır. Yapılması gerekenleri öncelik sırasına koymak ve en önemlileri üzerinde yoğunlaşmak uygun bir yöntemdir. Çevrenizdeki insanların da günlük işlerinize ve alışverişlerinize yardım etmelerine izin verin böylece günlük planınızda dinlenmeye zaman kalacaktır.

Memenin alınmış olması artık eksiklik değil

Memenin herhangi bir şekilde alınmış olmasının psikolojinizi olumsuz etkilemesine izin vermeyin. Son zamanlardaki gelişmelerle alınan memenizin yerine yenisinin yapılabileceğini unutmayın. Hastalığın kendisi ile mücadele ederken, birde görüntüdeki eksikliklerin psikolojinizi etkilemesi sizi zayıflatacaktır.Bu yüzden bunu düzeltilebilecek bir deformite olarak algılayın. Gerekirse bir Plastik Cerraha danışarak bu konuda gerekli bilgiyi alın.

Kendinizi iyi hissetmeme koşulunda yardım alın

Önemli bir hastalığın belirsizliğiyle yüz yüze gelmek, tedavi süresince neler yaşayacağınızı öngörememek, bu durumun kişisel planlarınız ve yakınlarınız üzerindeki etkilerini tahmin edememek ciddi buğranlar yaratabilmektedir. Tüm bu sorunları tek başına çözmeye çalışmak sizi çok yoracaktır. Bu nedenle kendinizi iyi hissetmediğiniz zaman, ailenizden ve arkadaşlarınızdan yardım alın, en azından yardım önerilerini geri çevirmeyin. Bu yardımın gerçekleşmemesi veya yeterli olmaması koşulunda da profesyonel destek almak uygun olacaktır. Bu konuda özelleşmiş psikologların ve psikiyatristlerin size ciddi katkıları olacaktır. Yardım alan insanların daha çabuk iyileştiğini ve duygusal olarak kendilerini daha iyi hissettiklerini biliyoruz.

Meme kanseri ve muayenesi hakkında bilgiler

40 YAŞIN ÜZERİNDE MİSİNİZ?

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir ve tüm kanserlerin dörtte birinden fazlasını oluşturmaktadır. 30 yaş altında meme kanseri gelişme olasılığı her 2500 kadında bir iken, bu oran 40-59 yaş arası 24 kadından birine ve 60-79 yaş arası ise her 13 kadından birine yükselmektedir. Her 8 kadından birinde, yaşamının herhangi bir zaman diliminde, meme kanseri gelişmektedir. 1990’lı yılların başından itibaren istatistiklerde meme kanserine bağlı ölüm hızında azalma ve tanı alan hasta sayısında artma dikkat çekicidir. Bu eğilim, kısmen de olsa, tarama unsurlarının ve özellikle de mammografinin daha etkin olarak kullanılmasıyla ilişkilendirilmektedir.

MEME KANSERİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

Risk faktörü, herhangi bir hastalığın sizde görülme sıklığını arttıran unsurdur. Meme kanseri, hiçbir risk faktörüne sahip olmayan kadınlarda da gelişebilmektedir. Ancak kadın ne kadar çok risk faktörü taşıyorsa meme kanseri gelişme olasılığı da o kadar artar.

Cinsiyet: Meme kanseri açısından kadınlar erkeklerden daha yüksek risk taşımaktadır. Kadınlarda en sık görülen kanser türü olmasına karşın erkeklerde nadir görülen bir hastalıktır.

Yaş: Meme kanseri riski yaş ile artmaktadır. Tanıların çoğu 60 yaş üzerinde olan hastalara konulmaktadır. 35 yaş altında çok nadir görülürken, 50 yaşta her 50 kadından biri meme kanseri tanısı almaktadır. İleri yaşlarda ise bu oran her dokuz kadından birine yükselmektedir.

Genetik değişiklikler: Meme kanserlerinin sadece %8’i kalıtsaldır. Yani, meme kanseri tanısı almış kadınların %90’ından fazlasında kalıtsal bir köken yoktur. Bu nedenle de aile öyküsünün olmaması kadını meme kanserinden korumaz. Ancak, aile fertleri arasında çok sayıda erken yaşta meme kanseri görülmüş olması, bireyi kalıtsal meme kanseri açısından riskli kılar. Riskli kadınlar BRCA 1 ve BRCA 2 genlerindeki değişiklikler yönünden değerlendirilmelidir. Ayrıca PTEN, p53, AT ve HNPCC genleri de ailesel meme kanserinde rol oynamaktadır.

Östrojen hormonu ile karşılaşma süresi ve miktarı: Yüksek östrojen düzeyleri ile meme kanseri arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu nedenle kadınların, yüksek östrojen düzeyleriyle yaşadıkları zaman diliminin uzaması, meme kanseri riskini arttırmaktadır. İlk adetin 13 yaşın altında görülmesi ve 51 yaşın üzerinde menopoza girilmesi bu anlamda risk unsurudur. Beş senenin üzerinde sürdürülen hormon yerine koyma tedavisi (HRT) de benzer anlamda riski arttırmaktadır. Kadının doğum yapmaması veya ilk gebeliğin 30 yaş sonrası gerçekleşmesi de risk faktörlerindendir.

Yaşam biçimine özel faktörler: Gündelik yaşam içerisindeki bazı faktörlerin meme kanseri riskini arttırdığı bilinmektedir.Özellikle menopoz sonrasında kilo alınması, meme kanseri riskini arttırmaktadır. Düzenli olarak spor yapmanın meme kanseri riskini azalttığı bilinmektedir. Bu nedenle, atıl yaşamanın meme kanseri riskini arttırdığına inanılmaktadır. Bazı çalışmalar düzenli olarak alkol tüketen kadınlarda meme kanseri riskinin arttığını göstermektedir.

Yandaş durumlar: Kişiye özel bazı tıbbi durumlar da riski yükseltmektedir. Kişisel meme kanseri öyküsü veya meme dokusundaki bazı normal dışı durumlar risk olarak değerlendirilmektedir. Daha önce yapılan meme biyopsisinde rapor edilen “atipik hiperplazi” veya “in situ lobüler karsinom” en bilinen örneklerdendir. Ergenlik yaş döneminde radyoterapi (ışın tedavisi) görmek veya 30 yaş öncesi meme dokusuna radyoterapi uygulanması da riski arttırmaktadır. Yoğun meme dokusuna sahip olmak da riski unsuru olarak kabul edilmektedir.

SAĞLIKLI YAŞAYIN, RİSK FAKTÖRLERİNİZİ AZALTIN!

Mümkün olduğunca östrojenden uzak durun: İleri yaş kadınlar için östrojen alımının en olası yolu menopoz sonrası başlanan hormon yerine koyma tedavisi (HRT) dir. Progesteron da içeren kombine tedavilerin sadece östrojen içeren tedavilerden daha riskli olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle tıbbi gerekçeler olmadan hormon kullanılmamalıdır.

İdeal kilonuzu koruyun: Kilo alımı meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu etki menopoz sonrası dönemde daha da belirgindir. Bunun nedeni menopoz sonrası östrojen kaynağının esas olarak vücutta ki yağ dokusu olmasıdır. Yani, kadındaki östrojenin büyük bir kısmı vücuttaki yağ dokusunda sentezlenmektedir. Çalışmalar, fazla kiloların dağılımının da bu anlamda önemli olduğunu göstermektedir. Karın ve üst beden bölgesinde fazla kilosu olan kadınların, kilo fazlası basen ve bacak bölgesinde yoğunlaşan kadınlardan daha farklı bir hormon profiline sahip olduğu bilinmektedir. Araştırıcılar ilk tipteki kadınlarda meme kanseri riskinin daha yüksek olduğunu savunmaktadır. Çünkü bu kadınlarda seks hormonu bağlayan globulin (SHBG) daha düşük düzeydedir ve östrojenin daha büyük bir kısmı serbest dolaşımdadır. Serbest dolaşımda olan östrojenin de meme dokusuna bağlanma olasılığı artmaktadır.

Alkol tüketiminizi azaltın: Çalışmalar hergün düzenli olarak alkol tüketenlerde meme kanseri riskinin alkol tüketmeyenlerden %40 oranında daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu bulgu alkolün östrojen metabolizmasını etkilemesi ve kan östrojen düzeyini yükseltmesiyle açıklanmaktadır.

Düzenli olarak spor yapın: Düzenli olarak yapılan spor kilo kontrolünü sağlamakta ve yüksek östrojen düzeyini dengelemektedir. Ayrıca düzenli olarak yapılan sporun bağışıklık sistemini güçlendirdiği de bilinmektedir. Çalışmalar menopoz öncesi dönemde haftada en az dört gün düzenli olarak spor yapan kadınların meme kanseri risklerini anlamlı olarak azalttıklarını saptamıştır. Bunun yanısıra menopoz sonrası dönemde yapılan spor daha da önemlidir. Çünkü bu dönemdeki kilo alımı östrojen düzeyini yükseltecek ve meme kanseri riskini arttıracaktır.

Sigarayı bırakın: Sigara kullanımı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanserin gelişme riskini arttıracaktır. Bu nedenle sağlıklı yaşamak için düzenli olarak spor yapmak ve sigara içmemek akılcıdır.

PROFİLAKSİ (ÖNLEME) İÇİN HORMON TEDAVİSİ AKILCI MI?

Meme kanseri açısından tıbbi olarak yüksek riskli olarak değerlendirilen kadınlarda önleyici hormon tedavisi başlanabilir. Bu amaçla kullanılan iki ilaç vardır; tamoksifen ve raloksifen. Yüksek risk grubu olan kadınlarda, meme kanseri görülme sıklığında, tamoksifen ile %50’ye ve raloksifen ile %75’e varan azalma saptanmıştır. Kanın daha kolay pıhtılaşması başta olmak üzere bazı yan etkileri olan bu ilaçlar, yapılacak kontrol sonrası hekim tarafından başlanmalıdır.

ERKEN TANI MÜMKÜN MÜ?

Meme kanserine bağlı ölümlerin azaltılabilmesi için en önemli nokta, kadınların meme kanserinin erken tanı almasında aktif rol almalarıdır. Taramada esas olarak kullanılan üç yöntem vardır:

  • Kadının kendi kendini muayenesi
  • Tarama mammografisi
  • Doktor tarafından yapılacak klinik meme muayenesi

1. KADININ KENDİ KENDİNİ MUAYENESİ

Her kadın kendini ayda bir kez muayene etmelidir. Bu muayene, adet başlangıcından 5-7 gün sonra, yani hormon etkisinin en az olduğu dönemde yapılmalıdır. Kendini düzenli olarak muayene eden her kadın belli bir süre sonra kendi memelerini tanıyacak, normal meme dokusunun özelliklerini öğrenecek ve böylece yeni ortaya çıkan kitleleri erken dönemde fark edebilecektir.

Meme muayenesi farklı şekillerde yapılabilmektedir. Ayna karşısında görsel değişiklikleri değerlendirdikten sonra yatarak, el ile yapılan muayene en etkin yöntem gibi görünmektedir.

Muayeneye önce ayna karşısında başlanır. Eller bele konularak önce memelerin simetrik olup olmadığı kontrol edilir. Memelerde görünür bir kitle araştırılır. Meme derisinde herhangi bir çöküntü veya renk değişikliği olup olmadığına bakılır.

Eller yukarı kaldırılarak aynı incelemeler tekrarlanır.

Daha sonra yatarak muayeneye geçilir. Muayeneye önce sağ memeden başlanır. Daha rahat muayene edebilmek için sağ omuz-sırt altına küçük bir yastık konulur. Sağ el başın arkasına yerleştirilir.

Muayene sol elin 2-3 parmak ucu ile gerçekleştirilir. Meme başı çevresinden başlayarak ve meme dokusuna hafifçe bastırarak saat yönünde halkasal hareketler ile herhangi bir duyarlılık veya kitle olup olmadığı değerlendirilir. Tüm meme muayene edildikten sonra koltuk altına bakılır.

Sol meme ve koltukaltı da benzer şekilde değerlendirilir.

Meme kanserinin erken dönem bulguları pek belirgin değildir. Kanser ilerledikçe, memelerde kadının dikkatle izlemesi gereken bazı değişiklikler ortaya çıkar. Bu değişiklikler; memede veya koltuk altında kitle ele gelmesi, memenin boyutunda veya şeklinde değişiklik olması, meme başından akıntı, memenin veya meme başının derisinde renk değişikliği olması veya özellik değiştirmesidir. Bunların çoğunun altında kanser yatmasa da bu bir doktor tarafından doğrulanmalıdır.

2. TARAMA MAMMOGRAFİSİ

Tarama için kullanılabilecek en uygun görüntüleme yöntemi mammografidir. Yapılan çalışmalar 40 yaş üstü kadınlarda her yıl tekrarlanan mammografinin hem harcanan zamana hem de maliyete değdiğini ve çok sayıda yaşam kurtardığını göstermektedir. Mammografi tetkikinde artık çok düşük düzeyde radyasyon kullanılmaktadır. Biri yukarıdan, biri de yandan olmak üzere her memenin iki ayrı pozu çekilmektedir. Filmin net olması için meme iki levha arasında sıkıştırılır. Bu sıkıştırma biraz rahatsızlık yaratsa da sadece birkaç saniye sürmektedir.

Mammografinin duyarlılığı, hastanın yaşı ile yakından ilişkilidir. Duyarlılık 40 yaş altında %50 düzeyindeyken 40 yaş üzerinde %90’lara yükselmektedir. Mammografi birçok hastada ki meme tümörünü daha belirtiler ortaya çıkmadan veya elle farkedilmeden saptayabilmektedir.

Mammografi memedeki küçük kireçlenme kümelerini de gösterebilmektedir. Bu kireçlenmelerin çoğu iyi huylu olsalar da “mikrokalsifikasyon” dediğimiz çok ince kireçlenmeler kanserin erken habercisi olabilmektedir.

3. KLİNİK MEME MUAYENESİ

Yakınması olan veya normal dışı bulgusu olduğunu düşünen kadının öyküsü doktor tarafından değerlendirilir. Yapılacak sorgulamayla kadının meme kanseririski hakkında fikir sahibi olunur. Doktor tarafından meme muayenesi yapıldıktan sonra da tanı ve tedavi planı tartışılır. Kadının kendi yaptığı muayenelerde fark etmediği veya görüntüleme yöntemlerinde saptanmayan birçok normal dışı durumun klinik meme muayenesinde ortaya çıktığı unutulmamalıdır.

Meme Rekonstrüksiyonu

Kaybedilen memenin yerine yenisinin oluşturulması olarak tariflenen meme rekonstrüksiyonu, meme kanserinin modern tedavi seçenekleri arasında yerini almıştır. Tıptaki yeni teknolojiler ve gelişen teknikler neticesinde artık cerrahlar doğal bir memeye çok benzerlik gösteren bir meme oluşturabilmektedirler. Hastaların tıbbi durumları ve kişisel tercihleri göz önünde bulundurularak farklı rekonstrüksiyon seçenekleri arasından yapılan tercih neticesinde hemen hemen her yaştaki hastaya meme rekonstrüksiyonu yapılabilmektedir. Meme rekonstrüksiyonlarında kaybedilen meme dokusunun yerini doldurmak amacıyla, silikon meme protezleri kullanılabildiği gibi hastaların karın, sırt ve kalça bölgelerinden alınarak hazırlanan kendi dokuları da kullanılabilmektedir. Hastanın kendi dokularının kullanıldığı ameliyatlarda, bu dokular kendi üzerlerinde takla attırılarak meme şekline dönüştürülebileceği gibi, yeni oluşturulan memeye daha iyi şekil verilebilmesi için mikro cerrahi yöntemleri kullanılarak da bu dokuların transfer edildikleri yerde dolaşımları sağlanabilmektedir.

Uygulanacak rekonstrüksiyon tekniğinin seçimi aşamasında belirleyici olan etkenlerden birisi meme kanserinin vücuttan uzaklaştırılması için yapılması planlanan ya da yapılmış olan ameliyatın cinsidir. Ayrıca hastanın, uygulanan onkolojik cerrahi yanı sıra, ilaç tedavisine (kemoterapi) ve/veya ışın tedavisine (radyoterapi) ihtiyaç duyuyor olması da rekonstrüksiyonun şeklinin belirlenmesinde rol oynamaktadır. Kanser bulunmayan diğer memenin büyüklüğü ve sarkıklığı, rekonstrüksiyon sonrasında yapılacak meme ile sağlam meme arasında simetrinin sağlanması aşamasında önem kazanmaktadır. Bu nedenle karar aşamasında sağlam memenin durumu ve hastanın bu memeye de dikleştirme, küçültme gibi girişimleri değerlendirmesi gerekebilmektedir. Ayrıca hastanın genel sağlık durumu, vücut yapısı, sigara kullanıp kullanmaması ve diyabet gibi yara iyileşmesini kötü etkileyebilen eşlik eden hastalığının olması da rekonstrüksiyon seçenekleri tartışılırken göz önünde bulundurulmaktadır.

Uygun hastalarda plastik cerrahi ekibi, onkolojik cerrahi ekip ile aynı seansta ameliyata girerek, kanserli meme dokusu alındıktan hemen sonra kaybedilen memenin yerine yenisini oluşturabilmektedir. Böylelikle hasta ameliyattan çıktığında yeni memeye sahip olmakta ve memenin kaybedilmesinden dolayı yaşanan psikolojik sıkıntı en az düzeyde olmaktadır. Daha önceden meme ameliyatı olmuş hastalarda ya da mevcut kanseri ileri evrede olduğu için cerrahi sonrasında ek tedavi seçeneklerine ihtiyacı olan hastalarda bu tedavilerinin tamamlanmasını takiben uygulanan meme rekonstrüksiyonu ise sekonder rekonstrüksiyon olarak adlandırılmaktadır.

Rekonstrüksiyonun kanser nüksü (rekürrens) üzerine etkisi yoktur ve radyoterapiye veya kemoterapiye de engel olmaz. Meme rekonstrüksiyonunda esas olan, hastanın tedavisinde rol alan tüm doktorların görüşlerinin değerlendirildiği ve hastanın uygun seçenekler konusunda bilgilendirilerek karar aşamasında aktif rol aldığı bir yaklaşım ile bu tedavinin yapılıyor olmasıdır.

Sağlıklı Günler…

Menopoz ve Hormon Replasman Tedavisi

Menopoz döneminde doğurganlık çağı bitmekte ve overler fonksiyon bakımından saf dışı olmakta, kadın için doğurganlığın ortadan kalktığı yeni bir çağ başlamaktadır. Genelde olayın ortaya çıkmasının nedeninin overin yaşlanması olduğu kabul edilmektedir. Sonuçta kadın östrojen metabolizmasında azalma görüldüğünden, bu sürede görülen belirtilere “östrojen yetersizliği sendromu” da denilmektedir.

Genellikle bu devre 40 ile 60 yaş arasında arasındadır. Menopoza girme yaşı toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Gelişmiş toplumlarda çeşitli çevresel etkilerin bu yaşı etkilediği kabul edilmektedir. Ülkemizde bu yaş 46.5-47 civarındadır.

Kadınların yaşamının 1/4- 1/3’lük kısmı menopozda geçmektedir. Ortalama yaşam süresi tüm dünyada uzamış olduğundan bu dönemde koruyucu hekimliğede çok iş düşmektedir. Kadınlarda 40 yaştan sonra her 5 yılda bir tam fizik muayne, yıllık meme ve jinekolojik muayne , pap-smear testi, gerekirse cinsel yolla bulaşan hastalıkların taraması yapılmalıdır. 40´lı yaşlarda bir TSH ölçümü yapılmalı ve 60 yaştan sonra 2 yılda bir tekrarlanmalıdır. 50’li yaşlardan sonra gaitada gizli kan bakılmalıdır. Yine 40’lı yaşlarda mamaografik tetkike başlanması önerilmektedir.

TANI:

Menopoz tanısı ağırlıklı olarak klinik açıdan konulmaktadır. Menopoza yakın dönemde adet kanamalarının karakteri değişik şekillerde olabilir:

Hastanın adeti tamamen kesilebilir

Adet kanamasının hem süresi hemde miktarı kademeli olarak azalır. En sık rastlanan tiptir.

Bazı kadınlarda kanama miktarı artar ve düzensiz olabilir

Hastanın düzenli kanamaları olabilir.

40 yaşından sonraki kadınlarda östrojen azlığı sonucu ortaya çıkan belitiler görülmeye başlar. Hastanın şikayetleri tedavi edilmeye hekimi zorluyorsa premenopoz tanısı konulmuş olur. Bu dönemde bakılacak hormon tetkiklerinin hiç bir güvenilirliği yoktur. Kan düzeyi ölçümleri değişiklik gösterebilir.

SEMPTOM VE BULGULAR:

Kadınları yaklaşık %70 – 80’inde östrojen yetmezliği semptom ve bulguları ortaya çıkmaktadır. Östrojen yetmezliğine bağlı ortaya çıkan semptom ve bulguları ortaya çıkış dönemlerine göre 2 gruba ayırabiliriz.

1.Erken bulgular..

*Vazomotor: Ateş basması, terleme, çarpıntı, bulantı, baş ağrısı, baş dönmesi

*Psişik : Huzursuzluk, anksiyete, depresyon, uykusuzluk, iştah azalması, mental kapasite, hafıza ve konsantrasyon kaybı, değişken ruh hali, cinsel isteksizlik

*Hedef Dokularda Östrojen Eksikliği: Vajinal kuruluk, cinsel temasta ağrı, atrofik vajinit, üretral sendrom, ciltte kuruluk, incelme, saç kuruluğu ve dökülmesi, tırnaklarda kırılma v.s

Geç Bulgular

*Osteoporoz (kemik erimesi): Osteoporozda diğer risk faktörleri ise şunlardır. İleri yaş, menopoz, kötü beslenme, kısa boy, doğum yapmamış olmak, düşük oral kalsiyum alımı, yüksek protein alımı, gün ışığından yeterli düzeyde yararlanamama, sigara , alkol kullanımı, hareketsizlik, endokrin bozukluklar, kortizon kullanımı, kronik böbrek yetmezliği, bağırsaklardan emilim problemi.

*Kadiovasküler Hastalıklar: Menopoz öncesi kadınlarda kalp hastalığı riski erkeklere oranla 5 kat daha azdır, fakat bu oran menopoz sonrası birebir olmakta ve kadınların kalp hastalığı riski belirgin olarak artmaktadır.

TEDAVİ:

Menopozun bu kadar kötü bir dönem olmasına rağmen günümüzde tedavi edilebiliyor olması çok önemlidir. Menopozdaki temel problem östrojen kaybı olduğuna göre öncelikle onun yerine konması gerekmektedir. Hastanın öncelikle risk profili değerlendirilir ve hasta konu hakkında bilgilendirilir ve Hormon Replasman Tedavisi önerilir. Tedavi hastanın şikayetlerine uygun olarak düzenlenmelidir. 40-50’li yaşlarda, genç, premenopoz ve düzensiz adetleri olan hastalarda doğum kontrol yönteminide düşünmek gerekir ve bu dönemde en uygun tedavi düşük doz doğum kontrol ilaçlarıdır.

Hormon Replasman Tedavisinin öncelikle kime verilip kime verilmeyeceğine karar vermek gerekir. Birinci derece akrabasında premenopozal meme kanseri öyküsü olan, kalp hastalığı ve osteoporoz riski az olan hastada HRT’nin faydası minimaldir. Açıklanmamış düzensiz vajinal kanaması olaanlar ve gebelikte kesinlikle verilmez. Meme, rahim kanseri, venöz tromboz, karaciğer hastalığı kontraendikasyonlardır.

HRT için hipertansiyon, sigara, şişmanlık, miğren baş ağrıları, endometriozis ve miyomlar, fibrokistik meme hastalığı kontraendikasyon değildir. Bu hastalarda tedavi verilebilir.

HRT başlanan hastalar ilk 3 ayda tedaviye devamı değerlendirmek için kontrole çağrılır, herşey normalse sonraki viziti 6 ay sonra, daha sonra yıllık kontroller önerilir.

SONUÇ:

Günümüzde menopoz ve tedavisi oldukça güncel ve tartışmaların sürdüğü bir konudur. Hormon Replasman Tedavisi yaşam süresini ve kalitesini artırmaktadır. Fakat günümüzda ve ülkemizde HRT alan kadınlar %1 civarındadır, bu oran gelişmiş ülkelerde %20 civarındadır. HRT kullanımında en önemli sorun kanser riski konusunda halkta ve pek çok hekimde yerleşmiş olan yanlış kanılardır. Ülkemizde de eğitim düzeyi ilerde yükseldiğinde bu yanlış kanının değişeceğini ummaktayız.

Nevüste (Ben´de) Paniklemeyin, Ama...

NEVÜSLER (BENLER)

Tıpta “Nevüs”, halk arasında “Ben” adı ile anılan deri oluşumları, çok farklı görünümde ve yapıda olabilmekle beraber, genellikle kastedilen; yuvarlak veya oval deriden hafif kabarık 3-5 mm büyüklükte, siyah-kahverengi sertçe yapılardır. Bunlar; pigment üretici hücreye çok benzeyen özel hücrelerin deri içinde bir alanda yuvalanması sonucu gelişirler. Doğuştan itibaren var olabilecekleri gibi çoğu çocukluk döneminde, bir kısmı da sonraki bir zamanda ortaya çıkarlar. Benler 2 nedenle tıbbi açıdan önem taşırlar;

1- Bazı ben tiplerinin zamanla malignleşme (kötü huylu bir şekle dönme) riskine sahip olması,

2- Pigment üretici hücrelerden gelişen “Melanom” adındaki malign oluşumunun iyi huylu bir ben olarak algılanıp tedavisiz bırakılması.

Bu nedenle risk taşıyan benlerin özelliklerinin ve bir bende rastlanabilecek hangi değişimlerin önemli olduğunun bilinmesi gerekir;

· 0.5-1 cm’den büyük olması

· Sınırın girintili çıkıntılı asimetrik olması

· Rengin alacalı olması (yer yer siyah, kırmızı, kahverengi, beyaz)

· Ayak tabanı, el ayası ve parmak uçlarında yer alması

· Sayılan bu özellikleri taşıyan benlerin ailede de olması

· Geçmişte zaman zaman yanık yapacak şekilde yoğun güneşlenmelerin olması

Var olan bir benin;

· Neden yokken kanaması

· Üzerinde ülser gelişmesi

· Rengin hızla koyulaşması

· Rengin etrafa yayılması (veya etrafta beyazlanma olması)

· Kaşınma, acıma gibi belirtilerin olması

Günümüzde malign melanom için en etkin tedavi, olabildiğince erken teşhis edilip cerrahi olarak etraflıca çıkarılmasıdır. Başlangıçta ve sonra zaman zaman yayılma olasılığına karşı gerekli incelemeler yapılır. Bir bene cerrahi girişim uygulandığında malignleşebileceği veya yayılabileceği inanışı YANLIŞ ve maalesef yaygın bir inanıştır. Ben veya bene benzeyen oluşumlarla ilgili herhangi bir kuşkuda sağlık kuruluşuna başvurmak en doğru davranış olacaktır.

Normal Doğum Evreleri

1-Rahim ağzının açılması-silinmesi-bebeğin pelvis içinde aşşağı inmesi

A-İlk aşama-erken kasılma
B-İkinci aşama aktif kasılma
C-Üçüncü aşama ilerlemiş aktif kasılma
D-İlk aşama erken sancı

• Rahim ağzı 3cm kadar açılır-incelir.
• 5-20 dk aralıklarla düzenli veya düzensiz 30-45 sn süren kasılmalar olur. Bu kasılmalar rahatsız edici değildir.Bazı kadınlar bu kasılmaları hiç fark etmezler.

Bu aşamada neler yapabilirsiniz?

• Duş alabilirsiniz,
• Açsanız doktorunuzla görüşerek hafif bir şeyler yiyebilirsiniz.
• Mesanenin gerilmesini engellemek için sık idrara çıkabilirsiniz.
• Dinlenmek için uyuyabilirsiniz.
• Baba adayları kasılma aralarını kayıt edebilir.

B-İkinci aşama aktif sancılanma

• 3-4 dk aralıkla gelen 40-60 sn süren kasılmalarla rahim ağzı 7cm kadar açılır.
• Ortalama 2-3 saat sürer.
• Kasılmalar arası azalmıştır.
• Yorgunluk ve artan bel ağrısı hissedilebilir.
• Gevşemekte zorlanabilirsiniz.Mümkünse yürüyün ve sık pozisyon değiştirin .
• Düzenli olarak idrarınızı yapınız.
• Nefes eğzersizlerini kullanın.

Bu aşamada baba adayları neler yapabilir?

• Kasılmalarda eğer ona yardımı oluyorsa onunla birlikte solunum yapın
• Artan bel ağrısı için masaj yapın
• Sözlerinizle eşinize güven verin
• Yüzünü serinletmek için ıslak mendille silin

C-Üçüncü aşama ilerlemiş aktif sancılanma

• Aniden kasılmaların şiddeti artar 2-3 dk da gelir 60-90 sn sürer ve rahim ağzı 10cm açılır.Kasılmaları sanki hiç bitmeyecek gibi hissedebilirsiniz.
• Bulantı kusma hissedebilirsiniz.
• Duygusal olarak çok hassaslaşabilirsiniz.
• Düzenli nefes eğzersizlerine gevşemeye çalışın

Bu aşamada eşler neler yapabilir?

• Susmanızı istemediğiniz sürece ona yardımcı olun bu noktada göz teması ve dokunmak sözcüklerden daha çok şey ifade edebilir.
• Yararı oluyorsa her kasılmada onunla soluk alıp verin.
• Sık sık dudaklarını ıslatın ve yüzünü silin.
• Ikınma hissi ifade ettiğinde sağlık personelini haberdar edin.

2-BEBEĞİN DOĞUMU

Kasılmalar arası açılmıştır.(2-5 dk.)
• Rahim ağzı 10 cm açılmış ve ıkınma hissi oluşmuştur.
• Ikınma pozisyonu alınır

Etkin Ikınma

• Kasılma sırasında derin bir nefes alınır ağız kapatılır.
• Baş hafifçe kaldırılır,çene göğüse dayanır.
• Sırt yataktan kaldırılmaz yatak kollarından tutularak ağrı bitinceye kadar bebek aşşağı doğru itilir.
• Ikınırken kesinlikle ağızdan nefes alınmaz.

Bu aşamada baba adayları neler yapabilir?

• Rahatlatmayı ve destek vermeyi sürdürmeli
• Ikınma ve solunum egzersizlerini yönlendirmeli
• Ikınırken gerekiyorsa sırtını desteklemeli, elini tutmalıdır.

Epizyotomi

• Epizyotomi yapılırken öncelikle lokal anestezi ile cilt uyuştururulur.
• Perinenin en gergin olduğu anda kesi yapılır.
• Bebeğin başı doğduktan sonra yırtıkları engellemek için asla ıkınılmaz.
• Bebek doğduktan sonra göbeği kesilerek kucağınıza verilir.
• Bebeğin eşi çıktıktan sonra epizyo bölgesi dikilir.Ağrı hissettiğiniz an doktorunuzu bilgilendirin.

3-BEBEĞİN EŞİNİN ÇIKMASI

• 5-30 dk sürer.
• Hafif kasılmalarla bebeğin eşi rahim duvarından ayrılır.
• Bu evrede üşüme olur.
• Adet kanaması tarzında kanamanız olur. (Bebeğin eşinin ayrıldığı bölgeden)

Nörodejenetarif Hastalıklar

Ortalama insan ömrünün artmasına paralel olarak ileri yaşlara özgü hastalıklar olan “nörodejeneratif” olarak adlandırılan hastalıklar grubunda bir artış gözleniyor.

Nörodejeneratif olarak adlandırılan hastalıklar, yalnız hastalar ve onlara bakmakla yükümlü yakınlarının  yaşam kalitesini düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda aile ve ülke ekonomisine giderek artan bir yük oluşturuyorlar.  20.yüzyıl başlarında 60 yaş ve üstü nüfus toplam dünya nüfusunun yüzde 4’ünü oluştururken, yeni yüzyılda 65 yaş üstü nüfusun yüzde 17’leri bulacağı tahmin edildiği göz önüne alınırsa, bu hastalıkların erken teşhis ve tedavisinin önemi ortaya çıkmaktadır.

İlerleyen yaşla görülen nörodejeneratif hastalıkların en önemlileri demansın yani bunamanın en sık görülen ve özgün bir çeşidi olan “Alzheimer Hastalığı” ve hareketlerde yavaşlama ve ellerde titremeyle giden “Parkinson Hastalığı”.

Son yıllarda bu hastalıklar üzerine yapılan çalışmalar sonunda bu tip hastalıkların yaşlılığın bir kaderi olmadığı, erken tanı ve etkin tedaviyle en azından hastalıkların ilerlemesinin durdurulup, temel hedef olan hasta ve yakınlarının yaşam kalitesinin arttırılabileceği ortaya konmuştur.

Nükleer Tıp

Düşük dozlarda kullanılan radyoaktif maddeler aracılığı ile organların fonksiyonlarının değerlendirilmesini sağlayan bilim dalıdır.

Radyolojik yöntemler ile hastalığın doku ve organlarda meydana getirdiği yapısal değişiklikler ortaya konurken Nükleer Tıp ile olayın fonksiyonel boyutu araştırılır.

Doktorunuz sizden hastalığınızın tanısına yardımcı olmak için herhangi bir nükleer tıp tetkiki istemiş olabilir.

Bundan sonra doktorunuzun yazmış olduğu Nükleer Tıp istek formu ike birlikte ünitemize başvurmanız gerekmektedir. En uygun ve en yakın zamana randevunuz verilecektir.

Nükleer Tıp incelemeleri sırasında nelere dikkat etmeniz gerekir?

Gebe iseniz lütfen radyoaktivite uygulanmadan önce Nükleer Tıp ünitesinde çalışan yetkililere haber veriniz.

Çocuğunuzu emziriyor iseniz işlemden sonra size belirtilecek süre kadar emzirmeye ara vermelisiniz.

Özellikle tiroid ve kalp hastalıkları için kullandığınız ilaçlar bu organlara yönelik yapılacak Nükleer Tıp uygulamalarının sonuçlarını etkileyebilir. Mutlaka doktorunuza kullandığınız ilaçları bildiriniz.

Nükleer Tıp tetkikleri nasıl uygulanır?

İncelenecek organın özelliklerine göre ve hastaya minimum radyasyon dozunu verecek şekilde hazırlanmış radyoaktif maddeler kullanılır.

Radyoaktif madde genellikle damardan enjeksiyon yoluyla verilir. Ancak, incelenecek organa göre ağızdan içirilerek ya da solutulurak da uygulanabilir.

Çekimler, radyoaktif maddeden kaynaklanan gama fotonlarını toplayıp görüntü şeklinde bilgisayar sistemlerine aktaran ve nükleer tıbbın en önemli aygıt sistemini oluşturan gama kameralar ile yapılır. Bilgisayara aktarılan görüntüler filmlere basılarak sizlere ulaştırılır.

Nükleer Tıp tetkikleri bu konunun teoriği ve pratiği konusunda özel olarak eğitim almış Nükleer Tıp teknisyenleri tarafından uygulanır.

Tetkik sonuçları ise temel ve klinik tıp eğitimi almış, radyoaktif madde kullanma izni olan bir Nükleer Tıp uzmanı tarafından değerlendirilir.

Sonuçlar tetkiki isteyen doktorunuza ulaştırmanız için film ve rapor olarak sizlere verilir.

Nükleer Tıpta hangi histemlerin incelemesi yapılabilir?

Endokrin sistem (tiroid, paratiroid, böbrek üstü bezleri vb.)

Kardiyovasküler sistem (Kalp ve damar hastalıkları)

İskelet sistemi

Genitoüriner sistem (Böbrekler, transplante böbrek fonksiyonları vb.)

Dolaşım sistemi

Santral sinir sistemi

Solunum sistemi

Ayrıca enfeksiyon odağının tespiti ve tümör görüntülenmesi de Nükleer Tıp uygulamaları içerisindedir.

Nükleer Tıptaki tedavi uygulamaları nelerdir?

İyi differansiye tiroid kanserlerinde (papiller ve foliküler tiroid Ca) cerrahi sonrası I-131 (iyot 131) ile ablasyon tedavisi

I-131 tüm vücut tarana yöntemi ile tiroid Ca metastazlarının tespiti-tedavisi

I-131 ile hipertiroidizm tedavisi

Nükleer Tıp ve Pet Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

NÜKLEER TIP ve PET HAKKINDA SIKÇA SORULAN SORULAR

Nükleer tıp yöntemlerini bize tanımlar mısınız? Diğer görüntüleme yöntemlerinden farkı nedir?

Nükleer tıp kavramını çok kısaca radyoaktif materyalin tanı ve tedavide kullanılması olarak özetliyoruz. Niçin radyoaktif maddeye gereksinim var. Bunu biraz tartışmak lazım. Radyoaktif madde vücut içine verildiği zaman izlenebilir, saptanabilir, takip edilebilir ve böylece vücut içinde nerede, ne zaman, ne miktar bulunabileceği anlaşılabilir bir özelliği olduğundan ötürü radyoaktif madde kullanıyoruz. Tedavide ise radyasyonun dokuyu, hücreyi harabedici etkisi nedeniyle radyoaktif maddeleri birçok hastalıkta tercih ediyoruz. Bu 1950´li yıllardan beri tıpta derin bir etki oluşturan ve keşifler çağı olan 20. yüzyılda insan sağlığına çok önemli katkılarda bulunan bir tıp dalı haline gelmiş durumda.

Hangi alanlarda daha sık kullanılıyor?

Genel olarak bütün hastalıklarda ya da uygulamasında herhangi bir sınır olmayan bir tıp dalı olarak tarif etmek lazım. Teori buna uyar. Ancak günümüzdeki pratik uygulamalarda özellikle endokronolojik hastalıklarda, onkolojik hastalıklarda, beyin hastalıklarında gastromitestinal hastalıklarda, kardiyolojik hastalıklarda son derece rutin ve yoğun olarak kullanılıyor. Tiroid, Türkiye´de çok önemli sorunlardan bir tanesi uzun yıllardan beri. Ve nükleer tıp bu konuda tiroid hastalıklarının tanısında ve tedavisinde çok geniş bir etkiye sahip.

Sık sık nükleer tıp yöntemleriyle kontrolden geçirilmenin sakıncası var mı?

Eskiden nükleer tıp yöntemlerinde trioid için iyot 131 kullanılırdı. Yani, tanı amacıyla ya da değerlendirme amacıyla. Şimdi bu radyoaktif maddenin kullanımı hemen hemen sadece tedaviye yöneldi. Bu nedenle günümüzde kullanılan teknisyum 99m radyoaktif maddenin en ufak bir sakıncası yok. Hiçbir endişeye kapılmadan sıklıkla uygulanmasında bir sorun olacağına yönelik bilimsel yeterlilikte kanıtlar yoktur.

Nükleer tıp yöntemleri kalp hastalıklarının tanısında nasıl kullanılıyor?

Nükleer tıp uygulamaları kalp kasının canlılığını gösteren bir teknik. Kalp kasını oluşturan hücreler canlı mı, hayatiyeti var mı, buraya yeteri kadar kan gidiyor mu? Bunu gösteren bir teknik. Anjiyonun göstermediği ya da nükleer tıp uygulamasının göstermediğini anjiyo, anjiyonun göstermediğini nükleer tıp ortaya koyuyor. Dolayısıyla, kardiyolojik uygulamalarda bu ikisi kaçınılmaz bir biçimde, atlanılmaz bir biçimde ardarda uygulanması gereken iki teknik.Ve her koroner by-pass operasyonu öncesinde bu değerlendirmenin yapılması lazım.

Kanserde kullanımından söz eder misiniz?

Gerek dünyada gelişmiş ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerde, kardiyovasküler hastalıklar ilk sırayı alıyor, kanser de ikinci sırayı alıyor genelde. Onkolojik hastalıklarda nükleer tıp çok önemli uygulama alanlarına sahip. O da başta ifade etmeye çalıştığım fonksiyona ve işleve yönelik özellikleri nedeniyle. Kanserin bir çok türünde, kanserin oluşturduğu harabiyeti, yayılımını, primer dokunun yani ilk dokunun ana kaynağın nerede olduğunu ya da tedaviden sonra tedavinin ne ölçüde etkili olduğunu gösterebilmek açısından nükleer tıp kullanılıyor. Yakın zamanlarda gelişen önemli buluşlarla, nükleer tıbbın artık kanser dokusuna daha spesifik, daha özgün bir şekilde yapışabilmesi ve böylece bu dokuyu gösterebilmesi olanakları elde edildi. Bu konuda önemli yatırımlar, önemli araştırmalar yapılıyor. Önümüzdeki yıllarda bu konuda çok daha büyük gelişmeler ümit ediyoruz

Nükleer Tıp testlerinin yan etkisi olabilir mi?

Nükleer tıp yöntemlerinde en ufak bir yan etki beklemiyoruz. Nükleer tıp yöntemleri, şöyle açıklayayım: kullandığımız ilaçlar genellikle mg, gram düzeyindedir. Radyolojide yani röntgen uygulamalarında kullanılan kontras materyaller, miligram veya milimolar düzeydedir. Nükleer tıpta kullanılan maddelerin düzeyiyse, sentopikogram düzeyindedir. Yani ilaçların milyonda, yüzmilyonda biri düzeyinde ilaç kullanılmaktadır. Ve nükleer tıpta alerjisi olan hastalara, her türlü alerjisi olan hastalara güvenle, emniyetle hiç çekinilmeden bütün testler yapılabilir.

Nükleer tıp merkezlerinin sayısı Türkiye´de yeterli mi?

Maalesef yeterli değil. Türkiye´de şimdi toplam 124 nükleer tıp merkezimiz var. Bunların 29´u tıp fakültesi. Demek ki tıp fakültelerimizin hepsin de nükleer tıp yok henüz. 16 merkezimiz kamu hastanelerinde, yani sosyal sigortalar ve sağlık bakanlığı hastanelerinde. Özel kuruluşlarda ise 79 nükleer tıp merkezi var. Bu 124´ün dağılımı da maalesef yeterli değil. Tabi ki Türkiye´deki herşeyin dağılımı gibi nükleer tıbbın dağılımı da daha ziyade batıya, büyük metropollere yığılmış durumda. Bunun çok daha yaygınlaşması, ülke genelinde herkesin ulaşıp yararlanabileceği düzeye ulaşmasını büyük bir içtenlikle ümit ediyoruz.

Pozitron emisyon tomografi nükleer tıp yöntemlerinin sonuncusu. Çalışma sistemi açısından diğerlerinden farkı nedir?

Pozitron emisyon temografi (pet) dışındaki nükleer tıp tekniklerinde tanı amacıyla kullanılan nükleer tıp tekniklerinde biz, genellikle gama ışını yayan radyoaktif maddeler kullanırız. Radyoaktif maddelerin gama ışını yayması, onların vücut dışından saptanabilmesine olanak verir. Gama ışını oldukça uzun sayılabilecek yarı ömürlü radyoaktif maddeler tarafından yayılır. Bunların yarı ömürleri altı saattir, sekiz saattir, iki gündür, üç gündür. Ve böylece bu maddeleri yurtdışından ithal edip, Türkiye´de kullanmak olanağı vardır. Fakat pozitron yayan radyoaktif materyalleri çok kısa yarı ömürlü olmaları nedeniyle yurt dışından ithal edip, kullanma olanağı yoktur. Onları mutlaka kullanılan yerde ve o yere çok yakın bir bölgede üretmek lazım. Yani, üretim tesisini kurmak lazım. Bu birinci özellik. İkinci özellik, gama ışını yayan radyoaktif maddelerin çok nadirleri dışındakilerin hiçbiri vücuttaki moleküller içerisinde bulunmaz. Doğal olarak yoktur. Halbuki pozitron yayan radyoaktif maddelerin hemen tümü vücut içindeki moleküllerde yeralan atomların radyoaktif tipleridir. Onlar, vücut içinde doğal olarak bulunurlar. Dolayısıyla bizim işaretleyebileceğimiz ve kullanabileceğimiz radyoaktif molekül sayısı, vücuttaki molekül sayısı kadar olabilir, teorik olarak. Bu vücuttaki herşeyi inceleyebilmemiz anlamına gelir. Bu konuda geliştirme çalışmaları çok uzun süredir devam ediyor. Ve bir çok molekül elde edildi. Organizmaya verilerek, organizmada, davranışını izleyebilmek ve başka bir yöntemle erişemeyeceğimiz vücudun gizlerini saptayabilmek artık mümkün gözüküyor.

Pet cihazının kanserin erken tanısında önemli olduğu belirtildi. Kanserin erken tanısında kullanılabilir mi?

Tıp dünyasında yeni gelişen, yüksek teknoloji içeren aygıtlar, ki bunun içine x ışınlı bilgisayarlı tomografi dahildir, magnetik rezonans görüntüleme, nükleer tıp yöntemleri dahildir. Bunlar tarama yöntemi değildir. Bunlar, benim bir hastalığım var mı, yok mu, bir gideyim bakayım gibi kullanılacak yöntemler ya da aygıtlar değildir. Ve pozitron emisyon tomografi uygulamaları mutlaka ama mutlaka müdavim hekimle ve klinik hekimiyle birlikte beraberlik içerisinde uygulanır. Öyle bir karar uygulanır. Yoksa, aygıta herhangi bir şekilde, bende kanser var mı, yok mu diye girip, veya bir çalışma yapılıp, bir sonuç elde edilmesi düşünülmemesi gerekli.

PET’in diğer yöntemlerle üstünlükleri, farklılıkları neler?

Kanser hastalıklarının ve de kalp hastalıklarının şu anda en çok kullanılan radyoaktif maddesi flor 18 adını verdiğimiz radyoaktif materyal ile işaretli şeker, yani glikoz. Buna kısaca fdg deniyor. Bu materyalin vücutta davranışı normal radyoaktif olmayan glikoz, nasıl davranıyorsa aynen öyle. Radyoaktif olmayan glikozu vücutta hücrelerin temel besin maddesi olduğunu, çok çalışan hücrelerin bunu çok daha fazla aldığını, tuttuğunu biliyoruz. Hangileri çok çalışan hücreler, beyin hücreleri, kalp kası hücreleri, diğer kas hücreleri, karaciğer hücreleri gibi… Glikozu çok kullanan hücre grubu da kanser hücreleridir. Kanser hücrelerinde kanserin kötü huypluluk derecesi arttıkta glikoz kullanımı da artar. Böylece bizim verdiğimiz radyoaktif glikoz, normal hücre grupları dışında kanser hücreleri tarafından da çok yoğun bir biçimde tutulur. Ve vücudun herhangi bir yerindeki kanser dokusunu böylece ayırdedebiliriz. Kalpte de kas hücresi, demin ifade ettiğim hücre grupları içerisinde yoğun glikoz tutan hücre gruplarından. Çünkü çok ihtiyacı var, beslenmeye, şekere. Kalp kasında da canlı doku, canlı hücre, şekeri alır ve kullanır. Canlı olmayan hücre, alıp kullanamaz. Oradaki canlı, cansız doku ayrımını da bu şekilde yapmamız mümkün olmakta.

PET’in hastalığın tedavisindeki etkinliği nedir?

ABD´de çok uzun yıllar süren araştırmalar ve çalışmalar yapıldı. Araştırmayı yapan oluşum Amerika´nın en büyük şirketi, sağlık sigortası organizasyonu. Bu pahalı bir tekniktir. Eğer bunun fiyatını ödersem, hastalara uygulanırsa, ben zarar mı ederim, kar mı ederim, neye yarar, gibi klinik araştırma yapıyorlar. İki yıl süren bir araştırma sonucunda eğer akciğer kanserlerinde tanı ve tedavinin yönlendirilmesinde pet kullanılırsa, 2 milyar dolar yıllık yaklaşık kar ettiğini, yani harcamasından 2 milyar dolar tasarruf ettiğini saptıyor. Ve ondan sonra şirketin, bunun bulgulanmasına ilişkin ödeme oranları, bir çok hastalık için artıyor. Şimdi, bunu halen şirketin ödeme yaptığı hastalık grupları şeklinde sıralamakla birlikte kanser ve kalp hastalıkları, diğer bir çok kanser olgusu için de kullanmanın genelde bir sakıncası yok. Son klinik etkinliğe ilişkin araştırma, Amerikan klinik kanser dergisinin mayıs 2001 sayısında yayınlanmış. Ve burada pet uygulamasının hastanın tedavisini değiştirme oranını yani, kullanılan hastaların yüzde kaçında tedaviyi değiştirdiği saptanmış. Bu oran yüzde 45 ila 70 arasında değişiyor. Ortalama olarak çok kabaca uygulamanın yapıldığı yüzde 50 hastada tedaviyi değiştirdiği ve hastaya yapılacak müdahalede farklılaşmaya neden olduğu söylenebilir.

PET cihazıyla yapılan bir taramanın maliyeti, mr ve bilgisayarlı tomografiden çok yüksek. Sosyal güvenlik kurumları bu uygulamanın maliyetini karşılıyor mu?

Ülkemizde sağlık bakanlığı ve maliye bakanlığının işbirliğiyle hazırlanan ve her yıl yayınlanan bütçe uygulama uygulama talimatında bu uygulama yeralmakta. Ve emekli sandığı ile devlet kurumları tarafından ödemeler bu listeye dayanılarak yapılmakta. Zaten bu uygulamaları yapan merkezler de emekli sandığı ile anlaşmalarını yapıyorlar ve geliştiriyorlar. Sosyal sigortalar kurumunda görüşmeler sürüyor. SSK´nun hastalara uygulatma listesinde bu testin adı ve fiyatı yeralmakta. SSK hastalarına da çok yakında uygulanacağını ümit ediyorum.

Nükleer tıp yöntemlerinin geleceğini değerlendirir misiniz?

2000´li yıllardan itibaren artık moleküler tıp kavramı oluştu. Ve bu asır, bu yüzyıl, moleküler tıbbın geliştiği daha da derinleştiği bir asır olacak. Bununla paralel olarak biz de nükleer tıbbın adını moleküler nükleer tıp olacak şekilde değiştirdik. Bu bizim icadımız değil. Nükleer tıbbın çok önemli öncülerinden sayılan Amerika´da Johnes Hopkins Üniversitesi´nin Nükleer Tıp Profesörü Henry Wagner JR´ın bir tanımıdır. Moleküler nükleer tıp, moleküler tıp alanında çok daha derin bir etkiye sahip olacak. Çünkü hücre içindeki genetik bazda görüntüleme yapabilme, genetik bazda radyoaktif tedavi yapabilme olanaklarına kavuşacağız. Bunlar 2005´li, 2010´lu yıllardan sonra olacak diye tahmin ediyoruz. Böylece, vücutta ulaşamayacağımız noktalar gibi gözüken yerleri, gözümüzle görebilme gibi, elimizle tutabilme gibi insana herhangi bir zarar vermeden yapabilme gibi bir olanağı elde edeceğiz gibi gözüküyor

Nükleoplasti

Radyofrekans enerji kullanılarak nukleus pulposus dokusunun bir kısmının ortadan kaldırıldığı minimal invazif girişimlerdendir. Disk içi basıncın azaltılmasıyla protrüze olan disk materyalinin disk içine doğru çekilmesini sağlar. Kök basısına bağlı ağrılarda ve disk içi basınç dağılımlarına bağlı gelişen diskojenik ağrı yakınmalarında önerilir. İyi seçilmiş nörolojik defisiti olmayan hastalarda disk hernisi operasyonu için alternatif olarak değerlendirilebilir.

O.A.D. ( Ağızdan Alınan Şeker İlaçları ) Kullanımında Dikkat Edilecekler

Ağızdan alınan kan şekerini düzenlemek için kullandığımız ilaçlar , beslenme ve egzersizle kan şekeri kontrolü sağlanamayan Tip 2 diyabetlilerde kullanılır. Bu ilaçların etkileri biribirlerinden farklıdır. Bu ilaçları etkilerine göre gruplandırıp inceleyeceğiz.
1. grup : Pankreastan insülin salgısını arttırırlar.
Örnek : Diamicron , Glucotrol XL ,Glutril . En önemli yan etkisi hipoglisemi ( kan şekeri düşüklüğü ) komasıdır.

2. grup : Karaciğerden kana glukoz verilmesini azaltır. Vücudumuzdaki dokuların insüline hassasiyetini arttırır. Sağlıklı bireylerde kan şekerine etki etmez.Böbrek yetmezliği , karaciğer hastalığı, kalp yetmezliği, dolaşım bozukluğu, KOAH olanlarda kullanılmaz. En sık görülen yan etkisi ishaldir, bir süre ilacı kullandıktan sonra düzelir).
Örnek :Glucophage Retard

3. grup : İnce bağırsakta yemeklerle alınan şekerlerin barsaklarda parçalanıp, emilmesini ve kana geçmesini engeller.Yemeklerin ilk lokması ile birlikte alınmalıdır. En önemli yan etkisi gaz ve şişkinliktir.İlacın kullanımı ile 2-6 haftada düzelir.
Örnek : Glucobay

4. grup : İnsülin salınımını arttırırlar. 1. gruptakilerden tek farkı etki sürelerinin çok kısa olmasıdır.
Örnek : Novanorm ve starlix

Kimler bu ilaçları kullanamaz ?

• Tip 1 diyabetliler
• Hamileler ve emzikliler
• Böbrek yetmezliği olanlar
• Karaciğer yetmezliği olanlar
• Diyabetik komada olanlar
• Büyük cerrahi girişim öncesi , ağır travma, ağır enfeksiyona maruz kalanlar

İlaçlar doktor kontrolünde kullanılmalı , doktor söylemedikçe dozları değiştirilmemelidir. Bu ilaçlar kan şekerimizi sadece düzenlemek içindir.Tek başlarına kan şekerimizi düşürücü ve yükseltici değildirler. Herkesin ilacı ve dozu vücuduna göre verilmiştir. Bu yüzden başkasının ilacı bize ,bizim ilacımızda başkasına iyi gelmeyebilir.İlaç kullanımında yapılan hatalardan bazıları şunlardır;

• Başkasının ilacını kullanmak,
• Kan şekeri normal diye ilaç kullanımını kesmek,
• Kan şekeri yüksekken şekeri düşürmek için birtane daha ilaç almak,
• Kan şekeri normalin altında diye ilacı içmeyi atlamak,
• İlacı yanlış kullanmak.

Bu gibi durumlarda mutlaka doktorunuza danışınız.

Obezite

Kilo vermek, sağlıklı yaşamak isteyen milyonlarca insan için en önemli konulardan biri olmuştur. Günümüzde, kilo problemi olan kişilere birçok farklı diyet alternatifleri sunulmaktadır. Ancak bunlar çoğu zaman insan sağlığına tehdit oluşturacak niteliktedir. Kilo vermeye farklı bir yaklaşım çeşitli programlar ile kişiler beslenme alışkanlıklarını değiştirerek ideal kilolarına ulaşabilirler.

Kilo vermeye yönelik oluşturulan programlarda asıl amaç, kişinin sağlığını koruyarak vücudumuz için gerekli olan tüm besin gruplarından yeterli ve dengeli beslenmeyi bir yaşam tarzı haline getirebilmektir. Kişilere beslenme eğitimi ile yeterli ve dengeli beslenme alışkanlığının kazandırılması ve bu alışkanlıklar ile kaybedilen kilonun korunmasını sağlamaktır. Obezite; vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından dolayı vücut yağ kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artmasıdır.

Günümüzde beden ağırlığının, ideal ağırlığın %20 üzerine çıkmasının birçok sağlık sorununun ortaya çıkma riskini arttırdığı veya oluşan bazı sağlık sorunlarının ilerlemesine neden olduğu bilinmektedir. Obezite ile birlikte, insüline bağımlı olmayan tip 2 diyabet hastalığı, aterosklerozis, hipertansiyon, osteoporozis, karaciğer yağlanması ve çeşitli kanser türlerinin oluşumu artmaktadır.

Obezitenin tanımlanmasında çeşitli yöntemler kullanılır.  Pratikte, beden kitle indeksi (BKI) obezitenin tanınmasında en çok başvurulan kriterdir. Beden kitle indeksi, ağırlığın boyun metre cinsinden karesine bölümü ile bulunur (BKI=Ağırlık/boy m2). Beden kitle indeksine göre obesite ve yaşa uygun BKI değerleri aşağıda belirtilmiştir.

BKİ-OBEZİTE SINIFLANDIRMASI

BKİ                                           Tanım
25 – 29,9                                   Hafif obez
30 – 34,9                                   Obez
35 – 44,9                                   Sağlık açısından önemli
45 – 49,9                                   Aşırı obez
50 +                                         Süper obez

YAŞA GÖRE UYGUN BKİ DEĞERLERİ

BKİ                                           YAŞ(Yıl)
19-24                                        19-24
20-25                                        23-34
21-26                                        35-44
22-27                                        45-54
23-28                                        55-65
24-29                                        65+

Obezitenin tanısında beden kitle indeksinin yanı sıra vücut yağının ölçülmesi, bel / kalça oranının ölçülmesi, deri kıvrım kalınlıklarının ölçülmesi gibi yöntemler de kullanılmaktadır.  Obezitenin nedenleri arasında; kalıtımsal faktörler, enerji alımı ve harcamasındaki dengesizlikler, fiziksel aktivite azlığı, hormonal etmenler, psikolojik sorunlar yer almaktadır.

Zayıflama diyetleri kişiye özel olmalıdır. Birçok kişi hızlı kilo verebilmek için çok düşük kalorili diyetler uygulamaktalar. Bu tür diyetlerin sık sık yapılması sonucunda kişilerin metabolizma hızları düşmekte ve tekrar kilo vermeleri oldukça zorlaşmakta. Bu tür kısa süreli ve düşük kalorili diyetler ile hızlı kilolar verilebilir fakat kişi normal beslenme alışkanlığına döndüğünde bu kiloları fazlasıyla geri alır ve alınan bu kilolarda yağ oranı daha yüksek olmaktadır.

Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı) Hakkında Sık Sorulan Sorular

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) nedir?

Kişide sıkıntı ya da rahatsızlık durumu ortaya çıkaran zorlayıcı düşünce, dürtü ya da imgelemler ve/veya bu durumu ortadan kaldırmaya yönelik düşünce ve davranışların görüldüğü hastalıktır.

Bu düşünce, dürtü, imgelem ve davranışlar yineleyici olduğu için TAKINTI HASTALIĞI olarak da isimlendirmek doğru olur.

OKB’nin belirtileri nelerdir?

Temel belirtileri OBSESYON VE KOMPULSİYONLARDIR.

Obsesyon, kaygı ve sıkıntıya yol açan, inatçı ve zorlayıcı düşünce, dürtü ve imgelemlerdir (Örneğin kişi, aslında öyle olmadığını bildiği ya da aşırı bulduğu halde ellerinin kirli ya da mikroplarla bulaşık olduğu düşüncesinden kendini alamaz).

Kompulsiyon ise çoğu kez obsesyonları kovmak veya obsesyonların verdiği sıkıntıyı azaltmak amacıyla yapılan davranışlardır (Örneğin ellerinin kirli olduğu düşüncesinden kendini alamayan kişi, çoğu kez hoşlanmasa ya da istemese bile sürekli, tekrar tekrar ellerini yıkama ihtiyacı hisseder).

Obsesyon ve kompulsiyonlar, çoğu zaman kişi tarafından saçma, anlamsız ya da aşırı bulunur. İnatçı, zorlayıcı ve yineleyicidirler.

Obsesyon ve kompulsiyonlar oldukça geniş aralıkta ve çeşitliliktedir. Aşağıda bunlara bazı örnekler verilmiştir, ancak liste sınırsız oranda uzatılabilir.

OBSESYONLAR:

*Kendine ve/veya başkalarına zarar vereceğinden korkma

*utanılacak birşey yapmaktan korkma

*olan kötü olaylardan kendinin sorumlu olacağı korkusu

*kir veya mikroplardan, aşırı kaygılanmak

*bulaşma nedeniyle hastalanacağı ve/veya başkalarına hastalık bulaştıracağı kaygısı

*yasaklanmış ya da sapıklık derecesinde cinsel düşünce, görüntü veya dürtüler

*dinle ilgili ya da kutsal şeylere karşı hürmetsizlik veya günahla ilgili düşünce, görüntü veya dürtüler

*Eşyaların kesin bir düzen ve/veya simetri içinde bulunmasıyla ilgili düşünceler

*herhangi bir hastalıkla ilgili aşırı uğraşılar (örn. AIDS olup olmadığıyla ilgili yoğun düşünceler)

KOMPULSİYONLAR:

*aşırı veya törensel el yıkama

*eşyalarının ya da bulunduğu mekanın temizliğiyle ilgili aşırı uğraşılar

*Kapıları kilitleyip kilitlemediğiyle ya da ocağı kapatıp kapatmadığıyla ilgili kontroller

*hata yapıp yapmadığını kontrol etmek (tekrar tekrar)

*kalıplaşmış hareketleri tekrarlama gereksinimi (örn. Kapıdan girme çıkma, sandalyeye oturma kalkma gibi)

*saymayla ilgili takıntılar (örn. her yaptığı şeyi mutlaka belirli sayılarda yapma gereksinimi)

*kendisi için maddi ya da manevi değeri olmayan eşyaları atamama, biriktirme

OKB ne sıklıkta görülmektedir?

Yaklaşık her 50 kişiden birinde OKB bulunmaktadır. Ancak birçok kişi, belirtilerinin hafif olması, hastalıklarını gizlemeleri, kimseye belli etmek istememeleri ya da yıllarca süren hastalıklarını artık benimsemeleri nedeniyle hekime başvurmaktan kaçınır.

Oluşumunda ve ortaya çıkmasında rol oynayan etkenler nelerdir?

OKB’nin oluşumunda hem biyolojik hem de psikolojik etkenler bulunmaktadır. OKB belirtilerine eşlik eden özgül beyin anormallikleri belirlenmiştir. İlaç tedavisi ya da psikoterapi ile başarılı bir şekilde tedavi edilen kişilerde bu beyin anormallikleri düzelmektedir.

Çoğu zaman OKB belirtilerinin ortaya çıkmasından önce stresli bir yaşam olayı belirlenmiştir. Ancak böyle bir olay olmadan da başlayabilir.

Nasıl tedavi edilir?

OKB uzun süreli ve zamanla iyileşme dönemleri gösterebilen bir hastalıktır. Tedavide ilaç ve/veya psikoterapi kullanılmaktadır. İlaç tedavisi ve davranışçı-bilişsel psikoterapinin birlikte uygulandığı durumlarda oldukça iyi sonuçlar alınabilmektedir.

OKB’li kişi deli midir?

Hayır. Çoğu OKB’li insan, obsesyon ve kompulsiyonlarının aşırı ya da mantık dışı olduğunun farkındadır. OKB’li insanlar deli değildir.

OKB ile ilişkili başka bir hastalık var mıdır?

Torette hastalığının (daha çok çocuk ve ergenlerde görülen tik hastalığı) OKB ile güçlü bir ilişkisi vardır. Birçok kişide her ikisi birlikte görülür. OKB ile benzerlikleri bulunan diğer bazı hastalıklar: Beden dismorfik bozukluğu, trikotilomani (saç yolma hastalığı), hipokondriyazis (hastalık hastalığı) ve dürtü kontrol bozuklukları.

Doğumsal bir hastalık mıdır?

Kesin kanıtları olmamakla birlikte, bilimsel yayınlarda doğuştan OKB yatkınlığı durumundan söz edilmektedir. Ancak bu yatkınlık, hastalığın günün birinde mutlaka ortaya çıkacağı anlamına gelmez.

OKB ve depresyon ilişkisi nasıldır?

Yaklaşık olarak OKB’si olan kişilerin %60-90’ı yaşamlarının bir döneminde en az bir defa majör depresif epizod (en az 2 hafta süreyle hemen hergün depresyon belirtilerinin bulunduğu hastalık) yaşamaktadırlar.

OKB tedavi ile tümüyle ortadan kaldırılabilir mi?

Hayır, ancak genellikle kontrol edilebilir.

OKB tedavisinde karşılaşılan en büyük sorun nelerdir?

OKB’li kişinin hastalığı hakkında yetersiz bilgilerinin olması, doktorunun önerdiği tedavi planına uymaması ve tedavi uyumunun bozulmasıdır.

Tedavi ile OKB’nin seyri nasıl olmaktadır?

Çok iyi olabilmektedir. Özellikle davranış terapisi ve ilaç tedavisinin birlikte uygulandığı OKB’lilerin %80’inde anlamlı düzelmeler olmaktadır. Tedavi uygun süre devam ettirildiğinde hastalığın alevlenmesi ya da tekrarı önlenebilmektedir.

OKB tedavisinde kullanılan bazı yöntemler?

OKB tedavisinde kullanılan en etkin iki yöntem; ilaç tedavisi ve davranış terapisidir. Genellikle bu iki yöntemin birlikte kullanılması en etkili sonucu vermektedir.

Stres OKB’yi etkiler mi?

Evet. Tipik olarak stresli bir yaşam olayı OKB belirtilerinin kötüleşmesine yol açabilir. Stres OKB nedeni değildir. Ancak, stres veren yaşam olayları (sevilen bir yakının kaybı, doğum, boşanma vb.) hastalığın başlamasını tetikleyebilir ya da belirtileri alevlendirebilir.

OKB tedavisi hastane yatışını gerektirir mi?

Çoğu zaman gerektirmez. Ancak günlük işlevselliği önemli derecede kısıtlanmış olan hastalarda önemli bir seçenek olabilir.

OKB bulaşıcı mıdır?

Hayır, OKB bulaşıcı bir hastalık değildir

Odyoloji

AKIL DUYDUĞU SÜRECE, KULAĞIN İŞİTMEMESİNİN NE ÖNEMİ OLABİLİR? GERÇEK VE TEDAVİ EDİLEMEYEN SAĞIRLIK, AKLIN SAĞIRLIĞIDIR.”

– VICTOR HUGO’DAN FERDINAND BERTHIER’E, 25.KASIM.1845

I. İŞİTME TESTİ

İşitmeyle ilgili probleminiz olup olmadığını tespit etmek için aşağıdaki soruların üzerinden gidiniz. Bu ancak sizin kendi kendinizle yüzyüze gelmenizi sağlar. İşitmenizden tam emin olmanın yolu, bir odyoloğun uygulayacağı işitme testlerinden geçmektir.

Telefon :

Önemli telefon konuşmalarını yakınlarınızdan birinin yapmasını mı tercih edersiniz?

Telefonla konuşurken, öbür kulağı kullanmak uygunken, hep aynı kulağı mı kullanmayı tercih edersiniz?

Gruplar :

Restoran gibi gürültülü yerlerde sizinle konuşmaya çalışan insanları anlama da zorluk çekiyor musunuz?

Bar, cafe gibi gürültülü ortamlarda insanlarla tanıştırılırken zorluk çekiyor musunuz?

Bir partide veya kokteylde ne söylendiğini doğru olarak anlayamadığınız için utandığınız oldu mu?

Bir partide veya kokteylde, herkes birbiriyle konuşurken, bir kişiyle anlaşmakta zorluk çektiğiniz oldu mu?

Yemekli toplantılar gibi bir grup insanla yemek yemek zorunda kaldığınız durumlarda, sohbetlere tam anlamıyla katılabiliyor musunuz? Böyle ortamlarda, kaçırdığınız sohbet veya sorulara yardımcı olması için her zaman eşiniz veya çok iyi tanıdığınız birinin yanına oturmayı mı tercih edersiniz?

Evde :

İnsanların homurdandığından şikayet ediyor musunuz?

Aileniz ve arkadaşlarınız TV’yi çok yüksek sesle dinlediğinizden şikayet ediyorlar mı?

Aile bireyleriyle yanlış anlamadan kaynaklanan münakaşalarınız oluyor mu?

Randevularınıza yanlış zamanlarda mı gidiyorsunuz?

Televizyonunuzun sesini başkalarının istediğinden daha fazla açtığınız halde, ses karmaşık ve anlaşılmaz mı geliyor?

İşitmeyle ilgili bir probleminiz olabileceğini inkar ediyor musunuz?

Oturma odanız gibi sessiz bir ortamda birisiyle konuşurken, anlamada zorluk çekiyor musunuz?

Toplantılar :

Özel bir sohbet anında insanların gözleri yerine, dudaklarına mı bakıyorsunuz?

Biraz önce katıldığınız toplantının detaylarını başkalarına soruyor musunuz?

Toplantı veya sosyal olaylarda yorgunluk ve stres hissediyor musunuz?

Toplantılarda sorulan soruları anlamada zorluk çekiyor musunuz?

Tepegöz projektör gibi fondaki gürültüler, sizde diğer insanlarda olduğundan daha fazla mı rahatsızlık uyandırıyor? Bu tip ses üreten cihazlardan uzakta oturmaya mı dikkat ediyorsunuz?

Toplantılarda genellikle toplantı salonunun ön taraflarında mı oturursunuz?

Bunun nedeni bazen duymakta zorluk çekmeniz mi?

Çınlama :

Sessiz ortamlarda, kulağınızda sinek vızıltısı, ıslık veya rüzgar sesi gibi sesler duyuyor musunuz?

Kulaklarda Acı hissi :

Konserlerden sonra kulaklarınızda acı, ağrı oluyor mu? Bir süre için işitme kaybı oluyor mu? Aynı şey gürültülü bir ortamda bulunduktan sonra da oluyor mu? Gürültülü ortamlarda çalışıyorsanız, düzenli olarak kulak koruyucu kulaklık kullanıyor musunuz?

Bazen Duyamıyorsunuz :

Kol saatinizin, başucunuzdaki küçük masa saatinin alarmını, arabanızın sinyal lambasının sesini rahat bir şekilde duyabiliyor musunuz?

Başkaları tarafından iyi duyamadığınız için sohbet dışı bırakılıyor musunuz?

Başkaları, onları iyi duymadığınız için sizden rahatsız oluyorlar mı?

Mazeretlerinize ne dersiniz? : “Öbür odada olduğun için seni duyamadım.” “O  restoran çok gürültülü, oraya gitmeyelim.” “Partileri sevmiyorum.” “Yabancı aksanlı insanları anlayamıyorum.” “O herzaman homurdanır.” “Toplantı, zaman kaybından başka bir şey değildi çünkü, konuşmacı mikrofon kullanmadı.”

Yorum : Eğer bu soruların çoğuna ‘EVET’ dediyseniz ihmal etmeden bir KBB doktoruna görünmeniz, onun yönlendirmesiyle de bir odyoloji ünitesinde gerekli görülen işitme testlerini yaptırtmanız uygundur.

Okul Öncesi Check-up

Okullar başlamadan hem sağlık, hem de okul başarısı açısından çocukların göz muayenelerinin, diş kontrollerinin yapılması, işitme açısından bir problem olup olmadığının saptanması ve büyümelerinin değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Görme bozuklukları 5 yaşında çocuklarda yüzde 1-2 iken, ilköğretim çağında yüzde 10-15’e, lise çağında yüzde 20-25’e yükseliyor. Her 1000 doğumda işitme kaybı olan bir bebek dünyaya geliyor. Düzenli olarak çocukların takip edilmesi koruyucu hekimlik hizmeti içine giriyor.

Okul öncesi check-up’ın ayrıntılı fizik muayene, tansiyon ölçümü, büyüme gelişmenin değerlendirilmesiyle başladığı belirtiliyor. Çocuğun nörolojik, psikolojik, zeka yönünden gelişiminin izlenmesinin yanısıra aşılarının tamamlanması da gerekiyor.

4-6 yaş arasında yapılması gereken ‘Difteri-Boğmaca-Tetanoz-Çocuk Felci, Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak’ aşılarının tamamlanmış olup olmadığı kontrol edilmelidir. Son yıl içinde yapılmadıysa tam kan sayımı, tam idrar tahlili, PPD-tüberkülin testi, serum lipid düzeyi, riskli bölgelerde ise serum kurşun düzeyi de bakılmalıdır.

Görme ve işitme kontrolleri

Yenidoğan döneminden itibaren gözlerin düzenli olarak kontrol edilmesiyle belirgin ya da gizli göz hastalıkları saptanabiliyor. Özellikle okula başlamadan önce veya okulda yapılan taramalarda görme tembelliği şaşılık yüksek derece kırma kusurları önceden belirlenebiliyor. İşitme fonksiyonunun çocuğun gelişimi üzerinde çok etkili olduğuna dikkat çekili.

Yenidoğan döneminden itibaren tarama testleri ile işitme sorunlarına erken tanı konulması hedefleniyor. Ancak çocuklardaki işitme kaybının çoğu, okul çağından önce gelişiyor ve hem konuşma hem dil gelişiminde gecikmeye neden oluyor. Bu nedenle okula başlamadan önce (4-5 yaşlarında) ve okul çağında işitme fonksiyonunun değerlendirilmesi önem kazanıyor. Gerek görme gerekse işitme fonksiyonlarındaki sorunlar çocuğun okuldaki başarısını, arkadaşları ile uyumunu  olumsuz yönde etkileyerek, arkadaşları tarafından eleştirilmesine ve psikolojik yönden de etkilenmesine neden olabiliyor.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite

Okul öncesi check-up’ta çocukların psikolojik olarak da değerlendirilmesi gerekiyor. Her 100 okul çocuğundan 8’inde görülen dikkat eksikliği ve hiperaktivite problemi hakkında aileler dikkatli olmaya çağrılıyor.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite çocukların hem öğrenim hayatlarını hem sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkiliyor, aile içinde de gerginlik ve çatışmalara yol açıyor. Dikkat eksikliği olan çocuklar genelde, akademik yönden kapasitelerini sonuna kadar kullanamıyorlar, akademik başarıları düşük olabiliyor. Aile içinde ebeveynlerinin beklentilerini yerine getirmekte zorlanıyorlar. Bütün bunlar, çocuğun öz güveninin gelişmesini olumsuz yönde etkiliyor.

Okul çağı çocuklarında beslenme

Okul çağındaki çocuklar büyüme ve gelişme döneminde olduklarından, günlük ortalama almaları gereken kalori miktarı ve alacakları besinlerin dengeli olmasına özen gösterilmesi gerekiyor.

Bu yaş grubu çocuklarda en fazla gözlenen problemlerin başında öğün atlamaları geliyor. Çocuklar düzenli kahvaltı yapamıyorlar. Bir yandan da birbirlerinden abur-cubur olarak tarif edilen besin değeri ve posa oranı oldukça düşük fakat kalori değeri yüksek besinleri tüketiyorlar. Kahvaltının bu yaş grubu için günün en önemli öğünü olduğu hatırlatılıyor.

Kahvaltı, bu yaş grubu için günün en önemli öğünüdür. Çocukların vücudu için gerekli besin öğelerinin günün ilk saatlerinde dengeli bir şekilde alınmasında, kan şekeri düzeylerinin dengelenmesinde, dikkatin derse yoğunlaşmasında, güne daha dinamik başlamalarının sağlanmasında etkilidir. Aksi halde, yani kahvaltı yapılmadan okula gidildiğinde, çeşitli sıkıntılar ve derse adapte olamama problemi ile karşılaşılıyor. Bu yüzden aile tarafından hazırlanmış yeterli ve dengeli bir beslenme programı çocuğa verilmeli. Hızla çıkılması gereken dönemde evde süt ve meyve tercih edilip , beslenme saatinde, ekmek içerisine peynir, domates, salatalık ve marul gibi besinlerin konduğu bir sandviç verilebilir.

Okulda verilen yiyeceklerin de sağlıklı beslenme alışkanlığının kazandırılmasına yönelik olarak seçilmesini öneriliyor, okul kantinlerinde hijyenik şartlarda bulundurulan taze meyva ve dengeli hazırlanan sossuz sandöviçlerin çocuklara verilebileceği belirtiliyor.

Çocuklara verilecek kahvaltı alternatifi

Sabah kahvaltısında yenilebilecek gıdalarla ilgili şu öneride bulunuluyor:

Süt veya taze sıkılmış meyva suyu,

1 haşlanmış yumurta,

Beyaz peynir,

Zeytin veya 10 yaşına kadar tereyağı,

Pekmez veya bal,

Ekmek,

Domates, salatalık, marul v.b.

Omuz Eklem Osteoartriti

Glenohumeral osteoartritte semptomlar uzun bir dönemde yavaş yavaş gelişir. Radyografik olarak belirgin dejenerasyon saptanmasına rağmen hastanın fazla şikayeti olmayabilir. Ağrı, omuzda ve skapular bölgede hissedilir, eklem hareketleri ile artar. Gece istirahat ağrısı olabilir. Eklemde kıkırdak kaybı ve osteofit oluşumuna bağlı olarak hastalar, kolun hareketi ile omuzda sürtünme hissinden yakınırlar. Eklem hareketlerinde kısıtlılık oluşur, özellikle rotasyon hareketleri en fazla etkilenir. Fizik muayenede glenohumeral eklem hareketi ile krepitasyon saptanır. Eklem aralığı hassasiyeti ve pasif eklem hareket açıklığında kısıtlılık bulunur. Radyografik bulgular, eklem aralığında daralma, humerus başı ve glenoid arasındaki maksimum temas noktasında skleroz, subkondral kistler, osteofitlerdir. Konservatif tedavi yaklaşımları, analjezik ve nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar, fizik tedavi modaliteleri, eklem hareket açıklığını koruyucu egzersiz programlarıdır. Yanıt alınamayan vakalarda cerrahi tedavi olarak osteotomiler, artrodez, artroplastiler uygulanabilir.

Omuz Eklem Osteoartriti 2

Rotator kaf yırtıkları parsiyel veya komplet, akut veya kronik olabilir. Bunun yanısıra küçük(<1cm), orta (1-3cm), büyük (3-5cm) ve masif (> 5cm) olarakta sınıflandırılabilir. Rotator kaf yırtıklarının büyük bir kısmını dejeneratif yırtıklar oluşturmaktadır. Fizik muayenede düşen kol testi pozitifdir ve rotator kaf kaslarında zayıflık saptanır. Travmatik yırtıkların oranı %5’den azdır ve gençlerde sıklıkla akut bir travmayı takiben oluşur. Akut yırtıklarda erken cerrahi tedavi uygulandığında genellikle tendonda dejenerasyona yol açmaz. Parsiyel yırtıklar, istirahat, fiziksel modaliteler, analjezik ve nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlarla konservatif olarak tedavi edilebilir. Komplet yırtıklarda, subakromiyal sıkışma sendromuna bağlı vakalarda cerrahi tedavi uygulanır.

 

Onkoloji Hakkında Sık Sorulan Sorular

Hücreler doğar, gelişir ve ölürler. Bu olay genetik bir kontrol altındadır. Bu kontrolün, kalkması ile dengenin bozulması sonucu, ya çok sayıda oluşmaları ya da oluşan hücrelerin ölmemeleri sonucu çoğalan hücreler tümör dokusunu oluşturur. Hücrelerdeki bu olayların gelişmesine neden alan bir çok kanser yapıcı (kanserojen) madde vardır.

2. Kanserin belirtileri nelerdir?

Kanser belirtileri ortaya çıktıktan sonra artık hastalığın ilerlediği anlaşılır. Amaç, bu belirtiler ortaya çıkmadan hastalığın çok erken dönemde yakalanmasıdır. Kanserin oluştuğu yere göre belirtileri vardır.

Vücudun herhangi bir yerinde ele bir kitlenin gelmesi, ses kısıklığı, inatçı öksürük, dışkılama düzeninde değişiklik, derideki benlerin şekil, büyüklük ve renk değişiklikleri, kapanmayan yaralar, herhangi bir yerde kanama, kanser belirtisi olabilir.

3. En sık görülen kanserler?

En sık görülen kanserler erkeklerde akciğer, prostat ve kalın barsak kanseri. Kadınlarda meme, rahim ağzı, akciğer ve kalın barsak kanseridir.

4. Çağdaş kanser tedavisinde izlenen yol nedir?

Günümüzde kanser tedavisi multidisipliner yani bir çok dalın bir arada işbirliği ile gerçekleşir. Burada medikal onkolog, cerrah, patolog, radyolog ve radyasyon onkoloğunun bir arada karar vermesi gerekir. Bu günün tedavi yöntemleri cerrahi, kemoterapi ve radyoterapidir. Önemli olan bu yöntemleri yerinde ve doğru olarak kullanmaktır.

5. Tedavilerdeki başarı oranı nedir?

Bu gün her türlü kanser erken yakalandığı takdirde tedavisi mümkündür. Erken olan cerrahi ile çıkarılan tümörlerin bir kısmı tekrarlayabilir ve yayılabilir, bunları önlemek için ilave tedavi yöntemleri kemoterapi ve radyoterapinin kullanılması gerekebilir. İleri devredeki kanserlerde ise kemoterapi ile bir kısmında hastalığı tedavi etmek mümkündür ancak bu devrede genellikle kemoterapi hayatı uzatmak, hastanın hayat kalitesini artırmak için kullanılmaktadır.

6. Erken teşhis konusunda insanlar yeterince bilinçli mi?

Erken tanı konusunda toplumun bilinci gün geçtikçe artmaktadır. Kanser, erken yakalandığı takdirde tedavisi mümkün bir hastalıktır. Onun için kişilerin kanserden korkmadan, sağlıklı iken her yıl düzenli olarak kontrollerini yaptırmaları gerekir. Erken yakalanan kanser sayılarında gün geçtikçe artış olmaktadır.

7. Kanserin gen terapileriyle tedavisi konusunda nasıl gelişmeler oldu?

Genetik çalışmalar iki yönde olmaktadır. Birincisi kansere neden olan genetik bozukluğun tespiti, diğeri bu bozukluğun düzeltilmesidir. Bu gün birincisi ile ilgili çok yo1 alınmıştır. Tedavi konusu ise henüz yenidir, ümit vermektedir ancak halen araştırma safhasındadır.

Osteoporoz

Halk arasında “kemik erimesi” olarak bilinen osteoporoz, kişilerin yaşam kalitesini bozan hastalıkların başında geliyor.  Kadınlarda menopozdan sonra kadınlık hormonunun azalması nedeniyle görülen osteoporoz erkekleri de etkiliyor. 45 yaş üzeri kadınların yarısı, 65 yaş üstü erkeklerin de üçte biri  osteoporoz sorununu yaşıyorlar.  Osteoporoz, ileri yaşlarda boy kısalması, kamburluk, ağrı şikayetleri ile ortaya çıkarken belirtileri ve kemik hasarı yıllar sonra ortaya çıktığı için sessiz bir hastalıktır.
Kemik kütlesi büyüme ve olgunlaşma ile yükseliyor. Büyümenin durmasından sonra ilk 10 yılda maksimum seviyeye ulaşırken 40 yaş üzerinde kemik kütlesi azalmaya başlıyor. Bu sebeple osteoporoz  50-59 yaş arası kadınların %15 inde varken, 80 yaş üzeri kadınların %70 inde görülüyor. Osteoporoz  45 yaş ve üstü bayanlarda, ince yapılı sarışın veya kumral kişilerde ve uzun süreli kortizon tedavisi görenleri daha çok tehdit ediyor. Osteoporoz riskini sadece kadınlar değil erkekler de taşıyor.  Hastalığın erkeklerde gözükmesinin başlıca sebepleri arasında aşırı kortizon kullanımı, cinsiyet hormonu azlığı, ilaçlar, alkol ve sigara ile yaşam tarzı geliyor.
Osteoporozun oluşmasındaki risk faktörleri aşağıdaki şeilde sıralanabilir.
• Genetik faktörler
• Kalsiyum eksikliği
• Hareketsizlik
• Beyaz ve sarı ırk mensubu, ince ve kısa boylu olmak
• Hiç gebe kalmamış olmak
• Erken menopoz
• Sigara ve alkol kullanımı
• İleri yaş
• Gün ışığından yeterince yararlanamama
Hastalık kemik yoğunluğu yavaş yavaş azaldığı için uzun süre belirti vermemektedir. Kemik yoğunluğu azaldıkça omurgada oluşan çökme kırıkları sırt ağrılarına yol açıp, risk faktörlerini taşıyanların belirli aralıklarla kemik yoğunluğunu ölçtürmeleri önerilmektedir.   Bu ölçme yöntemlerinden en yaygın olanı DEXA adı verilen dual enerjili x- ışınlı ve 10-15 dakika kadar süren yöntemdir. Ayrıca ultrasonografi, manyetik rezonans, benzeri yöntemlerde ve kemik yapım ve yıkım hızı göstergeleri olan laboratuar yöntemleri kullanılır.
Osteoporozu olan hastayı hekim risk faktörleri ile değerlendiriyor. Nedenleri ve niteliği belirlendikten sonra tedaviye geçiliyor. Tedavide kemik yoğunluğunu korumaya ya da artırmaya yönelik çeşitli tedaviler kullanılır, bu ilaç tedavileri hekime danışmadan alınmamalıdır.  Osteoporozu öncelikle oluşmadan engellemek gerekiyor. Bu açıdan osteoporozun  önlenmesi için uygun diyet yapılmalı, kalsiyum desteği alınmalı, egzersiz ihmal edilmemeli, alkol ve sigara bırakılmalıdır.

Panik Bozukluğu: Sık Sorulan Sorular

PANİK ATAĞI NEDİR ?

Beklenmedik zamanlarda ve aniden başlayan, zaman zaman yineleyen, bazı bedensel belirtilerle birlikte olabilen yoğun sıkıntı ve korku nöbetleridir.

Panik atağı birden bire başlar, giderek şiddetlenir ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkar, çoğu zaman 10-30 dakika, seyrek olarak daha uzun süre devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

Panik atağının belirtileri nelerdir?

·          Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi

·          Çarpıntı

·          Terleme

·          Nefes darlığı ya da boğulur gibi hissetme

·          Soluğun kesilmesi

·          Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecek ya da bayılacak gibi olma

·          Uyuşma ya da karıncalanma

·          Üşüme, ürperme ya da ateş basması

·          Bulantı ya da karın ağrısı

·          Titreme ya da sarsılma

·          Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme

·          Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu

·          Ölüm korkusu

Bir panik atağı sırasında bu belirtilerin hepsi ya da bir kısmı bulunabilir. Çoğu zaman hastaların belirtileri, benzer şekillerde ifade ettikleri gözlenir:

“Göğsümün üstünde kocaman bir ağırlık var gibi”

“Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi, sanki ağzımda atıyor”

“ Soğuk soğuk terliyorum ellerim ayaklarım buz gibi oluyor”

“ Boğazım düğümleniyor, boğazımda kocaman bir yumruk var”

“ Nefes almaya doyamıyorum, oksijen yetmiyor gibi”

“ Başımdan aşağıya kaynar sular akıyor, içimden yukarıya doğru bir sıcaklık yayılıyor”

“ Etraf dönüyor, boşluğa basıyor gibiyim, yer ayağımın altından kayıyor gibi hissediyorum.”

 Panik bozukluğu nedir?

Aşağıda sıralanan durumların olduğu bir psikiyatrik hastalıktır.

Yineleyen, beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan panik atakları,

Ataklar arasındaki zamanlarda başka atakların da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma,

Panik ataklarının “kalp krizi geçirip ölme”, “beyin kanaması, felç geçirme” ya da “kontrolünü kaybedip çıldırma” gibi istenmeyen sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duyma,

Ataklar ve olası kötü sonuçlarına yönelik bazı kaçınma davranışları (sosyal aktivitelere katılmama, yalnız kalmamaya çalışma, yanında sürekli ilaç, su taşıma, işe gitmeme…)

Nasıl bir hastalıktır?

Toplumda, diğer psikiyatrik hastalıklara göre daha sık görülen, oldukça iyi tanınan ve tedavi edilebilen, tedavi edilmediğinde kişinin, iş, aile ve sosyal yaşantısında önemli oranda kısıtlılıklara neden olabilen bir hastalıktır.

Panik bozukluğu nasıl gelişir?

İlk panik atağı, genellikle hiçbir neden yokken, bazen de sıkıntı ya da üzüntü verici bir durumun ardından aniden başlayan çarpıntı, terleme, göğüste sıkışma, nefes darlığı ya da baş dönmesi, dengesizlik, fenalaşma ya da baygınlık gibi belirtilerle başlar. Kişi, kalp krizi geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir ölüm korkusu ya da felç olma korkusuyla birlikte paniğe kapılır. Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik hissi, kendisini ve çevresini garip ya da değişik hissetmeyle birlikte kontrolünü yitirmeye ya da çıldırmaya başladığını düşünür.

Genelde ilk panik atağı yaşayan kişi, çevresindeki kişileri de paniğe sürükler ve hep birlikte en yakın doktor ya da acil servise gidilir. Orada yapılan bir çok muayene ve incelemeler sonrasında şikayetlerini açıklayacak bedensel bir hastalık ya da tahlillerde bir anormallik saptanmaz. Bulunan tek şey, heyecan ve panik hali içinde olan kişinin vücudunun normal bir tepkisi olarak yükselmiş olan tansiyonudur. Hastanın nesi olduğu sorulduğunda doktorlar çoğu zaman “hiçbir şeyi yok” ya da “stresten olmuş” derler.

Genellikle ilk atağı ikinci, üçüncü ve diğerleri izler. Her yeni atakta aynı panik ve korku yaşanır. Ataklar kiminde günde birkaç kez, kiminde haftada bir, kiminde ise iki ayda bir gibi sıklıklarla tekrarlar.

Panik bozukluğu günlük yaşamı etkiler mi?

Ataklar tekrarladıkça hasta, ataklar arasındaki dönemde gergin ve huzursuz bir biçimde her an yeni bir panik atağının geleceği endişesini duymaya başlar.

Panik atağını yaşayan kişi, yeni bir atak başlatabileceğini ya da bir atak geçirdiğinde kolayca yardım alamayabileceğini düşündüğü durum ve yerlerden kaçınmaya başlar. Örneğin, evde kimse olmadığı zamanlarda bir atak geleceği, bu sırada kalp krizi ya da felç geçireceği korkusuyla evde yalnız kalmamaya, dışarıda kendisini güvende hissedeceği ortamlardan uzaklaşmamaya, giderek evden yalnız dışarıya çıkmamaya başlar.

Panik bozukluğunda tedavi yaklaşımı ve süresi nasıldır?

Bir çok psikiyatrik hastalığa göre panik bozukluğunda çok daha yüz güldürücü sonuçlar almak mümkündür. İki tür tedaviden söz edilebilir. İlaç tedavisi ve psikoterapi…Ancak, genellikle bu tedavi yöntemleri birbirlerine alternatif olmaz, birlikte uygulanır.

İlaç tedavisinde; kaygı giderici özellikleri de bulunan antidepresan ilaçlar kullanılır. Günümüzde, istenmeyen (yan) etkileri oldukça az olan, düzenli kullanıldığında aktif yaşamdan koparmayan, günlük yaşamı olumsuz etkilemeyen ilaçlar bulunmaktadır. Tedavinin etkili olabilmesi için uygun doz ve sürede, düzenli kullanım temel şarttır.

Psikoterapi, başvuran kişinin gereksinimlerine, tercihine göre belirlenir. Doğrudan soruna odaklı, kısa süreli psikoterapiler olabileceği gibi kişinin tüm yaşamının ele alınacağı uzun süreli psikoterapiler de seçenek olabilir

Pap-smear Test

PAP-TEST

Pap-Test Dr.George Papnicolaou tarafından adlandırılmış ve rahim ağzı kanserlerinin taramasında kullanılan bir testtir. Rahim ağzında kanser veya kanser öncesi değişiklikleri taramada faydalı olur. Kanser öncesi hücreler rahim ağzının tam yüzeyindedir. Bu tarama testiyle buradan alınabilirler ve incelenebilirler. Pap-Smear Testler ile rahim ağzı kanserlerinden meydana gelen ölümlerin azalmasında çok başarılı olunmuştur. Bir kadın rahim ağzı kanseri olmadan önce kanser öncesi birkaç evre geçirir. Bu evre genellikle bir yılın üstünde bir süreçtir.

Rahim Ağzı

Rahimin dar ve aşağıdaki bölümüdür, vajinaya açılır, cildinize benzer ince bir doku tabakasıyla örtülüdür. Bu dokuyu oluşturan hücreler sürekli çoğalırlar. Bu çoğalma sırasında alt tabakayı oluşturan hücreler yavaşca rahim ağzı yüzeyine doğru yer değiştirirler, yüzeye oluşan bu hücreler vajinaya dökülürler. Bu çoğalma süresince bir şekilde değişiklik olduğunda anormal hücreler oluşur. İşte bu anormal hücreler kansere dönüşebilir. Şayet anormal hücreler bulunursa, sıklıkla basit bir işlemle tedavi edilebilirler.

Pap-Test normal jinekolojik muayene sonucunda doktorun ofisinde yapılabilen basit bir testtir. Bu testi planlıyorsanız iki üç gün önceden vajinayı yıkamayın ve vajinal ilaç kullanmayın. Çünkü bü işlemler hücrelerin kaybolmasına yol açabilirler. Adet kanaması sırasında değilseniz bu test daha iyi sonuç verir. Jinekolojik muayene sırasında bu testi yapmak için vajinaya rahim ağzını gösteren spekulum isimli özel bir alet uygulanır.

Hücreleri rahim ağzından almak için bir pamuk uçlu çubuk veya fırça kullanılabilir. Bu işlem ağrılı değildir. Hücreler rahim ağzı açıklığının içinden ve rahim ağzının dış kısmından alınır. Bunlar incelenmek üzere laboratuvara gönderilir. Laboratuvar normal görünmeyen hücreleri araştırır. Sonuçlar hücrelerin görüntülerine göre sınıflandırılır.

Pap-Test Her Zaman Doğru Sonuç verir mi?

Her zaman yüzde yüz doğru sonuç vermez. Diğer laboratuvar testlerinde olduğu gibi yanlış sonuç almak olasıdır. Hastalık olmasına rağmen sonucun temiz çıkmasına değişik nedenler yol açabilir. Yeterli hücre yoksa, çok sayıda hücre varsa, hücrelerin rahim ağzının hem içinden hem de yüzeyinden alınamayışı, enfeksiyonun anormal hücreleri ortamdan uzaklaştırılması gibi nedenler. Böyle durumda birkaç hafta veya ay sonra Pap-Test’i tekrarlamak gerekir. Bazen de doktorunuz kolposkopiye başvurabilir. Bu alet doktor ofisinde kullanılan özel bir mikroskopdur. Rahim ağzına kolposkopdan bakan doktor anormal değişiklikleri görebilir ve bu gözlem sırasında biyopsinin gerekli olup olmadığını eğer gerekliyse de biyopsi tipine karar verir.

Bütün bu işlem sadece birkaç saniyelik bir rahatsızlığa yol açar.

Sonuç :

Pap-Smear testi rahim ağzı kanserine dönüşebilecek hücresel değişiklikleri saptamaya yarayan en pratik ve en iyi yöntemdir. Böylece erken tanıyla kanserden korunmak mümkün olabilir. Jinekolojik muayene için yılda bir kez doktorunuza görünmeniz gerekmektedir. Bu muayene sırasında da Pap-Smear testiniz yapılır.

Anormal vajinal kanama, lekelenme ya da akıntı durumunda vakit geçirmeden doktorunuza görünmeniz gerekir. Bu belirtiler bazı şeylerin yolunda gitmediğinin işaretidir. Pap-Test’iniz anormal çıkarsa paniklemeyin doktorunuzun önerilerine kulak verin. Pap-Test sonuçları anormal çıkan kadınların pek azında ilerlemiş kanser vardır. Pap-Test sayesinde son kırk yılda rahim ağzı kanserleri azalmıştır. Buna karşılık genç kadınlarda anormal hücre saptanma oranı artmıştır. Bu da gösteriyor ki rahim ağzı kanserini önlemede Pap-Test çok önemlidir. Bu testi yaptırmak sağlık kontrolünüzün temel bir anahtarıdır. İlk Pap-Smear Test’inizi 18 yaş veya seksüel aktivite başladığında yaptırabilirsiniz.

Rahim Ağzı Kanserinin Oluşumu İçin Risk Faktörleri :

· Birden fazla seksüel eşiniz varsa

· Genital siğiliniz varsa

· AIDS virüsü varsa

· Sigara içiyorsanız

Bu risk faktörlerini taşıyorsanız her yıl düzenli olarak Pap-Test’i yaptırmayı asla ihmal etmeyiniz.

KADIN DOĞUM BÖLÜMÜ UZMANLARINCA HAZIRLANMIŞTIR.

Parkinson hastalığı

Yaşlılık döneminde ortaya çıkan nörodejenaratif hastalıklardan biri olan Parkinson Hastalığı (PH) hareketlerde yavaşlama, istirahat halinde ellerde ve daha nadiren ayaklarda titreme, kaslarda sertlik ve denge dozukluğuyla ile gelişen bir hastalık. İlerleyici bir hareket bozukluğuna neden olan PH’ın toplumda görülme oranının yüzde 1 olduğu belirtiliyor.

PH bir yaşlılık hastalığıdır, 50 yaşın üzerinde başlar ve görülme sıklığı yaşa paralel olarak atar. PH 5O yaşın altındaki bireylerde görüldüğünde benzer bulgulara yol açabilecek diğer tıbbi durumları ayırd edilebilmek için biyokimyasal testler, hormon testleri yapılıp karaciğer fonksiyonları incelemeli, ilaç kullanım öyküsü ya da toksik ajanlara maruz kalma sorgulanması, gerekirse ileri görüntüleme yöntemlerine başvurulmalıdır. Vakaların yüzde 70’inde hastalık titremeyle başlarken , yüzde 20 olguda hareketlerde yavaşlama vardır, kalanlarda da diğer bulgular tabloyu ortaya çıkarır. PH’da söz konusu klinik tabloya beyinde “dopamin” adlı maddeyi içeren sinir hücrelerinin harabiyetine yol açar. PH’da dopamin yitimi belli kimyasal ajanlara maruz kalma ve yaşlılığın doğal sürecinin insan vücudunda yol açtığı biyokimyasal değişiklikler sonucu “serbest radikaller” denen organizmaya zararlı maddelerin birikmesinden, nadir olgularda kalıtsal faktörlerden köken alır. 0lasılıkla PH, çevresel ve kalıtsal risk faktörterinin biraraya gelerek başlattığı olaylar zincirinin son durağıdır.

PN’nin en belirgin özellikleri neler?

– İstirahat halinde el ve daha nediren ayaklarda titreme

– Hareketlere yavaşlama

– Kaslarda sertlik

– Denge bozukluğu, düşmeler

– Küçük adımtarla ve öne eğik yürüme

– Maske yüzü görünümü

– Yazıda küçülme

PH’da klinik bulgular ilerleyince hastalar artık günlük işlerini yapamaz, hareketleri iyice yavaşlar yazı yazamazlar ve araba kullanamazlar. Tek başlarına giyinemeyip yardımsız banyo yapamaz hale gelirler. İlerleyen evrelerde günlük aktiviteleri için tamamen çevreye bağımlı kalıp, daha ileri evrelerde yatağa bağımlı olurlar.

PH’da tanıya nasıl gidilir?

Esas olarak PH’da tanı klinik gözlem ve detaylı nörolojik muayeneye dayanır, tanıyı desteklemek için manyetik rezonans görüntüleme, perfüzyon sintigrafisi gibi yöntemlere başvurulur. Diğer hareket bozukulğuna yol açan nörolojik hastalıklar, ailesel titremeler, benzer bulgulara yol açabilecek damarsal hastalıklar, dopamin düzeyini azaltan nöroleptik grubu ilaç kullanım öyküsü depresyon ve demans PH ile karıştırılabilir.

PH nasıl tedavi edilir?

Tedavi esası beyinde eksilen dopamin adlı maddenin yerine konulmasıdır. Tedavide eksilen dopamini yerine koyan levo-dopa ibeşikleri, dopamin salgısını artıran “agonist” denen ajanlar ve dopamin yıkımını önleyici enzim inhibitörleri kullanılır. İleri evredeki olgular cerrahi tedaviden yarar görebilir. Yardımcı tedavi olarak serbest radikal oluşumunu önleyici özel ilaçlar ve A,E,C vitaminleri önerilir. Doğal bir dopamin kaynağı olan bakla da PH’lu hastaların sofralarından eksik olmamalıdır.

PH’da tedavinin başarı oranı nedir?

PH’ın oluşum mekanizması bilinmektedidr. Ancak tüm bu olaylar zincirini başlatan mekanizma hala gizemini korumaktadır. PH bu yüzden hala “ilerleyici” bir hastalık olma özelliğine sahiptir.Ancak PH ile ilgili yapılan binlerce çalışma sonucu ortaya çıkan gerçek, erken ve doğru tedaviyle kimi olgularda bulgulan tama yakın gerilediği, çoğu olguda bir evreden diğerine geçiş süresinin anlamlı ölçüde uzadığı şeklindedir.Dolayısıyla, PH’ta erken tedavi hastaların son evre olan yatağa bağımlı kalma süresini uzatarak-belki de yok ederek hastaların kaybettikleri işlevlerini geri kazandırmakta, yaşam kalitelerini artırmakta hatta yaşam sürelerini uzatmaktadır.

Preimplantasyon Genetik Tanı

Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) Nedir?

Tüp bebek merkezlerinde artık insan embriyoları anne rahmine yerleştirilmeden kalıtsal-genetik hastalıklar açısından taranabilmektedir. Bu yöntemin adı ‘preimplantasyon genetik tanı’ yöntemidir. Bu yöntemle, kalıtsal-genetik hastalıklı çocuk sahibi olma açısından risk altında olan çiftlerde tüp bebek uygulaması yapılıp çok sayıda embriyo gelişiminin sağlanması ve bunların arasından etkilenmemiş olanların bulunması gerçekleştirilmektedir. Laboratuvar ortamında elde edilen embriyolardan bir veya iki hücre örneği alınarak kalıtsal hastalık taşımayan embriyolar seçilebilmektedir. Sağlıklı olduğu tespit edilen embriyolar anne rahmine yerleştirilmektedir.

Hangi Durumlarda Uygulanmaktadır?

1. Aşağıdaki hastalıklara ait gen bozukluğunu taşıyan anne ve baba adaylarında:

• Talasemi (Akdeniz anemisi),
• Orak hücreli anemi,
• Kistik fibrozis,
• Tay-Sachs hastalığı,
• Hemofili A ve B,
• Retinitis pigmentoza,
• Alport hastalığı,
• a1 antitripsin eksikliği,
• Frajil X sendromu,
• Fenilketonuri,
• Epidermolizis bülloza,
• Duchenne musküler distrofi,
• Myotonik distrofi,
• Fanconi anemisi,
• X’e bağlı hidrosefalus,
• Akondroplazi,
• Nörofibramotozis,
• Kan uyuşmazlığı (Rh D) hastalığı,
• Marfan sendromu,
• Hunthington hastalığı.

2. Cinsiyet belirlenmesinde:

Embriyoların cinsiyetinin tayini ve istenilen cinsiyetteki embriyoların anne rahmine yerleştirilmesi yalnızca tıbbi gerekçeler var ise yapılmaktadır. X kromozomuna bağlı geçiş gösteren kalıtsal hastalıkların önlenmesi amacıyla bu yöntem uygulanmaktadır. Çünkü bazı hastalıklar yalnızca bir cinsiyette ortaya çıkma riski taşımaktadırlar.

3. Kardeşi ile doku uygunluğu gösteren bebek isteniyorsa:

Kök hücre nakli (göbek kordon kanı veya kemik iliği nakli) yapılması gereken, talasemi, orak hücreli anemi, hemoglobinopati, lösemi ve bağışıklık sistemi yetmezliği gibi problemli çocukları olan ailelerde, hasta kardeşi ile doku uygunluğu olan bir bebek yaşama getirmek için de preimplantasyon genetik tanı teknolojisi uygulanmaktadır.

4. Tüp bebek uygulamalarında başarıyı artırmak için:

Başlangıçta yalnızca genetik hastalığa sahip embriyoları anne rahmine yerleştirmeden önce tespit edip, sağlıklı olmayan bir gebeliğin oluşumunu önlemeyi ve böylece, ilerleyen bir gebeliğin sonlandırılmasını ortadan kaldırmayı hedefleyen preimplantasyon genetik tanı uygulamaları, zaman içerisinde tüm tüp bebek uygulamalarında başarıyı artırmak için kullanılan bir yöntem halini aldı. Bu nedenle;

• Tekrarlayan tüp bebek denemelerinde gebelik elde edemeyen çiftlerde,
• Ciddi sperm bozukluklarına ve erkek infertilitesine sahip çiftlerde,
• İleri anne yaşına sahip çiftlerde,
preimplantasyon genetik tanı uygulaması yapılarak tüp bebek tedavisinin başarısı arttırılmaya çalışılmaktadır. Bu durumlarda preimplantasyon genetik tanı, embriyoların sayısal ve yapısal kromozom bozuklukları içerip içermediği belirleyerek sağlıklı embriyoların transferi ile gebelik şansını artırmaktadır.

5. Tekrarlayan düşük yapan çiftlerde:

Tekrarlayan düşük yapan çiftlerde, eğer bu düşüklerin nedeni olarak herhangi bir problem tespit edilememiş ise preimplantasyon genetik tanı uygulaması ile ailenin sağlıklı bir bebeğinin olması sağlanabilir. Bilimsel veriler bu tür problemi olan çiftlerin tüm tetkikleri normal sonuç vermiş olsa bile, oluşturdukları embriyolarda beklenenden daha yüksek oranda sayısal kromozom bozukluğunun olduğunu göstermektedir. Bu nedenle tüp bebek tedavisi ile bir defada çok sayıda embriyo oluşumunu sağlayıp, preimplantasyon genetik tanı ile de aralarından en sağlıklısını seçip anneye vermek sonuç verici bir yaklaşım olacaktır.

Yöntemin Yanılma Payı Nedir?

Bu yöntemin hatalı sonuç verme şansı yöntemi uygulayan merkezin deneyimine bağlı olarak değişmekle birlikte gen defektlerinde ve kromozomal sayı bozukluklarının tanısında % 97 güvenilirlikte sonuç vermektedir.

Yöntemin Başarı Şansı Nedir?

Yöntemin başarı şansı yüksektir. Bir veya iki hücre alınan embriyolar gelişimlerini normal olarak sürdürebilmekte ve tüp bebek tedavilerinde elde edilen başarı oranlarına eş değerde gebelik oranları sağlanabilmektedir. Hatta yukarıda bahsedilen tekrarlayan tüp bebek denemelerinde gebelik elde edemeyen çiftlerde, ciddi sperm bozukluklarına ve erkek infertilitesine sahip çiftlerde, ileri anne yaşına sahip çiftlerde ve tekrarlayan düşük yapan çiftlerde normal tüp bebek başarı oranlarının üzerine çıkan gebelik oranlarının da elde edileceği konusunda görüşler ağırlık kazanmaya başlamıştır.

Sonuç

Preimplantasyon genetik tanı daha embriyo anne rahmine yerleştirilmeden yapıldığı için aile için son derece kolay kabul edilebilen ve benimsenen bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Yani gebe kalındıktan sonra fetüsten anne karnında sıvı, doku veya kan örneği alarak hastalık tanısı konulunca gebeliğin sonlandırılması gibi anne ve aile için zor ve sıkıntılı bir süreç yaşanmamış oluyor. Bu yüzden genetik tanı yöntemleri arasında en etik ve kabul edilebilir olanı olarak karşımıza çıkıyor.

Preimplantasyon Tanısı

Bir düşükten sonra anne adayları “tekrar aynı olay ile karşılaşır mıyım” endişesini taşıyorlar. Zaten 10 gebelikten biri de bu risk ile karşı karşıya kalıyor. Bazı çiftlerde ise bu sorun, birbirini izleyen gebeliklerde tekrar tekrar yaşanarak çiftin ümitleri kırıyor. Bu noktada yeni bir tedavi seçeneği olan preimplantasyon genetik tanı bize yardımcı olabiliyor.

Tekrarlayan düşük, 20. gebelik haftasından önce birbirini takip eden 3 veya daha fazla gebelik kaybının olması durumu olarak tanımlanıyor. Bu problem çiftlerin % 0.5-1’ini etkiliyor. Sorun birçok farklı nedenden kaynaklanabiliyor. Genetik ve hormonal bozukluklar, üreme organlarına örneğin rahime ait yapısal şekil bozuklukları, çevresel faktörler ve bağışıklık sistemine ait bozukluklar belli başlı nedenler arasında yer alıyor. Bu nedenlerin problemin görülmesinde değişik oranlarda rol oynadığını belirtilerek, anne ve baba adayına ait genetik problemler tüm nedenlerin % 5’ini oluşturmaktadır. Bu nedenle tekrarlayan düşükleri olan çiftlerde hem kadın hem de erkeğin kromozom analizinin yapılması gerekmektedir. Son yıllarda elde ettiğimiz veriler tekrarlayan düşükleri olan çiftlerin kendilerinde herhangi bir kromozomal anormallik olmasa bile, oluşturdukları embryolarda beklenenden daha yüksek oranda genetik anormallikler olduğunu göstermektedir. Yani çift genetik açıdan sağlıklı bile olsa gebelikle sonuçlanacak olan embryoları sıklıkla genetik bozukluklar içermekte ve bu yüzden de gebelik oluşsa bile sağlıklı bir şekilde devam etmeyip düşükle sonuçlanmaktadır.

Tekrarlayan düşüklerde genetik tanının önemi

Düşük oranı, bir düşükten sonra yüzde 11,5, iki düşükten sonra yüzde 29.4, üç düşükten sonra yüzde 30 – 45 olarak veriliyor. İstatistikler her düşükten sonra yeni bir düşük olasılığının belirgin olarak arttığını ortaya koyuyor. Bu durumda, düşüğe neden olabilecek diğer etkenler araştırılmış ve herhangi bir neden bulunamamışsa, ya çiftin genetik açıdan sağlıklı bir embryoya rast gelmesini beklemek gerekiyor ya da aynı anda bir çok embryo üretip bunların içinden hangisinin genetik açıdan sağlıklı olduğunu bulmak ve onu çifte transfer ederek sağlıklı bir gebelik elde etmek gerekiyor. İşte bu ikinci seçenek aslında tüp bebek ve preimplantasyon genetik tanı uygulamasını ifade ediyor. Tüp bebek ve preimplantasyon genetik tanı yalnızca gebe kalamayan çiftlerde değil hamile kalıp bunu sağlıklı bir biçimde sonuca ulaştıramayan çiftlerde de etkili oluyor. Tekrarlayan düşüklerde genetik tanının önemine değinilerek bu çiftlerde devam edecek olan bir gebeliği yakalamak için hiçbir şey yapmadan doğal yollarla oluşan bir gebeliği beklemek de bir çözüm olabilir fakat unutmamak gerekir ki kendiliğinden oluşacak gebeliklerin her zaman için düşükle sonuçlanma ihtimali olacaktır ve yaşanan her düşük anne adayını hem ümitsizlik ve karamsarlığa itecek hem de genel sağlığını tehdit eder duruma gelecektir. İşte bu yüzden biz bu çiftlerde hem tanı koymak hem de tedaviyi sağlayıp sağlıklı bir bebeğin doğumuna ulaşmak için tüp bebek tedavisini öneriyoruz. Böylece yumurta gelişimine olanak sağlıyor ve yumurtaların döllenmesinden sonra gelişen embryolardan bir veya iki hücre örneği alarak genetik açıdan sağlıklı olanları seçerek anne adayına transfer ediyoruz. Bu yaklaşımın aslında çiftin tekrarlayan düşüklerinin hem nedenini ortaya koymada hem de bu durumu tedavi etmede etkin bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.

Genetik tanı, tüp bebek başarı oranını arttırıyor

Preimplantasyon genetik tanı uygulaması kullanılan bir başka hasta grubu ise tekrarlayan başarısız tüp bebek denemeleri olan çiftler. Bu grup hasta için de bir sonraki tüp bebek denemesinde preimplantasyon genetik tanı uygulamasının yapılması sonucu iyileştirebiliyor. Elde ettiğimiz veriler tekrarlayan tüp bebek denemelerinde başarısız kalınan çiftlerin embryolarında beklenenden daha fazla oranda kromozom bozukluklarına rastlanıldığını göstermektedir. Bu nedenle bu çiftlerde embryolar anne rahmine verilmeden önce, genetik açıdan normal olup olmadıkları test edilip normal olan embryolar anne rahmine yerleştirildiğinde gebelik şansı artırılmış oluyor. Preimplantasyon genetik tanı embryoların kromozom bozukluklarını ortaya koyarak sağlıklı embryonun seçimine ve bu da gebelik şansının yükselmesine yol açacaktır.

Prostat Nedir?

Prostat  bezi, erkeklerde idrar  torbasının (mesane) hemen çıkışında yer alan kestane büyüklüğünde bir  organdır. İdrarın geçtiği kanal olan uretrayı çevreler. Bu kez, salgıladığı sıvılarla  spermleri  taşıyan meniye katkıda bulunarak, üremede önemli bir işlev görür.

Prostat Büyümesinin Belirtileri Nelerdir?

Prostat büyümesine bağlı  yakınmalar 50 yaşın üzerindeki erkeklerde  sıkça rastlanır:

Ø      “İşedikten sonra idrar  torbamı tam olarak boşaltamadığımı hissediyorum”

Ø      “Çok sık idrara gidiyorum”

Ø      “Kesik kesik idrar  yapıyorum”

Ø      “Aniden ve şiddetli idrar yapma hissi  geliyor ve idrarını geciktiremiyorum”

Ø      “İdrarım zayıf  ve ince akıyor”

Ø      İdrar  yapmaya başlamak için beklemem ve ıkınmam gerekiyor”

Ø      Geceleri idrar  yapmak için uyanmak zorunda kalıyorum”

Prostat   bezi büyüdüğünde işeme yolunu (üretra)   daraltır ve işeme sırasında  güçlükler ortaya çıkar. Kimi zaman büyümüş prostat  nedeniyle idrar yolu iltihapları ve kanamalar olabilir ya da idrar tam olarak boşaltılamaz. Uzun süre tedavisiz devam eden bu sorunlar bazı kişilerde mesane ve böbrek bozukluklarına yol açabilir.

Prostat Büyümesinin Tanısı Nasıl Konur?

Üroloji uzmanı genellikle, yakınmalarımızla ilgili birtakım sorular  sorarak idrar  problemlerinizin ne derecede (hafif, orta veya şiddetli) olduğunu saptamaya çalışır. Geçmişteki ve şu anki tıbbi sorunlarınızı öğrenir, prostatınızı muayene  eder. Ürolog, eldivenli elinin işaret  parmağını jel yardımı ile makattan sokarak prostat muayenesi yapar. Bu muayene kısa süreli ve ağrısızdır. İdrar tahlilinizi yaparak kanama veya iltihaplanma olup olmadığını kontrol eder.

Kan tahlilleri  yoluyla prostatınızın böbreklerinizi etkileyip etkilemediğini inceler.

Ultrasonografi ile böbrekler, mesane ve prostatınız görüntülenmesine gerek duyabilir.

Ürodinamik incelemeler yoluyla idrar akışının hızı ve tazyikinde azalma olup olmadığını, idrar  yaparken mesanenizin içerisindeki basınç değişikliklerini  ve prostat  büyümesinin işemenize engel olup olmadığını tespit  etmeye gerek görebilir.

Prostat kanseri tanısında kullanılan bir  kan tahlili olan PSA (Prostat Spesifik Antijen) incelemesi ile prostat  kanseri olma olasılığını değerlendirir.

Üroloji uzmanı gerekli görürse bu testlerden bazılarını erteleyebilir ya da ek incelemeler yapabilir.

Prostat   büyümesi prostat kanserine  yol açmaz, ancak bazı erkeklerde prostat  büyümesi ve prostat kanseri aynı anda  bulunabilir.

Tedavi  Seçenekleri Nelerdir?

Günümüzde prostat büyümesinin tedavisinde başvurulabilecek yollar şunlardır:

Takip: Düzenli aralıklarla yakınmaların kontrolü

İlaç  tedavisi

Kapalı prostat ameliyatları

Açık Ameliyat

Her tedavi yolu ile durumumuzun daha iyiye  gitme  ve düzelme olasılığı vardır. Ameliyat ile  yapılan tedaviler yakınmaları en etkili olarak  gideren yöntemlerdir ama diğer yöntemlerden daha fazla  risk  taşır. Tedavi seçeneklerinin avantajları, dezavantajları  ve beraberinde getirebileceği riskleri Üroloji uzmanı ile  görüşerek  öğrenmelisiniz. Hangi  tedavi yönteminin sizin için daha uygun olacağı, yakınmalarınızın sizi ne kadar rahatsız  ettiğine  bağlıdır. Doğru ve gerekli olan tedavi seçeneğine siz ve doktorunuz birlikte  karar  vereceksiniz.

 Prostat tedevisi ne zaman gereklidir?

Prostat  büyümesine bağlı işeme yakınmalarının  bazılarını fark ederek  üroloji uzmanına gidildiğinde yapılan  muayene ve  görüşmeden sonra sadece,

·        Belirtiler sizi  rahatsız edecek kadar şiddetli ise ve/veya

·        Böbrekleriniz ya da mesaneniz ciddi olarak etkilendiyse tedavi  gerekli olacaktır.

Prostatınızın sadece büyümüş olması tedavi görmeniz için yeterli   bir neden  değildir, yakınmalarınızın yaşamınızı ne kadar rahatsız ve sizi ne kadar  mutsuz ettiğini kendinize sorunuz. Bu sorulara vereceğiniz cevaplar, sizin için  doıru olan tedavi yolunu seçmenize yardımcı olacaktır.

Eğer  sizi  rahatsız  eden işeme  sorunlarınız  varsa, bir üroloji uzmanı ile görüşmelisiniz.

Prostatit

İdrar yollarına ve genital bölgeye ait yakınmalarla doktora başvuran genç ve orta-yaşlı erkeklerin yaklaşık yüzde 25’ine Prostatit tanısı konur. Prostatit terimi aslında dört tip hastalığı kapsar:

Akut bakteriyel prostatit bu dört tipin en seyrek görüleni ama en kolaylıkla tanı konan ve etkin olarak tedavi edilebilenidir. Bu hastalıkla başvuran erkeklerde çoğunlukla titreme, ateş, bel ve genital bölge ağrıları, sık idrar yapma ve idrar sıkışıklığı, idrar yaparken sancı ya da yanma hissi, halsizlik gibi yakınmalar bulunur. İdrar tahlilinde bulunilen lökositler (akyuvarlar, iltihap hücreleri) ve bakteriler idrar yollarındaki bir iltihabı işaret eder. Uygun antibiyotik ile tedavi yapılır

Kronik bakteriyel prostatit de oldukça seyrek görülür. Bakterilerin prostat içerisinde sürekli barınmasına yol açan bazı prostat bozukluklarında idrar yollarındaki iltihabi durumun tedavisi tam olarak yapılamayabilir. Etkin tedavi için antibiyotik verilmeden önce prostattan kaynaklanan bu bozukluğun saptanması ve düzeltilmesi gerekir. Ancak yine de antibiyotik tedavisinin tümüyle başarılı olmadığı durumlar olabilir.

Kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu bu hastalık grubunun en sık karşılaşılan ancak en az anlaşılabilmiş biçimidir. Her yaştaki erkekte olabilir; bulgular kaybolabilir ve kendiliğinden tekrarlayabilir. Kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu iltihaba bağlı olabilir ya da olmayabilir. İltihabi formunda idrar, meni, ve prostat salgılarında bilinen bir mikrop saptanamaz, ama vücudun iltihaplı durumlara karşı ürettiği savunma hücrelerine rastlanır. Diğer formunda ise bu salgılarda herhangi bir iltihap bulgusu bulunmaz. Tedavi amacıyla uzun süreli antibiyotik tedavisi verilebilir.

Belirtisiz iltihabi prostatit tanısı hastanın herhangi bir ağrı veya rahatsızlık yakınmasının olmadığı ancak menide iltihap hücreleri (lökositler) bulunduğu durumlarda konur. Ürologlar genellikle kısırlık ya da prostat kanserine yönelik tanısal araştırmalar sırasında hastalığın bu formu ile karşılaşırlar.

Radyofrekans Yöntemi

Bel ve boyun eklemlerine giden sinir telleri, bazen sürekli ağrı üretir hale gelebilmektedir. Radyo frekans yöntemi, yüksek titreşimlerle ısı üreterek, sinir telinin bu ağrı iletici görevinin önlenmesinde son derece başarılı sonuçlar veriyor. Yöntemin ağrısız olması, hastanede kalmadan yapılabilmesi, ameliyat gerektirmemesi ve güvenilir olması en önemli üstünlükleridir.

Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneği, ağrıyı şöyle tanımlıyor: Vücudun herhangi bir yerinden kaynaklanan, organik bir nedene bağlı olan veya olmayan, insanın geçmişteki tüm deneyimlerini kapsayan, hoş olmayan özel bir duyu.  20 yıl öncesine kadar hastalıkların bulgusu olarak düşünülen kronik ağrı, günümüzde başlı başına bir hastalık olarak görülüyor ve ekip çalışmasıyla tedavi ediliyor. Her 100 kişiden 85´inin sorunu olabilen ağrıların tedavisi için artık Ağrı Tedavisi Klinikleri var ve bu klinikler tarafından birçok seçenekler sunuluyor.

Modern girişimsel ağrı tedavisi uygulamaları ile uzun süreli ağrılarının yüzde 90´ının iyileşebilmektedir.  Uzun süreli ağrılar için, günümüzde, eski tıbbi bilgilere göre devrim olarak nitelendirilebilecek gelişmeler elde edildi. Bunların en önemlisi, ağrıların tedavisinin gerekliliği konusundaki fikir birliğidir. Özellikle; bir türlü iyileşmek bilmeyen, sık tekrarlayan bel, sırt ve boyun ağrılarının tedavisinde, ülkemiz için yeni sayılabilecek, ancak dünyada uzun yıllardır uygulanan ağrı tedavisi yöntemleri vardır. En çarpıcı olanlardan biri de, radyofrekans uygulamalarıdır. Sürekli olarak ağrı üreten sinir telinin ağrı iletici görevinin, yüksek titreşimler ile ısı üreterek önlenmesidir.

Radyofrekans nasıl uygulanıyor?

Çok yüksek titreşimli bir akım, özel bir kablo ve iğne aracılığı ile, yalnızca ağrıyı taşıyan sinir teline uygulanıyor. Bu cihazı kullanarak yapılan müdahalelerde; belirli bir sinire, kontrollu olarak 40 ile 80 derece arasındaki sıcaklıklar uygulanıyor. Bu durumda; sinirin ağrı sinyallerini iletme özelliği kayboluyor. Bu uygulamayla, yalnızca uygulayan doktorun istediği kadar bir alanda sınırlı olarak sinir telinin ağrı taşıyıcı özelliğine müdahale ediliyor.

Radyofrekans uygulamasının üstünlükleri

Bel, boyun ve sırt ağrılarında etkili sonuç veren radyofrekans uygulamalarının birçok önemli avantajı bulunuyor. İşlemin ağrısız olduğuna, ameliyat gerektirmemektedir.  Tekrarlanması gerekse bile, ilaç içermediği ve cerrahi bir girişim olmadığı için hastaya zarar vermiyor. Son derece hassas cihazlarla, kontrollu olarak yapılıyor. Uygulamanın yapılacağı yer, hareketli çekim yapan röntgen cihazı ile kesin olarak belirleniyor. Radyofrekans uygulanacak olan yerin bulunması ve uygulamanın yapılacağı sinirin bütün özellikleri, elektronik cihaz tarafından belirlendiği için işlem emniyetle gerçekleştirilebiliyor.

Diğer kullanım alanları

Radyofrekans yöntemi bel, boyun ve sırt ağrılarının yanısıra değişik hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Şeker hastalığına bağlı ayak yaraları ve ağrıları, kol veya bacak kopması sonrası ağrılar gibi birçok alanda radyofrekans yöntemini kullanılmaktadır.

Kırıklardan sonra ortaya çıkan ve uzun dönemde geçmeyen yanmalı ağrılar, zona ve zona bittiği halde şiddetli olarak devam eden ağrılar, ameliyat gerektirmeyen ancak şiddetli ağrı veren bel disk yırtıklarında omurların arasındaki yastıkçıkların yakılmasında etkin olarak kullanılıyor. Uygulamadan sonra; ağrılar birkaç yıl veya tamamen kayboluyor. Gerekirse tekrarlanabiliyor. Böylece; uzun süreli bel ve boyun ağrıları çeken hastalar, daha önce şiddetli ağrılar nedeniyle yapamadıkları egzersizleri ve fizik tedavi uygulamalarını yapabiliyor. Yaşam kaliteleri yükseliyor.

Radyoterapi alan hastalar için cilt bakım kılavuzu

Genel Bilgiler:

Radyoterapi, deride tahriş, kızarıklık, bronzlaşma, kuruma, pullanma gibi yan etkilere neden olabilir. Bu değişiklikler tedaviye başladıktan 2 ya da 3 hafta sonra başlayabilir. Tedavi tamamlandıktan sonra da devam edebilir, zamanla kaybolacaktır.

Beklenen Reaksiyonlar

Ciltte güneş yanığı benzeri kızarıklık, kararma, sulu cilt reaksiyonu, sadece tedavi alanında geçici ya da kalıcı saç dökülmesi gibi yan etkiler görülebilir. Doktorunuz bu yan etkileri en aza indirebilecek önlemleri alacaktır. Cildinizde gelişebilecek yan etkileri en aza indirebilmek için aşağıdakiler tavsiye edilmiştir.

  • Cildinizi tedavi süresince ve sonrasında doğrudan güneş etkisine maruz bırakmayın. Tedavi tamamlandıktan sonrada en az 15 koruma faktörlü kremler kullanarak güneşe çıkınız.
  • Ilık suyla duş alın ve tedavi alanını hafifçe kurulayın. Yıkanırken mutlaka yumuşak sabun ya da bebek şampuanı kullanınız.
  • Doktorunuz önermediği sürece tedavi alanına krem, losyon, merhem, pudra, deodorant, parfüm veya kolonya sürmeyiniz.
  • Tedavi başladığında doktorunuzun önereceği nemlendirici kremi tedavi alanınıza doktorunuzun önereceği tarife göre kullanabilirsiniz. Bu nemlendirici cildinizin kurumasını ve pullanmasını engeller. Tedaviye gelmeden 2-4 saat önce cildinize krem sürmeyiniz.
  • Cildinizi sıkan, tahriş eden giysiler (sutyen, dar külotlar, taytlar vb.) yerine pamuklu, cildinize nefes aldıran, hafif kıyafetler tercih ediniz.
  • Tıraş bıçağı (jilet) kullanmayın. Bunun yerine elektrikli tıraş makinesini tercih ediniz.
  • Tedavi alanına buz kalıbı, sıcak ütü koymayın. Aşırı sıcak ve soğuk etkisinden koruyunuz.
  • Tedavi alanına masaj yaptırmayınız.
  • Tedavi alanının üzerini örtmeyiniz ve hava almasını sağlayınız.
  • Tedavi öncesinde cildinize krem sürmeyiniz.
  • Tedavi süresince denize ya da havuza girecekseniz mutlaka doktorunuza danışınız. Çünkü tuzlu su ve klor cildinizi tahriş edebilir. Günlük, ılık suyla duş ya da banyo yapabilirsiniz.
  • Cildinize, planlama (simülasyon) sırasında çizilen işaretleri yıkayarak çıkarmaya çalışmayınız. Tedavi alanının sınırlarını görebilmek için ek belirteçlere ihtiyaç duyulabilir. Bu çizgiler tedavinizin sürmesi için gereklidir. Çizgiler sizi tedaviye alan görevli tekniker tarafından her gün kontrol edilir. İzlerin silinmesi halinde doktorunuza ya da görevli teknikere danışınız. Bu çizgiler giysinize bulaşabilir ve leke bırakabilir ancak tedaviniz sona erdikten sonra zamanla kaybolacaktır. Sertçe sürterek çıkarmaya çalışmayınız.
  • Unutmayınız bu tavsiyeler sadece tedavi alanı içindeki cilt için geçerlidir.
  • Her bireyin cildi, ışın etkisine farklı yanıtlar verir. Cildinizde ağır yan etkilerin oluşmasını istemiyorsanız bu kitapçıktaki tavsiyelere mutlaka uyunuz.
  • Cildinizde; ateş, ağrı, kızarıklık, kabarcık, ıslaklık, akıntı ya da farklı bir sorun halinde mutlaka doktorunuza haber veriniz.

 

 

Radyotrapi hakkında bilgilendirme

Radyoterapi Nedir?

Radyoterapi, kanserli hastaların tedavisinde en etkili yöntemlerden biridir. Basitçe ifade edersek, radyoterapi tümörlere tedavi amacıyla yüksek enerjili ışın uygulamasıdır. Yalnızca kanserli tümörlere değil bazen kanser olmayan iyi huylu tümörlere de uygulanabilir.

Radyoterapi kanserli hücrelerin büyümesini, üremesini engeller ve normal dokulara yayılmasını önler. Çoğu durumda, radyasyon tedavisi tümörü tam olarak yok edebilmektedir.

Radyoterapi bazen ilaç tedavisi (kemoterapi) ile birlikte, bazı hastalarda cerrahi müdahale öncesi tümörü küçültmek amacıyla, bazı hastalarda ise cerrahiden sonra kalan kanser hücrelerini çoğalmadan yok etmek için kullanılır.

İnternal (dahili) Radyoterapi:

Kanserli hücrelerin bulunduğu yere doğrudan ışın verebilmek için, vücudun içine küçük bir radyoaktif malzemenin (implant) yerleştirilmesidir.

Eksternal (harici) Radyoterapi:

Radyoterapinin en sık kullanılan şeklidir. Radyasyon cihazı, yüksek enerjili ışınları tümör ve çevresindeki dokulara doğrudan gönderir

Eksternal radyoterapi ilgili olarak şu önemli bilgileri dikkatinize sunarız:

  • Radyoterapi ağrı vermeyen bir işlemdir ancak her bir seans süresince tamamen hareketsiz durmalısınız
  • Çevrenizdeki insanlara ışın yaymazsınız, bu konuda kaygılanmayın.
  • Tedavi süresince normal hayatınızı sürdürmenizi öneriyoruz
  • Başa ya da omuz bölgesine radyasyon uygulanmadıkça çoğu hastada saç kaybı görülmemektedir.

Tedavi Ekibi:

Radyasyon Onkoloğu : Radyoterapi üzerine uzun yıllar eğitim görmüş doktordur. Sizi muayene ederek vücudunuzun hangi bölgesine ne kadar radyoterapi uygulanacağına karar verir. Tedavi süresince sizi haftada bir kez muayene edecek, takip edecek ve tümördeki değişiklere bağlı olarak tedavinizde gerekli değişiklikleri yapacaktır. Radyoterapi süresince karşılaştığınız yan etkileri ve bunlara bağlı şikayetlerinizi mutlaka doktorunuza bildirin. Bu yan etki ve şikayetlerinize yönelik gerekli tedaviler yapılacaktır.

Tedaviler tamamlandıktan sonra da sizi radyasyon onkoloğunuz düzenli aralıklarla takip edecektir.

Radyasyon Fizikçisi: Radyoterapi planlamasında ve uygulamasında Radyasyon Onkoloğuyla birlikte çalışır.

Radyoterapi Teknikeri: Radyasyon tedavisi cihazlarını kullanmak üzere yüksek öğrenim görmüş deneyimli elemanlardır. Tedavi esnasında odada sizinle birlikte kalmazlar ancak kapalı devre ekrandan sizinle devamlı iletişim halindedirler. Tedavi pozisyonunuzu ayarlar, cihazı çalıştırırlar. Tedavi doğruluğunu değerlendirme amacıyla filmler çekerler.

Onkoloji hemşiresi: Tedaviniz süresince sizinle görüşür, tansiyonunuzu ve ağırlığınızı ölçer. Aldığınız tedaviye göre radyasyonun sık görülen yan etkileri, tedavi süresince yapmanız ve yapmamanız gerekenler konusunda sizi bilgilendirir. Doktorlarınızla sıkı bir iletişim halinde sorunlarınızı çözmeye çalışacaktır. Herhangi bir sorununuzda öncelikle hemşirenize bilgi veriniz.

Sekreter: Kliniğimize başvurduğunuz zaman ilk görüşmeniz gereken kişidir. Sorunlarınızla ilgili olarak sizi yönlendirir ve size yardımcı olur. Doktorunuzla görüşmeniz için randevunuzu düzenler. Hastane dosyalarınızı temin eder. Sağlık güvencenize uygun şekilde sevk ve tedavi ücretleri ile ilgili bilgi verir. İstenen tetkiklerin bilgisayar kaydını yapar ve sonrasında yapılması gerekenler için yol gösterir. Radyasyon tedavisi başlama kararı alındıktan sonra size özel radyasyon tedavisi dosyası düzenler.

Değerlendirme ve radyoterapi uygulanması kararı:

Dosyanız, filmleriniz, test sonuçlarınız doktorlar tarafından incelenir. Muayene yapılır, gerekli testler yapılır, gerekli görülürse bazı testler yeniden istenebilir.

Ayrıntılı değerlendirme sonrasında doktorlarınız size radyasyon tedavisi uygulamaya karar verirse tedavi planlaması ve simülasyon için randevu verilir. Doktorunuz tarafından size uygulanacak radyasyon tedavisinin yan etkileri anlatılır ve tedavi planlanır. Bu aşamada sormak istediğiniz her soru tüm açıklığı ile ve anlaşılır bir dille cevaplanacaktır. Size kolaylık ve rahatlık sağlayacaksa bir yakınınız bu görüşme sırasında yanınızda bulunabilir.

Bilgilendirilmiş Onam Formu:

Bilgilendirilmiş Onam Formu size uygulanacak radyasyon tedavisi konusunda bilgilendirilmenizi sağlar ve tedavinin kolayca uygulanabilmesi için yardımcı olur.

Randevular:

Randevu saatinize özen göstermeniz tedavi planlama aşamalarının aksamadan ilerleyebilmesi için önemlidir. Kimi zaman beklenmedik durumlar ve tedavi planlamasında bir takım aksaklıklarla buna bağlı bir takım gecikmeler olabilir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.

Tedavi Planlaması ve Simülasyon:

Radyasyon tedavisi ekibi tarafından sizin hastalığınıza özel bir tedavi planlaması yapılacaktır. Bu planlamanın önemli bir kısmı similatör olarak adlandırılan bir cihaz yardımıyla yapılır. Bu cihazda tedavi edilecek alanlar belirlenir. Hesaplamaların yapılmasında diğer tedavi planlama cihazları kullanılır. Simülasyon sırasında radyasyon tedavisi amaçlı ışın verilmez.

Hastalığın Özelliğine Göre Uygulanacak İşlemler:

– Teknikerler, tedavi sırasında vücudun sabit kalmasını ve her gün aynı pozisyonda ve hassas doğrulukta radyasyon almanızı sağlamak amacıyla özel plastik veya flasterlerden immübilizasyon aletleri yapabilir.

– Tedavi uygulanacak alanda cilt üzerine özel bazı kalemlerle işaretler çizilecektir. Lütfen tedavi süresince bu çizgileri yıkamayın ve silindiği takdirde mutlaka tedavi teknikerine iletin, kendiniz kesinlikle çizmeye çalışmayın.

– Tedavi sırasında, hastalık bulunmayan normal dokularınızı ve organlarınızı korumak amacıyla özel kurşun bloklar kullanılır. Tedavi cihazları tamamen güvenli olup sadece çizimle belirlenen alana planlanan radyasyon uygulanacaktır. Simülasyondan sonra doktorunuz durumu değerlendirmek ve uygun radyasyon dozunu belirlemek için zamana ihtiyaç duyacağından ve tedavinizin planlandığı cihazda randevu olanağı olmayabileceğinden, tedavinin başlaması birkaç gün gecikebilir.

Tedavi Süreci :

Hastalığınıza göre değişmekle birlikte, radyasyon tedavisi genellikle birkaç hafta süresince ve haftada 5 gün verilecektir. Doktorunuza tedavinin ne kadar sürebileceğini sorabilirsiniz.

Tedavi süresince doktorlar tarafından en az haftada bir kez yapılacak muayenelerde, tartılacaksınız ve kan sonuçlarınız değerlendirilecektir. Bu muayeneler, sizin ve aileniz için doktorunuza soru sorma fırsatı yaratır. Bu süre dışında doktorunuzu görme isteğinizi teknikerlere ve hemşirelere bildiriniz.

Randevu gününüzde kliniğimize geldiğinizde, her zaman tedavi gördüğünüz cihazın teknikerine hazır olduğunuzu bildiriniz. Normal tedavi süresi 15 dakikadan daha kısa sürmesine rağmen lütfen kliniğimizde 1 saatten fazla kalabileceğinizi hesaplayarak geliniz.

Eğer randevunuzdan yarım saat sonra henüz tedavi için çağrılmadıysanız, durumu sekretere bildiriniz.

Tedavi: Tedavi ağrı vermeyen bir işlemdir. Ancak tedavi masasında hareketsiz durmanız gerekmektedir. Tedavi cihazı tümöre değişik açılardan radyasyon verebilmek için çevrenizde hareket edebilecektir.

Radyoterapi teknikerleri, masaya çıkmanıza, cildinizin üzerindeki işaretlere göre doğru pozisyonu almanıza yardımcı olacaktır.

Teknikerler tedavi süresince odada sizinle birlikte olmayacak ancak kapalı devre ekran ile sizi görecek, sizi duyacak ve sizinle konuşacaktır. Yakınlarınızın tedavi odasına girmesine izin verilmez.

Olası bazı yan etkiler: Bazı hastalarda hiç yan etki olmazken bazılarında görülür. Bu yan etkiler genellikle çok şiddetli değildir ve tedaviden birkaç hafta sonra kaybolur. Tedavi süresince halsizlik ve iştahsızlık olabilir. Bu nedenle mümkün olduğunca iyi dinlenmeniz ve iyi beslenmeniz gereklidir. Diğer yan etkiler vücudun ışın alan bölgesine göre değişir. Gördüğünüz yan etkiyi doktorunuza, teknikerlere ya da hemşireye söyleyin.

Kendinize İyi Bakın:

Tedavi süresince sağlığınıza özen göstermeniz oldukça önemlidir. Bu bakımdan aşağıdaki önerilerimizi dikkatinize sunarız:

Beslenme : Gücünüzü tekrar kazanmak, hasarlanmış hücrelerin tekrar onarılması için çok önemlidir. Dengeli beslenip kilonuzu korumaya çalışmanız tedaviye bağlı oluşabilecek halsizlik gibi yan etkileri azaltacaktır. Yüksek proteinli besinler sizin için özellikle gereklidir. Vücudunuzun büyük kısmı proteinlerden yapılmıştır. Bunun için ne kadar proteinli besin tüketirseniz kendinizi o kadar iyi hissedersiniz. Et, yoğurt, baklagiller, yumurta, süt, balık proteinli yiyeceklere örnektir.

Egzersiz: Radyasyon tedavisi sırasında normal yaşantınızı mümkün olduğunca devam ettirmenin yanında çok iyi dinlenin.

İlaçlar: Sürekli olarak kullandığınız ilaçlar hakkında doktorunuza mutlaka bilgilendirin.

Takip:

Tedaviniz tamamlandıktan sonra hastalığınızdaki iyileşmenin ve genel durumunuzun değerlendirilmesi amacıyla belirli aralıklarla doktorunuz tarafından kontrolllere çağrılacaksınız. Kendinizi iyi hissediyor olsanız dahi bu kontrol randevularına özenle uymanız, tedaviniz açısından mutlaka gereklidir.

 

Retina Hastalıkları

İlerleyen yaş, diyabet, yüksek tansiyon gibi hastalıklara ya da tümörlere bağlı olarak gelişebilen retina hastalıkları erken tanı konulduğunda ameliyatla tedavi edilebiliyor.

Görme keskinliğindeki azalma, cisimleri eğri, ya da olduğundan küçük algılama ve renkli görmeyle ilgili sorunlar gözün retina tabakasında bir sorun olduğu anlamına gelebilmekte ve mutlaka ciddiye alınması gerekmektedir.

Gözün esas görevi olan görme işlevi retina tabakasında başlıyor. Işık retinada fotokimyasal reaksiyonlara neden oluyor. Bu reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan sinir iletisi, beynin bir bölümü olan oksipital kortekse geldiğinde de görme olayı gerçekleşiyor.

Çok önemli bir işlevi olan retinada meydana gelen hastalıklar da görme kalitesini ciddi olarak etkileyen sorunlara yol açıyor.  Retinada yırtıklar, delinmeler, damar bozukluğuna bağlı hastalıklar sık görülüyor. Özellikle diyabet hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan retina hasarı (diyabetik retinopati) görme kaybına yol açan hastalıklar arasında yer alıyor. Damar tıkanıklıkları, yüksek tansiyona bağlı hasarlar, orak hücreli anemi, makro anevrizmalar, kalıtımsal dejenerasyonlar, yaşa bağlı az görmeler, makula ödemi ve göz içi tümörleri de retinayı etkileyen hastalıklar arasında yer alıyor.

Düzenli Muayene Önemli

Yaşa göre belirli zaman aralıkları ile yapılacak rutin göz muayeneleri retina hastalıklarının erken tanısında büyük önem taşıyor. Birçok göz hastalığı hastanın fark edebileceği bazı belirtiler veriyor.  Örneğin sinek uçuşması, şimşek çakması, siyah lekelerin görülmesi dikkate alınması gereken şikayetlerdir. Retina hastalıklarının büyük bir bölümü ise bazı sistemik hastalıkların etkisi ile ortaya çıkar. Diyabet, yüksek tansiyon, orak hücreli anemi hastalığı olan kişiler erken tanı amacıyla hekimleri tarafından göz hekimlerine yönlendirilmelidir. Muayene neticesinde tablonun şiddetine göre kontrol muayeneleri düzenleniyor.

Retina muayenesi

Retina muayenesinde öncelikle görme keskinliği saptanıyor. Bunun için özel görme eşelleri kullanılıyor. Bunlar çeşitli büyüklükte ve alt satırlara indikçe gittikçe küçülen harfleri içeren özel tablolar. İkinci aşamada oftalmoskobik muayene geliyor. Işık kaynağı ile birlikte değişik dioptride lensler kullanarak veya üç aynalı kontakt lensler ile retina ayrıntılı bir şekilde incelenebiliyor.

Görme alanı şikayeti olan hastalara veya tanıda yardımcı olabilmesi amacı ile görme alanı muayenesi yapıldığı belirtiliyor.  Retinanın görme noktası, optik sinir hastalıkları, glokom, görme yolunda defekt yapabilecek kafa içi lezyonların tanı ve takibinde görme alanı muayenesi oldukça değerlidir. Kırıcı ortamların opak olduğu, saydamlığını yitirdiği durumlarda yüksek frekanslı ses dalgalarından yararlanılan ultrasonografi yöntemine başvurulur.

Retinanın damarsal hastalıklarının tanısında ve tedavisinde ise anjiyografiler kullanılıyor. Anjiyografiler iki değişik boyanın uygulanması ile çekiliyor.  Floresein anjiyografi (FFA) retina dolaşımını gösterirken, indosiyanin yeşili (ICG) koroid dolaşımını gösterir. FFA; diabetik retinopati, damar tıkanıklıkları gibi hastalıkların, ICG; özellikle yaşa bağlı makula dejeneresansların tanısı ve tedavisinde uygulanır. Makula hastalıklarının tanı ve takibinde FFA+ICG e ilave Optik Kohorens Tomografi (OCT) denilen ultrason benzeri bir muayene yöntemi uygulanır ki, bunda kızıl ötesi ışık kullanılarak retinaya iletilip geri yansıyan ışığın sayesinde retinanın mikron çözünürlüklü kesitleri elde edilir. Makulada strüktürel değişikliklerin en iyi görüldüğü bir yöntemdir. Retina fizyolojisi ise elektrofizyolojik testler ile ölçülür. Elektroretinografi retinanın ilk iki nöron fonksiyonunu, elektro okülografi retina pigment epitelinin, uyarılmış görsel cevap (VER) ise retina ganglion hücrelerinin ilerisindeki görme sisteminin fonksiyonunu ölçer. Özellikle herediter hastalıkların tanısında başvurulan muayene yöntemidir.

Tedavide kullanılan yöntemler

Retina hastalıklarının tedavisinde enfeksiyon, optik nörit, bazı tip üveitler ve makula ödemi dışında medikal tedavinin yeri bulunmuyor. Laserin ise retina hastalıklarının tedavisinde özel bir yeri bulunuyor. Laser özellikle ileri dönemde olmayan diyabet hastalığı, retina yırtıkları ve vasküler hastalıkların tedavisinde tek tedavi seçeneği olarak kabul ediliyor.

Cerrahi tedavi ise retina dekolmanı proliferatif diabetik retinopati çekilmeyen göz içi sıvısındaki bulanıklıklar, travmaya bağlı göz içi yabancı cisim ve kanamalar, enfeksiyonlar, makula deliği, makula önü zar gibi bazı makula hastalıklarında ve ön segment rekonstrüksiyonunda uygulanır.

Arka retina cerrahisi

Retinanın cerrahi tedavisi ise göze dıştan yaklaşım ile (basit tip retina dekolmanı), veya göziçi yaklaşım ile (vitrektomi) tedavi ediliyor.   Dıştan yaklaşımda silikon sponj (sünger) veya bantların yerleştirilmesi ile retina pigment epiteli ve retina temasa getirilir. Vitreus hastalıkların cerrahi tedavisinde son yıllarda büyük ilerleme kaydedilmiştir. Bu cerrahi teknikte amaç, göz içi sıvısındaki bulanıklıkları temizlemek ve vitreoretinal traksiyonları önlemek ve serbestleştirmektir. Pars plana yolu ile vitrektomi en çok uygulanan prosedürdür. Değişik tip vitrektomi ünitleri vardır. Bütün cihazların fonksiyonları kesme, aspire etme esasına dayanır. Ameliyatlar mikroskobik kontrol ve fiberoptik aydınlatma altında yapılır. Vitrektomide ise dıştan açılan 3 delikten ameliyat gerçekleştirilir. Bu deliklerden birinden devamlı infüzyon sıvılı gelirken diğerinden ışık kaynağı üçüncüsünden ise mikrocerrahi aletleri sokularak ameliyat yapılır.

Retina cerrahisinde uygulanan tekniklerin başarısı erken tanıyla doğru orantılı.  1 hafta içerisinde ameliyat edilen retina dekolmanlarında tama yakın cerrahi ve görsel başarı elde edebilmek mümkün iken gecikmiş bir olguda yüzde 100 cerrahi başarıya rağmen görsel sonuç daha düşük kalır. Çok değişik hastalık gruplarına bu ameliyat uygulandığı için tek bir oran vermek doğru olmaz. Kabaca söylenirse yüzde 80-90 arası diyebiliriz. Retina cerrahisi görme siniri sağlam olduğu sürece ameliyat tekrarlanabilir.

Göz bulguları normal, gözü etkileyecek sistemik hastalığı olmayan erişkinlere, bir şikayetleri yoksa 2 yılda bir doktor kontrolünden geçmeleri öneriliyor. Diyabet, yüksek tansiyon gibi sistemik problemi olan hastalara ise daha sık aralıklarla kontroller öneriliyor.

Romatizma

Romatizma Hakkında Sık Sorulan Sorular

Sağlıklı Doğum Yapabilmek İçin

Doğum öncesi tanı yöntemleri; anne adayının yaşının 35’in üzerinde olduğu veya ailede kromozom bozukluğu bulunduğu durumlarda özellikle uygulanıyor. Böylelikle, olumsuz gelişmeler gebelik sürecinde belirlenip önlem alınarak sağlıklı doğum yapma olanağı sağlanıyor.

Kadınların iş yaşamında daha fazla yer almasına bağlı olarak çocuk sahibi olma yaşını ertelemeleri, anormal bebek doğurma riskini artırıyor. Uzmanlar 35’li yaşlarda doğum yapmayı tercih eden kadınlarda hem kromozom anomaliliği, hem de şeker, yüksek tansiyon gibi sistemik hastalıkların görülme ihtimalinin yükseldiğine dikkat çekiyorlar. 35 yaşın üzerinde doğum yapan kadın sayısının artması ise doğum öncesi tanı yöntemlerine başvuru oranını artırıyor. Doğum öncesi tanı yöntemleri sayesinde anne karnındaki bebekte kromozom hastalığı olup olmadığı başarıyla belirlenebiliyor.

Toplumda ortalama 800 doğumda bir görülen Down sendromu , yani mongol bebek doğurma ihtimalinin 30 yaşındaki bir gebede 1200’de bire, 35 yaşındaki gebede 300’de bire, 39 yaşında ise 169’da bire ulaştığı belirtiliyor. Doğum öncesi tanı yöntemlerinin girişimsel ve girişimsel olmayan yöntemler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Girişimsel olmayan yöntemler içinde ultrasonografi ve biyokimyasal testler yer alıyor. Amniyosentez, koryon villus örneklemesi, kordosentez ve fetus doku örneklemesi ise girişimsel yöntemler olarak kabul ediliyor.

Girişimsel olmayan yöntemler

Ultrasonografi: Kromozom bozukluğuna bağlı olan veya olmayan yapısal hastalığı olan fetuslardaki bulguları saptayarak girişimsel tanı yöntemlerini gerekli kılıyor. Ultrasonografinin kromozom anomalisi olan fetuslarda pozitif bulgu verme oranı yüzde 50-70 olarak kabul ediliyor.

Biyokimyasal testler: Annede yapılan bu testler yüksek riskli fetusları saptamaya yarıyor. Kromozom hastalıklı bebeklerde yüksek risk belirleme oranı yaklaşık yüzde 70.

Girişimsel tanı yöntemleri

Koryon villus örneklemesi: İnce bir iğne ile anne karnına girilerek plasenta villuslarından yaklaşık 5 mg hücre kümesi alınarak bu test uygulanıyor. Uygulama 10-14 üncü gebelik haftaları arasında yapılıyor.

Amniyosentez: Anne karnındaki amniyon yani su kesesi içerisine girilerek buradan 15-20 cc sıvı alınması yöntemi. Alınan sıvı kültür ortamında üretilerek fetusa ait hücrelerde kromozom anomaliliği olup olmadığı saptanabiliyor. 16-18 inci gebelik haftaları arasında yapılıyor.

Kordosentez: Fetusa ait göbek kordonuna girilerek bir miktar fetus kanının alınması ile yapılan bir test. Kordosentez gerek olduğunda herhangi bir zamanda yapılabilir.

Fetus doku örneklemesi: Fetusa ait cilt, karaciğer ve kas dokusundan biyopsi alınarak aranılan hastalığa ait bulgu olup olmadığı araştırılıyor. Gebeliğin 17-20 inci haftaları arasında uygulanabiliyor.

Girişimsel yöntemlerin riskleri

Girişimsel yöntemler uygulanıldığında anne ve bebek için risk oluşturabilir. Bu dönemde annede nadir olarak enfeksiyon gelişebilmektedir. Fetusda ise eş zamanlı ultrasonografi ile yapıldığından iğne ile yaralanma gibi doğrudan problemler çok çok nadir görülüyor. Ancak bu işlemler sonrası gebeliğin düşükle sonlanma riski var. Bu risk amniyosentez için 200-300 gebelikte bir iken koryon villus doku örneklemesi ve kordosentez için yüzde 1-2 civarındadır.

Gebe kalmayı düşünüyorsanız

Gebe kalmayı düşünen kadınların yaşları ileriyse, kendileri veya eşlerininin ailesinde özürlü bir birey varsa genetik danışmana başvurmaları gerekiyor. Anne olmak isteyen kadınlara ayrıca alkol, uyuşturucu ve sigara gibi zararlı alışkanlıkları bırakmaları gerektiğini vurgulanmaktadır. Gebe kalma olasılıkları yüksekse radyasyona maruz kalacakları röntgen, tomografi gibi tetkikleri yaptırmamaları gerekiyor. Gebe kalmayı düşünen kadınlara ise doktora danışmadan ilaç kullanmamalarını, gebelik öncesi kadın-doğum uzmanına muayene olmalarını ve günde 400 mikrogram folik asid içeren vitamin kullanmalarını öneriyoruz.

Sarkoidoz

Lenf düğümleri, akciğerler, karaciğer, deri ve diğer dokuları etkileyen granülomatöz bir iltihabi durumu içeren bir hastalık olan sarkoidozun nedeni bilinmemektedir. Olası nedenler arasında hipersensitivite cevabı, genetik yatkınlık veya kimyasallar sayılmaktadır. Hastalık sıklıkla Afrika kökenli Kuzey Amerikalılar’da ve Kuzey Avrupalı beyazlarda görülmektedir. Afrika kökenli kadınlar, Afrika kökenli erkeklere göre bu hastalıktan daha fazla etkilenmektedirler.

Görülen yakınmalar arasında hastalık hissi, ateş, nefes darlığı, öksürük, deri lezyonları, kaşıntı, baş ağrısı, görme bozuklukları, nörolojik değişiklikler, koltuk altında şişmiş bezeler, büyümüş karaciğer, ağız kuruluğu, yorgunluk (çocuk hasta grubunda en sık görülen yakınmalardan), kilo kaybı (çocuk hasta grubunda en sık görülen yakınmalardan), azalmış göz damlası, nöbet, burun kanaması, eklem katılığı, saç dökülmesi, göz yanması, gözlerde kaşınma ve akıntı, solunum seslerinde değişiklik olabileceği gibi hiç bir yakınma olmayabilir.

Yapılacak testler arasında tam kan sayımı, direkt akciğer filml, lenf nodu biyopsisi, deri lezyonları biyopsisi, bronkoskopi ve açık akciğer biyopsisi sayılabilir.

Mevcut olan hastalık aynı zamanda serum fosfor, paratiroid hormon düzeyi, akciğer Ca taraması, sinir biyopsisi, serum immünoelektroforezi, idrar ve serum kalsiyum değerlerini değiştirebilir.

Herhangi bir şekilde kendinizde bu hastalığın olmasından şüphe ediyorsaniz, en kısa zamanda aile hekiminize danışınız.

SARS ( Severe Acute Respiratory Syndrome )

2003 yılının başında, ilk olarak Çin’in Guangdong eyaletinde görülmeye başlayan bir hastalık Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere tüm sağlık uzmanlarının dikkatini çekmeye başladı.  Hastalık tablosuna “Severe Acute Respiratory Syndrome (SARS)” denmesi ile birlikte nedeni bilinmeyen hastalığın yarattığı sonuç olan “ani gelişen ciddi solunum yetersizliği” tanımlanmış oldu.

Uzak-doğu ülkeleri başta olmak üzere çok merkezli laboratuvarlarda tanı amaçlı çalışmalar devam etmektedir.  Bu merkezlerde elde edilen sonuçların paylaşılması, benzer yakınmalara sahip kişileri tedavi etmek durumunda olan hekimlere yardımcı olabileceği gibi hastalık hakkında toplumsal farkındalığa da neden olacaktır.  Bilim adamları, daha önceden tanımlanmamış “coronavirus” ailesinden bir virüsü, SARS hastalarında saptamışlardır.

Şubat, 2003’de görülen ilk olgunun ardından Nisan ayının başından beri ABD’de 70 olgu saptanmıştır.  Bilimsel yayınlarda 38-75 yaş aralığındaki insanlarda SARS geliştiği görülürken, cinsiyete göre farklılık saptanmamıştır.  Ancak, onbeş yaş altı çocuklarda da görüldüğüne dair haberler vardır.  Yüzde üç-dört olguda ölüm geliştiğine dair bulgular bulunmaktadır.

38°C’nin üzerinde ateşle başlayan duruma titreme, baş ağrısı, boğaz ağrısı, burun akıntısı, halsizlik ve kas ağrısı önde olmak üzere tüm vücut ağrısı eşlik edebilmektedir.  Halk sağlığı uzmanları, kişiler arasındaki yakın ilişki sonucunda yayıldığını düşündükleri hastalığın ana bulaşma yolu havadaki damlacıklar yoluyladır.  Kuru öksürük ve nefes darlığı gelişir.  Akciğer filmi ateşli dönemde normaldir.  Karaciğer fonksiyon testlerinde bozulma ile birlikte serum lökosit ve trombosit sayılarında düşme görülür.  %80-90 olgu 6-7 günde düzelir.  Ancak, olguların %15’inde mekanik ventilasyon ile solunum desteği gerekebilir.

Görülen SARS olgularının birçoğu, daha önceden tespit edilen olguların yakın ilişkide bulunduğu kişiler ile birlikte, onların bakımları ile sorumlu sağlık personeli içerisinden çıkmaktadır.  Bu da kişisel temizlik yöntemleri ile enfeksiyon kontrol yöntemlerine yeteri kadar dikkat edilmemesi sonucudur.

Hasta olunduğundan ya da yakın çevrede bir hastanın bulunduğundan şüpheleniliyorsa veya bu hastaların tıbbi bakımını sağlamakla yükümlü bir ekipte bulunuluyorsa; maske takılmalı ve özellikle öksürür veya hapşırırken ağız örtülmelidir.  Hasta eşyalarına ve kullanılan tıbbi aletlere dezenfeksiyon uygulanmalıdır.  Eldiven kullanılsa bile eller sabunlu su ile yıkanmalıdır.  Hasta ile ilgilenen personel göz koruması, önlük ve maske kullanmalıdır.   Hasta odalarının havası ana sisteme verilmemeli; kapalı kapılı ve negatif basınçlı odalar olmalıdır.  Özel bir sistem yoksa havalandırma cam açılarak yapılmalıdır.  Hastaların bakıldığı yer ve personel ayrılmalıdır.  Tek kullanımlık ekipman kullanılmalıdır.

On gün için hastayla teması olup yukarıdaki şikayetleri başlayanlar on gün işten ayrılıp toplu temastan uzak tutulmalıdır.  Hasta uçakla nakledildiyse uçuş sonrası dezenfeksiyon uygulanmalıdır.   Hasta materyallerini inceleyen laboratuvar personeline de tam koruma uygulamalıdır. Hastadan alınan örnekler laboratuvara gönderilirken, laboratuvar bu konuda mutlaka uyarılmalı, hasta hakkındaki gerekli bilgiler verilmelidir.

SARS nedeni olarak bir bulaşıcı etken üzerinde durulduğundan bu etkene yönelik antiviral ilaçlar kullanılabilir. Ayrıca ikincil enfeksiyonların da araştırılması önemlidir.  Yapılan etken tanımlayıcı çalışmaların ardından hangi antibiyotik veya antiviral ilacın kullanılacağı belli olacaktır. Bunların dışında genel yaşam desteği uygulanmalıdır.  Ateşsiz geçen 48 saat, öksürüğün kesilmesi, kan testlerinin normale dönmesi ve akciğer filminin normal olarak değerlendirilmesi ile tedavi ve iyileşme izlenir.

Dünyanın içinde bulunduğu durum itibariyle akla gelebilecek biyolojik saldırı olasığını destekleyecek yönde elde bilimsel bulgu yoktur.  Hastalığın yöresel özelliği olması ve bu yöre ile ilişkili yapılan seyahatlerde kişisel temizlik ve el yıkama gibi enfeksiyon kontrol yöntemleri uygulanmalıdır.

 

Sezaryen

• Bebeğe bağlı sebepler
• Duruş bozuklukları
• Bebeğin eşine bağlı sebebler
• Gebeliğe bağlı /ortaya çıkan sebebler
• İri bebek
• Çoğul gebelikler
• Kıymetli gebelikler
• Anneye bağlı sebepler(Vücüt yapısı)
• Travay esnasında gelişen sebebler.

SEZARYEN AMELİYATININ AŞAMALARI

Hastaneye Gidiş
• Doktorunuzla sezaryan operasyonuna karar verdiğiniz gün,randevu saatinden 30-60 dakika önce hastanede olmanız gerekir.
• Anestezi türü ne olursa olsun operasyondan 6 saat öncesinden aç olunmalı.
• Hastanede yatış işleminiz sonrası odanıza alınacaksınız.

 

Ameliyat Öncesi Hazırlık
• Hemşire tarafından dosya bilgileri(durumunuzla ilgili öykünüz) doldurulur.
• Anestezi hekimi sizi değerlendirir.
• Gerekli kan tetkikleri çalıştırılır.
• Hasta önlüğü giydirilir.
• Operasyon sahasının temizliği kontrol edilir.(Pubik traş)
• Bebek kalp sesleri dinlenir.
• Doktor istemine göre barsaklarınızı boşaltmak amaçlı lavman yapılabilir.
• Ameliyathaneye gitmeden önce mutlaka idrarınızı yapmanız gerekir.
• Ameliyat saati geldiğinde bir bebek hemşiresi,bir ebe/hemşire eşliğinde yatağınızda ameliyathaneye indirilirsiniz.

Ameliyathanede Hazırlık
• Ameliyathane tahmininizden daha kalabalık olabilir.Kadın doğum doktoru,asistan,ameliyathane hemşiresi,bebek hemşiresi,çoçuk doktoru.anestezi hekimi,anestezi teknisyeni..
• Yatağınızdan ameliyat masasına geçmeniz istenir.
• Tansiyon aleti kolunuza takılır.Kalp atımlarınız monitörden izlenir.Serum bağlanır.
• Epidural anestezi uygulanacaksa oturur veya yan yatar pozisyon verilir.
• Genel anestezi ise kolunuza takılan ince bir katater yardımı ile damaryolundan mai verilir.
• Tüm karın bölgesi meme altından bacakların yarısına kadar antiseptik solusyon ile temizlendikten sonra sadece ameliyat sahası açıkta kalacak şekilde steril örtüler örtülür.Artık bebeği çıkarmaya başlamak için her şey hazırdır.Bu işlemler sırasında uyanıksınız.

Sezaryan
• Kesi bölgesinden önce bebeğin başı sonra gövdesi doğurtulur.Asistan hekim tarafından rahmin tepesine bastırılarak bebeğin doğumuna yardımcı olunur.Eğer epidural anestezi uygulanmışsa bu aşamada karın bölgenizde bir baskı hissedebilirsiniz.
• Bebeğin eşi çıktıktan sora kesi bölgesi dikilir.

Laser dikiş diye bir şey yoktur.

Ameliyattan Hemen Sonra
• Ameliyat bittikten sonra 15-20 dk ayılma odasına alınılır.Tüm bulguların normal olduğu zaman hemşire tarafından servisteki odasına alınır.

Odadaki Bakım
• Kanama ve tansiyon takibi yapılr.
• Vücut bakımı verilerek gecelik değiştirilir.
• Sessiz ve sakin bir ortam düzenlenir.
• Serum tedaviniz devam eder.
• Ağrınız için uygun ağrı kesiciler uygulanır.Her geçen saat kendinizi daha iyi hissedersiniz.
• PCA (hasta kontrol aneljezi) aleti takılı ise kullanımı anlatılır.
• 6-8 st sonra R1 (çay,komposto,bisküvi) verilir.Mobilizasyon(ayağa kalkma) sağlanır.Ayağa kaldırılarak oda içesinde dolaştırılır.
• Spontan idrar için WC’ye gidilir.

Sezaryan sonrası ilk gün
• Hareketsizlik ve anestezide kullanılan ilaçlar nedeni ile bağırsak hareketleri yavaşlamıştır.Bu nedenle kendinizi iyi hissettiğiniz dönemlerde sık sık dolaşmanız istenecek.

 

Sezaryandan sonraki ikinci gün
• Duş alabilirsiniz.
• Pansuman değiştirilir.
• Hekimin değerlendirmesi sonrası herşey normal seyrediyorsa taburculuk planlanır.

Sigaranın Gerçekleri

Saatte 200-250 km hızla ve 100 derecenin üzerinde sıcaklıkla dumanı ağız içine çarpan sigara, içerdiği 4000 den fazla zararlı madde ile insan sağlığında ciddi bozulmalara yol açar.

Sigara Neler İçeriyor?

Boya sökücü aseton, akü yapımında kullanılan kadmiyum, roket yakıtı metanol, çakmak gazı bütan, temizlik maddesi amonyak, fare zehiri arsenik, öldürücü zehir hidrojen siyanür, naftalin bu 4000 maddeden sadece birkaç tanesidir. Nikotin ise sigarada bulunan bağımlılıktan sorumlu ana maddedir.

Sigaraya başlama nedenleri

Genellikle ergenlik çağlarında özenti, gösteriş, taklit, büyüme veya özgürlük ifadesi olarak başlanan sigara, dumanının akciğerlere çekilmeye başlamasıyla bağımlılığa yol açar. Sigaranın zararlarının ortaya çıkarılmasıyla birlikte, gelişmiş ülkelerde kontrol programları ile içim oranları azaltılırken, ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde içim daha yaygın hale gelmektedir.

Özellikle de gelişmiş ülkelere ait büyük sigara şirketleri, pazar paylarını arttırmak için, reklamlarını okul önlerine kadar ulaştırmışlardır. Mesela bir sigra üreticisine ait kovboylar okul çıkışlarında öğrencilere bedava sigara dağıtmakta, ´´bir seferden birşey olmaz´´ diye başlayan gençler bir süre sonra nikotinin bağımlılık yapıcı etkisiyle, sigaranın sürekli müşterileri haline gelmektedir.

Sigara ve Sağlık

Ülkemizde sigaraya bağlı hastalıklardan ölen kişi sayısının, trafik kazalarında ölenlere oranla 10 kat fazla olması gözönüne alınırsa, sigara bağımlılığı ile mücadelenin gerekliliği daha net anlaşılacaktır.

Sigara otuza yakın hastalık için ciddi risk faktörüdür. Sigaranın dumanında gaz halinde bulunan CO(karbon monoksit) hücrelerin kandaki oksijeni kullanmasını engelleyerek, tüm organların çalışmasına zarar vermektedir.

Sigara dişlerde lekelenmeye, dişlerde daha kolay çürümeye, tad duygusunda bozulmaya yol açar ve diş taşı oluşumunu hızlandırır.

Sigara içenlerde ağız içi kanserleri, dişeti kanserleri, dil kanserleri, bademcik kanserleri, sigara içmeyenlere göre 3-33 kat daha fazla görülmektedir.

Sigara, solunum yollarını örten hücreleri ve koruyucu siliyer yapıyı bozarak akciğerlerin her türlü zarara açık hale gelmesine yol açar. Kronik akciğer hastalıklarının %80-90 sorumlusu, sigaradır. Sigara içenlerde kronik bronşit, amfizem gibi hastalıklardan ölüm oranı, sigara içmeyenlere göre 2.5 kat fazladır. Akciğer kanserlerinin %90´ısigarayla ilgili olup, sigara içmeyenlere göre riskleri 15-20 kat yüksektir.

Sigara içen kişiler, içmeyenlere göre ortalama 8 yıl daha erken ölmektedirler.

Sigara damar sertliği gelişmesini olaylaştırır, koroner arter hastalığı gelişiminde ise en önemli risk faktörlerinden biridir. Kalbin oksijen tüketimini arrtırır, damarlarda büzülmelere neden olur.

Yemek borusu kanserlerinin en önemli risklerinden birisi sigara içimidir. Sigara mide salgısını arttırır, mide ülseri ve mide kanseri gelişmesini ise kolaşlaştırır.

İdrar kesesi ve pankreas kanseri sigara içenlerde, içmeyenlere göre 2 kat daha fazla görülmektedir. Böbrek kanserleri ise 5 kat daha fazladır.

Sigara erkeklerde ejekülasyon miktarını ve spermlerin hareket yeteneğini azaltır. Cinsiyet hormanlarının da salgılanışını bozarak, cinsel isteğin ve gücün azalmasına yol açar. Sigara içenlerde prostat kanseri de, içmeyenlere göre 2 kat fazla görülmektedir.

Sigara kadınlarda ise istenmeyen düşüklere, erken ve düşük kilolu bebek doğumlarına,ölü doğumlara ve erken menapoza yol açar. Ayrıca ses kısıklığına, ses kalınlaşmasına ve cilt damarlarının daralmasına bağlı cilt kurumalarına yol açarak cinsel yaşantılarını olumsuz yönde etkilemektedir. Sigara içen kadınlarda rahim ağzı kanserleri de yaklaşık 20 kat fazla görülmektedir.

Doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda sigara içimi de eklenirse, kalp-damar hastalıkları içmeyenlere göre 2 kat fazla görülmektedir.

Pasif sigara içiciliği

Kendisi sigara içmediği halde, bulunduğu ortamlarda sigara içilmesine bağlı duman solumak zorunda kalan kişilerin durumuna pasif sigara içiciliği denir. Yanmakta olan bir sigaranın dumanının 2/3´ü asla içen kişinin akciğerine ulaşmamakta, sigara içmeyenlerin de soluduğu havaya karışmaktadır.

Ayrıca bu duman, sigarada süzülmeyip direkt havaya karıştığı için içerdiği zehirli maddeler açısından daha zengindir. ABD Çevre Koruma Örgütü havaya karışan sigara dumanını hardal gazı, benzen ve arseniğin de içinde bulunduğu ´´A Grubu insan kanserojeniği içine almıştır.

Pasif sigara içiciliğinde, akciğer kanseri de dahil olmak üzere meme kanseri, rahim ağzı kanseri, kan kanseri gibi sigara içen kişide görülen her türlü kanser çeşidi ve bronşit, amfizem, kalp krizi gibi her türlü hastalık artmış oranda görülmektedir.

Emziren bir annenin sigara içmesi durumunda ise, bebekte kusma, dalgınlık, çarpıntı, mide-bağırsak sistemi bozuklukları ve bronşit, pnömoni gibi solunum yolu enfeksiyonları sık olarak görülmektedir. Sigara içenlerin yaşam süreleri içmeyenlere göre belirgin derecede kısalmaktadır.

Neden Sigarayı Bırakmak?

·          Sigarayı bırakmak, bir insanın sağlığıyla ilgili verdiği en kazançlı kararlardan birisidir. Sigara bırakıldıktan 1yıl sonra koroner kalp hastalığı riski %50 düşer. 15 yıl sonra ise koroner kalp hastalığına bağlı ölüm riski hemen hemen içmeyenlerin seviyesine iner.

Bırakmak Zor Ama İmkansız Değil!

Sigara bağımlılarının 3/4´ü sigarayı bırakmak istemektedir. 1/3´nün ise en az 3 ciddi bırakma girişimi olmuştur. Sigarayı kendi başına bırakmak oldukça zor olup, bu şekilde bırakabilme oranı %4 iken, bu oran profesyonel yardım aracılığı ile %45´lere kadar yükselebilmektedir. Başlaması kolay ama bırakması zor gözüken sigarayla mücadelede çok boyutlu düşünmek zorundayız.

Reklamlarını okul önlerine kadar ulaştıran sigara şirketleri her geçen gün ülkemizde müşterilerini arttırmaya devam etmektedirler. Sigarayı bırakmanın kolay olmadığını biliyoruz, ancak sigarasız geçen her gününüzün hem kendinize, hem çevrenize, hem de dünyaya faydalı olduğunu unutmayın.

Sinüzit Hakkından Sıkça Sorulan Sorular

1. Sinüzit nedir?

Burun ve göz çevresindeki kemiklerin içinde bulunan boşluklara “sinüs”; bu boşlukların içini döşeyen mukozanın iltihaplanmasına “sinüzit” denir.

İnsanlarda 10-20 civarında büyüklü-küçüklü sinüs bulunur. Her sinüsün tek tek veya gruplar halinde buruna açılan drenaj kanalları vardır. Bu kanallardan geçen burun mukozası, aynı bir odanın badanası gibi sinüs içini çepeçevre örter. Normal şartlarda, bu mukoza, aynen tükürük veya gözyaşı gibi berrak bir salgı üreterek bu kanallardan burun içine akıtır ve solunum yolunun nemli olmasını sağlar.

2. Hangi durumlarda sinüzit meydana geliyor? (Sinüzit nasıl oluşur?)

Akut sinüzit, tipik olarak “viral üst solunum yolları enfeksiyonu” da denen bir “nezle”yi takiben ortaya çıkar. Burun ve sinüs mukozasındaki (özellikle drenaj kanalındaki) şişlik, sinüsten buruna salgı akışını bloke ederek, sinüs içinde göllenmesine ve sekonder bakteri enfeksiyonuna (sinüzite) yol açar.

Ayrıca, burun polipleri, büyük geniz etleri, konka hipertrofileri ve septal deviasyon gibi burun anatomik bozuklukları, alerji ve bazı kalıtsal mukoza hastalıkları da mekanik ve fonksiyonel drenaj bozukluğu yaparak sinüzite yol açabilirler. Kronik sinüzitlerin altında yatan neden genellikle bu son paragrafta sıralananlardır.

3. Sinüzit belirtileri nelerdir?

Halk arasında bilinenlerin aksine sinüzitlerin çoğunda “başağrısı” olmaz.

Akut sinüzit, tipik olarak uzayan bir üst solunum yolu enfeksiyonudur. Bir haftadan fazla devam eden nezlelerin büyük çoğunluğu sinüzittir.

Sinüzit belirtileri, erişkinlerde burun tıkanıklığı, sarı-yeşil burun ve geniz akıntısı, yüz-diş-göz ağrısı ve öksürüktür. Çocuklarda ise huzursuzluk, inatçı öksürük ve geniz akıntısına bağlı öğürme ve kusma olabilir. Tüm yaş gruplarında, kısmen daha az rastlanan belirtiler, ateş, kırıklık, yorgunluk, ağız kokusu, koku alma duyusunda azalma, boğaz ağrısı, bazen ses kısıklığıdır. Sinüzit seyri sırasında ortaya çıkan alın ve gözde ağrılı şişlikler, çift görme ve genel durum bozukluğu, sinüzit komplikasyonu olabilir. Aktif tedavi gerektirir. Mutlaka hekime başvurulmalıdır.

4. Sinüzit olan hastalara uygulanan tedavi yöntemleri nelerdir? (Sinüzit nasıl tedavi edilir?)

Sinüzit tedavisinde hedef, drenajı bozulan sinüste üreyen bakterinin öldürülmesi, drenajın sağlanarak sinüsün temizlenmesidir.

Akut sinüzitlerde, bakteriyi öldürmek için antibiyotik, drenajın sağlanması için ise burun damlaları, ağızdan kullanılan burun açıcı bazı ilaçlar ve burun temizliği yeterli olabilmektedir.

Kronik ve tekrarlayan sinüzitlerde ise burun içindeki anatomik ve fonksiyonel bozukluklara yönelmek gerekmektedir. Bu da genellikle bir ameliyat olmaktadır. Ameliyat kararından önce mutlaka bir sinüs tomografisi çektirilerek sinüzite yol açan patoloji ve patolojiler doğru tespit edilmelidir.

 

5. Ameliyat çözüm müdür? Ameliyat sonrasında sinüzitin tekrarlama ihtimali var mıdır? Ameliyatın riskleri nelerdir?

Her sinüzit ameliyat edilmez. Akut sinüzitlerin büyük çoğunluğu ilaç tedavisine iyi cevap verir. Kronik ve tekrarlayan sinüzitlerin altında yatan neden tam ve doğru olarak saptanmalıdır. Burun, sinüs drenaj kanalları ve genizi tıkayan-daraltan patolojilerde, bu patolojiyi ortadan kaldırmaya yönelik ameliyat en iyi çözümdür.

Dikkat!.. Modern sinüs cerrahisinde sinüsü ameliyat etmiyoruz. Sinüsün drenajını bozun patolojiyi ameliyat ediyoruz. Tekrarlayan burun poliplerinde, ameliyat sonrası yeniden polip oluşursa, sinüzit de oluşabilmektedir. Ameliyatın hayati tehlike yaratan bir riski olmamakla birlikte nadir komplikasyonlar oluşabilmektedir.

 

6. Tedavi ne kadar sürer?

Sinüzitin ilaçla tedavisi, en az 10 gün antibiyotik kullanımıdır. Vakanın klinik durumuna göre bu tedavi, üç, bazen dört haftaya uzatılabilmektedir.

 

7. Sinüziti olan hastaların dikkat etmesi gereken konular nelerdir?

Sinüziti olan hastaların nezle, grip gibi viral hastalıklardan korunması gerekir. Bu tip etkenlerden korunmak zor olduğundan grip aşısı denenebilir. Alerjik riniti (saman nezlesi) olanlarda allerji kontrol altında olmalıdır. Bilinenin aksine ıslak saçla sokağa çıkma sonrası oluşan başağrısı, sinüzitten çok, baş derisinin üşümesi sonucu oluşan nevralji veya kas gerilim ağrısıdır. Ancak, üst solunum yollarının enfeksiyonu sırasında üşütmek sinüzit oluşumunu kolaylaştırır. Tekrarlayan sinüziti olan hastaların havuza girmeleri sakıncalıdır.

8. Evde uygulanabilecek bir tedavi yöntemi var mıdır?

Tıbbi tedavinin yanı sıra, evde, buğu, buhar tedavisi, burun damlaları ve tuzlu su ile burun temizliği yapılarak, burnun açık tutulmasına özen gösterilmesi tedavinin başarısını artıracaktır.

Spastik Çocuk Nedir?

Spastik Çocuk, beyninde doğum öncesi, doğum veya doğum sonrası yaşamın ilk yıllarında kalıcı hasar meydana gelmiş, buna bağlı olarak başta hareket güçlüğü ve kaslarda spastisite dediğimiz sertlik görülen çocuklardır. Uluslararası dilde bu tablo “Cerebral Palsy” olarak isimlendirilir. Sara (epilepsi), zeka problemleri ve zaman içerisinde iskelet problemleri sıklıkla tabloya eşlik eder.

Spastisite kelimesinin kökeni yunanca spastikos (çekmek) kelimesinden gelir. Pasif kas gerilmesine direncin arttığı bir kas kıvamı sorunudur. Sanıldığının aksine çok yaygın bir hastalıktır ve şimdiye kadar çeşitli branşlarca, çoğunlukla başarısız bir şekilde, tedavi edilmeye çalışılmıştır. Çağdaş tıbbın gelişmesi bu konuda da bir çok yeniliğe olanak sağlamış ve beyin cerrahisi uzmanları her geçen gün bu hastalığın tedavisinde daha etkin olmaya başlamışlardır.

Spastik Çocukların Görülme Sıklığı Nedir?

Yapılan araştırmalarda, Spastik çocukların toplumlarda %0.2-1 arası değişik oranlarda görüldüğü bildirilmiştir. Toplumsal gelişmişlik düzeyi yükseldikçe, bu oran bir dereceye kadar azalmakta ise de, tıptaki gelişmeler ve riskli bebeklerin de yaşatılabilmesi nedeni ile bu oran daha aşağılara düşürülememektedir. Ülkemizde bu oranın %0.8 olduğu bildirilmiştir.

Spastik Çocuklar Kaç Tiptir?

Spastik çocuklar, meydana gelen hareket bozukluğunun vücutta tuttuğu yere ve şekline göre çeşitli formlara ayrılırlar.  En sık görülen tip, klasik spastik tip olup, bunlarda kollar ve bacaklar çeşitli derecelerde tutulur. Hafif formlarında hastaların sadece bacakları etkilenir. Bu çocuklar geç yürür ve yürürken daha çok ayak uçlarına basarlar, kolları daha serbesttir. Daha ağır formlarında bacakların üst kısmı ve kollar da olaya katılır, yürüyüş ya çok gecikir ya da hiç yürüyemezler. Ağrı formlarında çocuk tamamen yatağa bağlı haldedir, oturması ve dönmesi dahi mümkün olamaz.  Bunların bir kısmında vücudun sadece bir tarafında bozukluk olup bunlara hemiplejik tip de denir.   Atetoid tip denilen bir başka formunda tablo, kol ve bacaklarda istemsiz,ani veya uzun süreli kasılmalar şeklindedir.  Bir kısım çocuklarda ise denge ve hareketlerin koordinasyon bozukluğu ön planda olup bunlar ataksik olarak adlandırılırlar.

Spastik Çocuk Tanısı Nasıl Konur?

Spastik Çocuk tanısı, özellikle riskli bebek olarak adlandırdığımız, zor doğum, erken doğum, düşük doğum ağırlığı olan bebeklerde, doğum sonrası küvöz bakımı gerekmiş bebeklerde, gebeliklerinde ciddi tıbbi sorun yaşamış annelerin bebeklerinde, yaşamın ilk yıllarında gelişmelerinde bir aksama veya gerileme gözlemlenen bebeklerde, aile veya bebeği takip eden hekim tarafından diğer çocuklardan belirgin farklılıkları tesbit edilerek, şüphelenilmesi ile başlar. Tanıyı, bu konuda deneyimli çocuk nörolojisi uzmanı koyar.  Spastik çocuk tanısında başlıca yardımcı tanı yöntemi beyin MR´ıdır.

Spastik Çocuk Tedavisi Nasıl Yapılır?

Spastik çocukların tedavisi, klasik anlamda bildiğimiz tedavilerden çok farklıdır. En başta, bu tedavi yaklaşımı bir ekip işidir, bu konuda çalışan ve sahalarında uzmanlaşmış, deneyimli kişiler tarafından yürütülür. Spastik çocukların tedavi planlaması yaşam boyu devam eden bir süreçtir.Bu süreçte başlıca çocuğun rehabilitasyonu , özel eğitim, varsa tıbbi sorunlarının ilaçla tedavisi ve zamanla gelişebilecek sorunlara müdahale etmek amaçlı cerrahi tedaviler şeklindedir.

Spastik Çocukların Tedavisinde İlaçların Yeri

Spastik çocuk tedavisinde ilaç kullanımı başlıca şu alanlarda olur: Bunlar, sara (epilepsi) hastalığı eşlik ediyorsa sara ilaçları, spastisite dediğimiz kas sertliğini azaltmaya yönelik ilaçlar, distoni/atetoz dediğimiz diğer değişik tip kas kasılmaları için ilaçlar, öğrenme bozuklukları, psişik problemler ve uyku bozuklukları için kullanılan ilaçlar şeklindedir.

Spastik Çocuklarda Ortopedik Tedavinin Amaçları

Spastik çocuklarda ortopedik tedavinin amaçları, dik durma gibi pozisyonların korunması, fiziksel gücün arttırılması,dengenin geliştirilmesi, ayak, el, bacak gibi vücut kısımlarının birbirinden bağımsız kullanılmasının sağlanması, dengenin geliştirilmesi, eklemlerin hareketliliğinin sağlanması, kasların normal boylarının korunması ve hareketler arasındaki uyumun sağlanmasıdır.

Spastik Çocuklarda Deformiteler

Spastik çocuklarda kaslardaki aşırı gerginlik veya istem dışı kasılmalara bağlı değişik deformiteler görülebilir. Bunlar, kalça çıkığı, dizlerde bükülme, bacaklarda içe dönme, ayaklarda parmak ucu yürüme, içe dönme, taban çökmesi, bel ve sırtta eğrilik olarak sayılabilir.

Spastik Çocuklarda Uygulanan Ortopedik Cerrahi Girişimler

Kemik şekil bozuklukları veya kaslardaki kısalmalar sonucu şekil bozukluğu veya yürüme, oturma zorluğu bulunan çocuklarda ameliyat gerekebilir. Bu ameliyatlar, kısalan kasların uzatılması, kasların çalışma yönlerinin değiştirilmesi, eğrilen kemiklerin düzeltilmesi olarak özetlenebilir.

Cerrahi girişimler için uygun zaman nasıl seçilir ?

Kemik ve kasların büyümesi nedeni ile eğer çok hızlı gelişen bir deformite mevcut değilse beş yaşından önce genellikle ameliyat planlanmaz. Erken yapılan ameliyatları takiben şekil bozuklukları tekrarlayabilir. Ancak tam tersine ihmal edilen çocuklarda , düzeltilmesi çok güç olan şekil bozuklukları oluşabilir.

Cerrahi girişimler nasıl planlanır ?

Yapılması gerekilen ameliyat öncesi aile ve tedavi ekibi birlikte ameliyat ve zamanı kararını verirler. Çocuk anestezi aldığı dönemde deformitelerden düzeltilmesi planlanan bir kaç tanesi aynı seansta planlanabilir.

Cerrahi girişimler sonrası çocuğu bekleyenler nelerdir ?

Cerrahi girişimler takip eden dönemde alçıda kalan kasların zayıflaması ve eklemlerin hareketlerinin azalması nedeni ile 6 aylık bir dönemde yoğun fizik tedavi gereklidir.

Spastik çocuklarda üst ekstremite (el, elbileği, dirsek ve kol ) etkilenimi nasıldır?

Spastik çocuklarda, istemli kontrol ve his kayıpları, kas kasılma ve güçsüzlüklerini içeren kas dengesizlikleri , eklem sertlikleri ve eklem instabiliteleri, üst ekstremitelerdeki temel etkilenen fonksiyonlar olarak sayılabilir.

Spastik çocuklarda sık olarak rastlanılan üst ekstremite pozisyonu nasıldır ?

Spastik çocuklarda karekteristik üst ekstremite pozisyonu, omuzlardan itibaren kolların gövdeye yapışıklığı, dirsek, önkol ve elbileklerinde içe dönüklük, başparmakların avuç içinde bulunması ve parmaklarda gece, gündüz arası farklı olarak gözlenebilen dinamik deformitelerdir.

Spastik çocuklarda üst ekstremitelerde cerrahi girişim amacı nedir ?

Cerrahi girişimin amacı, kişinin eline uzayda pozisyon vermesini, cisimleri kavrama ve bırakma fonksiyonlarını sağlayarak üst ekstremite fonksiyonlarının arttırılmasıdır.

Üst ekstremitede deformitesi bulunan spastik çocuklarda cerrahi girişim uygulanacak hasta nasıl seçilir ?

Cerrahi girişim için ideal adaylar, motivasyonu bulunan, istemli olarak cisimleri kavrama ve bırakma fonksiyonlarını yerine getirebilecek zeka düzeyinde, üst ekstremite hissi yerinde ve deformite bulunmasına rağmen kollarını kullanmaya çalışan çocuklardır.

Cerrahi girişim için en uygun yaş nedir ?

Çocuklar izlenmeli, deformitelerin artmaması için gece atellenmeleri gereklidir. Cerrahi için en uygun yaş 4 yaş üzeridir.

Spastik Çocuklarda Rehabilitasyonun Yeri

Rehabilitasyonun genel amacı; doğuştan yada sonradan hastalık, kaza, yaralanma gibi nedenlerle fiziki sağlığını çeşitli derecelerde kaybeden kişinin sağlığını yeniden kazandırmak veya geriye kalan fonksiyon ve yeteneklerini geliştirmek, fiziksel, psikolojik, sosyoekonomik ve meslek yönünden en yüksek kapasiteye ulaştırabilmektir. Spastik çocuklarda da kas-iskelet sisteminin devamlılığının sürdürülmesi, fonksiyonel bağımsızlığın artırılması, optimal hareket ve postürün geliştirilmesini sağlamak ana hedeflerdir, bu rehabilitasyon programına alınan çocukların gelişimi daha hızlı olmaktadır.

Spastik çocuklarda en ana sorun olan kas sertliği ya da pasif harekete direnç olarak tanımlanabilecek olan spastisitedir. Kasların normal yapısındaki değişiklik ve sertlik hareketlerin de etkilenmesine ve zor yapılmasına, zamanla iskelet yapı üzerinde bozukluklara ve duruş, oturma, ellerin kullanımı, yürüme gibi fonksiyonel aktivitelerde bozulmaya neden olur. Unutulmaması gereken motor fonksiyonlardaki bozukluğun yanında, duyu, görme, zeka, dil ve konuşma, davranış bozuklukları, öğrenme güçlükleri de görülebilir. ,

Rehabilitasyon planı fiziksel ve diğer fonksiyonlardaki problemlere göre düzenlenir. Bu amaçla çocukların sorununa ve motor kapasitesine göre kas-iskelet sistemini kuvvetlendirici, uyarıcı, koordinasyonu sağlayıcı motor eğitimin bireysel olarak verilmesi spastik çocuklarda mutlaka gereklidir. Bu motor rehabilitasyon programı uzun bir vade de tamamen hastanın gelişimine göre planlanmalıdır. Motor eğitim temel olarak sağlık personeli tarafından verilmekle birlikte aileye ev programı şeklinde de önerilebilir.

Hangi Yaşlardaki Çocuklar Rehabilitasyona Alınır?

Spastik çocuğa tanının erken konması ve tedaviye tanı konduğu zaman başlama başarıyı etkileyen en önemli faktörlerdir. Spastik çocuk tanısı genellikle 0-3 yaş arasında konduğundan bu yaş grubu başta olmak üzere her yaş grubundan çocuk tedaviye alınabilir.

Hangi Tedavi Yöntemleri Uygulanır?

Tedavinin başında nörolojik, kas-iskelet sistemlerindeki durum tespit edildikten sonra bu düzenli aralıklarla değerlendirilir ve bir hedef çizilir, bu hedeflere ne derece yaklaşıldığı düzenli şekilde değerlendirilerek gerekiyorsa tedavi planında değişiklikler yapılır. Hastadaki patolojik reflekslerin ve anormal duruşun inhibe edilmesi(duruş bozukluklarının en aza indirilmesi), aşırı gergin kasların gevşetilmesi, bu kasların tersindeki kasların kuvvetlendirilmesi, kas ve sinirlerin uyarılması yoluyla yeni hareketlerin çıkarılmasına çalışılmaktadır(Bu amaçla PNF, Bobath, Brunnstromm, Rood, Kabat, Vojta gibi uygulamalardan yararlanılır). Çocuklar seviyelerine göre fizyoterapist ile birebir yada aileler ve çocukları bir fizyoterapist önderliğinde grup şeklinde egzersizleri yapmak üzere tedaviye alınabilirler. Bireysel ve grup çalışmaları haftalık olarak takip edilirler.

Spastik çocuklarda tedavi sadece kliniklerle mi sınırlıdır?

Rehabilitasyon çalışmasının sadece kliniklerde kalmayıp günün diğer saatlerinde de sürmesi için ailelerin bu programa aktif katılımları sağlanmalıdır. Belirli aralıklarla ailelerle toplantılar düzenleme ve aile çocuk ilişkileri, ailenin çocuğa yaklaşımının nasıl olması gerektiği konusunda bilgi verilmelidir. Ayrıca çocuğun beslenme, uyku, oyun oynama gibi günlük yaşam aktiviteleriyle ilgili açıklamalar yapılmalı ve çocuklar kol ve ellerinin fonksiyonelliğini arttırmaya yönelik iş ve uğraşı ünitesi tarafından da eğitime alınmalıdır.

Spastik çocukların sadece kliniklerde rehabilite edilmesi sorunları tam olarak çözmediği için, hastanın yaşadığı mekanların düzenlenmesi, ailesinin eğitimi, gerekli ortez ve protezlerin önerilmesi ve kullanımı da geniş anlamda rehabilitasyonunun bir parçasıdır. Çocuğun motor rehabilitasyonuna ek olarak özel eğitim uzmanları tarafından geliştirilen eğitim program ve yöntemleri ile çocukların sorun ve özelliklerine uygun ortamlarda bireysel olarak ilgi, istek, yeterlilik ve yetenekleri doğrultusunda ölçüsünde eğitim almalıdır. Bu eğitimin spastik çocuklar konusunda eğitim almış olan özel öğretmenler tarafından verilmesi daha yararlıdır.

Hastaların eğitsel performansları dikkate alınarak gurup tedavilerinin uygulanması sosyal gelişim açısından gereklidir. Çocuğun ve ailesinin psikolojik yönü ile ele alınması ruhsal durumlarının değerlendirilmesi, hastanın zeka ve daha önemlisi algılama ile ilgili olan testlerinin yapılması, ailelere destek verilmesi gurup tedavisinin uygulanması psikolog eşliğinde planlanmalı ve uygulanmalıdır. Konuşma engeli olan hastalar için konuşma eğitimi, fonetik çalışmalar fizyoterapist, özel eğitimci ve psikolog eşliğinde uygulanmalıdır.

Spastik Çocukların Cerrahi tedavisinde nöroşirürjinin yeri:

İntratekal Baclofen ve Selektif Posterior Rizotomi
Spastik çocuklara pediatrik nöroşirurji yönünden yaklaşımda ana ilke, spastisiteye bağlı deformiteler gelişmeden hastanın katı olan kas kıvamını çeşitli cerrahi teknikler sayesinde yumuşatarak, hastanın yaşam kalitesini yükseltmek ve rehabilitasyona daha hazır bir konuma getirmektir.

Spastik çocukların tedavisi amacıyla pediatrik nöroşirürji pratiğinde iki tip cerrahi uygulanmaktadır:

1. Selektif dorsal rizotomi (SDR) :

SDR aslında geçtiğimiz yüzyılda geliştirilmiş bir tekniktir. Günümüz teknolojik gelişmeleri ile tekrar güncelleşmiş ve kullanım alanı bulmuştur. Bu cerrahi girişimde hastanın omurilik alt bölgesi ortaya konur ve sinir kökleri elektriksel uyarı verilerek uyarılır. Bu uyarı sırasında patolojik kas yanıtına yol açan kökler kesilerek devre dışı bırakılır. Bu cerrahi girişimde spastisite hemen düzelir ve bu düzelmenin kalıcı olduğu düşünülmektedir. ROM´u( range of motion-eklem hareket sınırları) arttırmak, kas gruplarını kuvvetlendirmek ve yürüyüşü düzeltmek için cerrahi sonrası fizik tedavi gereklidir.

Sonuç olarak SPR alt esktremite spastisitesini azaltmak, ROM´u arttırmak ve dolayısıyla fonksyonaliteyi iyileştirmek için güvenli efektif ve kalıcı bir metoddur. Spastik diplejik ve ciddi alt ekstremite spastisitesi olan hastalar için uygundur, fakat spastisiteyi oturmak, ayakta durmak ve yürümek için kullanan hastalar için uygun değildir ve bu hastalarda fonksiyonu bozar.

2. İntratekal Baclofen

Spastisite tedavisinde ağızdan alınarak kullanılan ana ilaçlar Baclofen, Dandrolen ve Diazepamdır. Oral kullanımla, yeterli omurilik spinal kord terapötik konsantrasyonu sağlanamadığı için medikal tedavi çok etkin olmamıştır. Buna karşın ilacın direkt omurilik üzerine tatbik edilmesi çok olumlu sonuçlar vermiştir. Bu yol intratekal uygulama olarak adlandırılır. Geliştirilen dışarıdan ayarlanabilir pompalar yardımı ile Baclofen istenilen dozda omurilik sıvısına ulaştırılabilir. Pompalar her 3 ayda bir perkütan enjeksyonla doldurulur. Dozaj 2.5 yıla kadar izlenen vakalarda ilk 3 aydan sonra pek değişmemiştir.

Her ne kadar hem SDR, hem de intratekal baclofen spastisitenin tedavisinde etkili olsalar da, her birinin avantaj ve dezavantajları farklıdır ve farklı endikasyonlarla uygulanmaktadır. Spastik serebral parezinin hafif grubunda yer alan çocuklar için muhtemelen en ideal tedavi SDR´dır. Bu yöntem kalıcı tedaviyi mümkün kılar. Spektrumun ortasında yer alan spastik kuadriparezili çocuklar spastisitelerini ayakta durmak ve yürümek için kullanırlar. Bu hastalarda ideal tedavi intratekal baclofendir çünkü etki titre edilebilir. Spastisite spektrumun ağır tarafında yer alan çocuklarda her iki tedavi yöntemi de kullanılablir. SDR´nin alt ekstremite üzerindeki etkileri kalıcı olacaktır ama baclofen hem alt hem de üst ekstremite tonusunu düzeltecektir.

Spastik çocuk tedavisi, yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Bu süreç başlarda ağırlıklı olarak rehabilitasyon gerektirirken zamanla hastanın durumuna ve kapasitesine göre sadece meşguliyet tedavisi gerekir hale gelebilir. Spastik çocukların bir kısmı zamanla eğitim programlarına katılıp uygun meslek sahibi olabilirler.

Spastik Çocuk tedavisindeki başlıca karşılaşılan sorunlar nelerdir?

En sık karşılaşılan sorunlar hastanın devamlı takip ve tedavisinin yapılacağı deneyimli bir merekz olmaması, ulaşım sorunları, hastaların tedavi giderlerinin karşılanmasında sorunlar olarak çıkmaktadır.

Kemik ve kasların büyümesi nedeni ile eğer çok hızlı gelişen bir deformite mevcut değilse beş yaşından önce genellikle ameliyat planlanmaz. Erken yapılan ameliyatları takiben şekil bozuklukları tekrarlayabilir. Ancak tam tersine ihmal edilen çocuklarda , düzeltilmesi çok güç olan şekil bozuklukları oluşabilir.

Sporcu Sağlığı

Spor yaralanmalarında en riskli dallar; Futbol, Rugby, Buz Hokeyi

Spor en büyük tutkunuz. Düzenli olarak spor yapıyor, sporu günlük yaşamınızın vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorsunuz. Ya da en büyük hayaliniz spor yapmak. Vakit buldukça arkadaşlarınızla halı sahada top koşturuyorsunuz. Belki de tatil günlerinde okul yıllarında olduğu gibi basketbolda ne kadar iddialı olduğunuzu ispatlamaya çalışıyorsunuz. Peki spor yaparken sakatlanma riskiniz olduğunu biliyor musunuz? İster profesyonel ister amatör olun spor yaralanmaları bugün tıptaki en önemli uzmanlık dallarından birini oluşturuyor.

Spor yapmayı düşünen kişilerin muhakkak bir hekim kontrolünden geçirilmesi ve ilgilenilen spor dalıyla ilgili risk faktörlerinin belirlenmesi önerilir. Özellikle genç yaşta spora başlamada doktorun spor branşı seçiminde yönlendirici rolü çok önem kazanmaktadır.

En riskli spor futbol, sakatlanma sıklığı açısından en riskli sporlar arasında başı futbol çekiyor. Daha sonra rugby, buz hokeyi, basketbol gibi temas sporları geliyor. Sakatlanma şiddeti açısından riskli sporların ise motorsiklet, araba, kayak sporları gibi yüksek hızlı sporlar olduğu belirtiliyor.

Yumuşak doku travmaları en sık görülen spor sakatlanması tipi. Kas ve iskelet yaralanmaları alt ekstremitede daha çok görülüyor. Direkt temas sporları içerisinde futbol en fazla yaralanma riskine sahip sporlardan biridir. Yaralanmaların yaklaşık yüzde 50’sinde direkt temas sorumlu tutulmaktadır. Yaralanmaların sadece yüzde 30’u faul yapılmasına bağlı olarak bulunmuştur. Defans oyuncuları diğer oyunculara göre daha sık yaralanmaya maruz kalmaktadır. Futbolda yaralanmaların çoğu alt ekstremitede görülür. Farklı çalışmalarda bu oran yüzde 56-76 arasında değişmektedir. Bunu yüzde 23 ile üst ekstremite ve yüzde 14 ile kafa travmaları izlemektedir.

Spor yaralanmalarının tanısı nasıl konuluyor?

Spor sakatlıklarının tanısı öncelikle, tecrübeli ve detaylı bir hikaye alarak yaralanmanın oluş mekanizmasının sporcuya ne gibi bir hasar vereceğinin tahmin edilmesine dayanıyor. Hastaya yapılan fizik muayene ve gerekli görüntüleme teknikleri ile tanının kesinleştirildiğini belirtiliyor.  Spor yaralanmaları büyük çoğunlukla kas ve iskelet sistemini ilgilendiren yaralanmalar olduğundan görüntülemede kemik yapıyı göstermek üzere konvansiyonel röntgen ve tomografiden; yumuşak dokuları göstermek üzere ise MR görüntülemeden yararlanılıyor.

Tedavi nasıl yapılıyor?

Spor yaralanmalarının tedavisinde amaç, sporcuyu, sakatlığın uzamasına veya tekrarlamasına neden olmayacak en kısa sürede mümkün olabilecek en iyi performansla spora döndürmek olarak tanımlanıyor. Tedaviyi temel olarak konservatif ve cerrahi tedavi olarak ikiye ayrılır.

Medikal ve fizik tedavi konservatif tedavinin bölümleridir. Kas ve iskelet sisteminin yaralanmalarında hangi yöntem tercih edilirse edilsin tedavide istenen; iyileşme sürecinde oyuncunun esnekliğini ve eklem hareket genişliğini korumak, kas gücünde ve direncinde azalmaya neden olmadan spora mümkün olabilecek en kısa sürede dönebilmesini sağlamaktır. Cerrahi tedavi, sporcuyu konservatif tedaviden daha kısa sürede veya daha iyi performansla spora döndürebilecek ise tercih edilecek tedavi olmalıdır. Spor travmatolojisi açısından ameliyat tekniklerinde son 5 yıl içerisinde kaydedilen gelişmeler; kondroplasti, serbest kıkırdak nakli, artroskopinin farklı eklemlere kolayca uygulanabilir olması, menisküs dikişleri ve bağ ameliyatlarında yeni teknikler olarak özetlenebilir.

Stellar blok

Raynaud hastalığı, kolda arteryal embolizm, kaza ile ilaçların intraarteryel injeksiyonu ve meniere sendromu, yüz ve servikal dermatomları tutan akut herpes zoster tedavisinde, refleks sempatik distrofi, kozalji, sudek atrofisi tedavisinde, üst ekstremite ağrıları ve damar hastalıklarına bağlı ağrılar için kullanılabilmektedir.

Superior Hipogastrik ganglion bloğu

Uterus, serviks, rektum ve prostat kanserlerinde ortaya çıkan ağrı ve tenezm hissinin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılabilmektedir.

Sünnet Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Tekrarlayan Omuz Çıkığı

Rotator kılıf veya omuz eklemi kapsülünde oluşan kronik, travmatik yırtıklar humerus başı ile glenoid kavitenin ilişkisinin bozulmasına yol açabilirler. Bunun sonucunda glenohumeral instabilite gelişir. Glenohumeral eklem, vücutta en fazla hareket genişliğine sahip olan, aynı zamanda en sık dislokasyon görülen büyük eklemdir. Subluksasyonunda ise, eklem yüzlerinde tam ayrılma olmaksızın glenoid üzerinde humerus başının semptomatik translasyonu meydana gelir. Etiyolojik faktörlere göre, omuz instabilitelerini travmatik ve atravmatik olarak iki gruba ayırabiliriz.

1-TUBS: Travmatik, Unidirectional (tek yönlü) instabiliteli hastalar, genellikle Bankart lezyonu bulunur, fonksiyonel stabilite için cerrahi giritim (Surgery) gerekir.

2-AMBRİ: Atravmatik, Multidirectional (çok yönlü), Bilateral instabiliteli hastalar, genellikle Rehabilitasyon programlarına iyi yanıt alınır. İnferior kapsülde gevşeklik verdır.

Teşhiste anamnez ve fizik muayene önemlidir. Fizik muayenede, genel eklem laksitesi değerlendirilir ve anterior apprehention testi, posterior stres testi gibi provakatif testler uygulanır. Humerus başı kavranarak glenoid kaviteye göre anterior ve posterior yönde kayma hareketlerinin oranına bakılır. İnferior kayma, hastanın kolu fleksiyonda iken dirsek üzerinden tutulup aşağıya doğru çekilerek değerlendirilir. Bu durumda akromiyonun altında boşluk (sulkus belirtisi) oluşur. Bilgisayarlı tomografi, MRG ve diagnostik artroskopi teşhise yardımcıdır. Atravmatik ve travmatik instabilitelerde kontrollü bir egzersiz programı uygulanmasına rağmen fonksiyonel stabilite sağlanamazsa cerrahi tedavi (Bankart Ameliyatı) seçilir. Postoperatif dönemde, eklem hareket açıklığını sağlayan, kas güçlendirici, omuz mekaniğini düzelten ve enduransı arttıran rehabilitasyon programları uygulanır.

Tenisçi ve Golfçü Dirseği

Dirseğimizin iç ve dış kenarında bulunan kemik çıkıntılarına yapışan kasların yapışma bölgelerindeki inflamasyonlardır. Tenis, golf gibi sporları yapanların yanı sıra endüstriyel alanda çalışanlarda da bu tip iltihaplanmalar görülebilir.

Terlemek

Testis Tümörleri

Testis ve Torbaların Acil Halleri (Akut Skrotum ve Testis Torsiyonu)

Tetik nokta enjeksiyonu

Tetik Parmak

Tiroid hastalıkları

Torakal sempatik blok

Tüp Bebek İle Ne Kadar Şansınız Var?

Tüp Bebek Tedavisi

Tüp Bebek Tedavisi Hakkında Merak Ettikleriniz